Hoşgeldiniz. Unutmayın, çok istiyorsanız mutlaka bir yolu vardır.!

[IMG]http://www.***************/images.gif[/IMG] Newton'un beyaz ışığı renklere ayrıştırması - Işıgın ayrısması - Beyaz ışık - Işığın Ayrışması - Işık Ve Renkler Newton'un beyaz ışığı renklere ayrıştırmasından beri

  1. Sponsorlu Bağlantılar


    Beyaz Işığın Ayrışması

    Sponsorlu Bağlantılar





    [IMG]http://www.***************/images.gif[/IMG]
    Newton'un beyaz ışığı renklere ayrıştırması - Işıgın ayrısması - Beyaz ışık - Işığın Ayrışması - Işık Ve Renkler


    Newton'un beyaz ışığı renklere ayrıştırmasından beri, fizikçiler şöyle diyorlar:
    "Renkler yoktur, sadece dalga boylar vardır. Ancak insanlar, bir milyona yakın renk tonunu ayırt edebilirler."

    Renkleri nasıl görüyoruz ve niçin saf renkleri elde etmek bu kadar zor?

    Nefis bir renk armonisi içindeki enfes bir yaz akşamı: Çevrenizde koyu yeşil çimenler bir halı gibi uzayıp giderken, mavi, beyaz benekler halinde margaritalar, peygamber çiçekleri desenler oluşturmuş; Purpura kırmızısı güneş ufuktan kaybolmaya başlamışken, üstünüzde soluk pembe gökyüzü sizi kuşatıyor. Hassasiyetiniz doruk noktasında ve hayâl kurmak için çok elverişli bir durumdasınız...
    Tam bu sırada yanınızda biri duruyor ve sizi gerçeklere geri döndürüyor. Bilimsel tariflerle, aslında dünyanın gri olduğunu belirtiyor ve insanların gördükleri gibi, olmadığını söylüyor. Bu realist, ancak bir fizikçi olabilir: Her ne kadar gözlerimiz yeşil bir çayır görüyorsa da, bunun gerçekten yeşil olduğu kanıtlanamaz.
    Yalnızca bu çayırdan, uzunlukları yaklaşık 500 nm olan elektromanyetik dalgaların gözümüze ulaştığı tesbit edilebilir ve bu uzunluktaki dalgalar gözümüzce yeşil olarak algılanır. Mâvininki ise, yeşilin başlangıcına kaymaktadır.

    Gözümüz, üzerine düşen ışığı, renkli fotoğraf filmi konmuş fotoğraf makinesine benzer şekilde çeşitli renklere ayrıştırır. Işık önce, bir filtre vazifesi gören kornea tabakasından geçer. Daha sonra, 380 ilâ 760 nm'lik salınımlara geçirgen olan göz merceğini aşar. Gözümüzde, fotoğraf filmi görevini sinir ağı görür. Bu tabakaca, renk impulsları algılanır.
    Hem dokior, hem de bir fizikçi olan Thomas Young, 1979 yılında, "3-renk" teorisini geliştirmiştir. lDaha sonraları bilim, koni hücrelerin sadece özelleştiklerini, belli frekanslardaki ışık dalgalarını algıladıklarını bulmuştur. Bunlar, kırmızı, mavi ve yeşil renklere denk gelmektedir. Başka bir deyişle, insan gözü prensipte bu üç rengi algılayabilmektedir, yâni, elektromanyetik tayf üzerindeki küçük bir pencereyi.

    Bu anlamsız görünen tartışma, bize, insan duyu organlarının henüz tamamen keşfedilemediğini göstermektedir. Buna rağmen, bir şey açıktır: Renk, yalnızca optik bir hayâldir... Kanıt olarak fizikçiler, mavi bir halının karanlık bir odada kırmızı bir domates veya beyaz bir fareden farklı renkte algılanamadığını göstermektedirler. Nesnelerin renkleri, ancak aydınlatılırlarsa seçilebilir. Bu bile, ışık kaynağına göre farklılıklar gösterir. Beyaz fare, kırmızı bir ampulün ışığında, gün ışığında olduğundan başka görünür. Gün ışığında bile çok büyük değişiklikler oluşur. Güneşin kaybolduğu bulutlu bir Kasım gününü düşünün: Bütün tabiatta renkler kaybolur ve grinin tonları çevrede hâkim olur.

    Yaklaşık 300 yıldan beri fizikçiler, ışık denilen bilmeceyi çözmeye çalışmaktalar. Isaak Nevvton, 1666 yılında, bir cam prizmadan güneş ışığını geçirerek; kırmızı, sarı, yeşil ve maviden oluşan bir gökkuşağı elde etmişti. O zamandan bu yana, renklerin, 350 ile 750 nanometre(nm) arasına rastlayan güneş ışığının muhtelif parçalarından başka bir şey olmadıkları bilinmektedir. Renklerin ayrıştırılması işlemi, geriye doğru da gidebilir. Eğer yeşil, kırmızı ve mavi ışık karıştırılırsa, beyaz ışık elde edilir. (Bilimsel olarak bakılırsa, beyazla siyah, renk değildir.)

    Newton'dan tam bir yüzyıl sonra, Goethe de renkler dünyasına el atmıştır. "Renklerin Öğretisi" adlı kitabında Goethe, sarı, mavi, kırmızı yanında bunların karışımlarından oluşan mor, turuncu ve yeşil renkleri de tarif ederek, bu altı renkten oluşan (günümüzde de hâlâ sanatsal renk kompozisyonlarının temelini oluşturan), 'renk çemberini" düzenlemiştir.

    Burada Goethe ve Newton birbirleriyle çelişkiye düşmüş sayılmazlar. Çünkü, renklerin farklı iki tipi vardır. Newton, prizma ile, sadece ışığın renklerini açıklamıştır. Goethe'nin belirttiği ise, maddelerin renkleridir. Cisimlerin renkleri, güneş ışığının bir kısmını emmeleri, bir kısmınıysa yansıtmaları ile oluşur. Bir örnek verirsek; kırmızı bir gül, ışığın yeşil dalga boylarını absorbe eder ve geri kalanını yansıtır. Bizim gördüğümüz, beyaz eksi yeşildir. Bu da, kırmızıyı verir. Gülün sapı ise, tam tersini yapar: Beyaz —kırmızı = yeşil. Canlı cansız bütün cisimlerde aynı olay gerçekleşir.

    Bir milyon rengi nasıl sınıflandırmalıyız?



    Yeni araştırma bulguları sayesinde, bilim adamları, insanın bir milyona yakın renk tonunu ayırd edebileceğini söylüyorlar, işte bu noktada bir problem kendiliğinden oluşuyor: Bu renkler denizinde istediğimiz tonu nasıl belirteceğiz?

    Burada olay, özellikle renk bilimcileri ve endüstri planlamacıları açısından, çimen yeşili ya da kan kırmızısı gibi tanımlamaları kat kat aşmaktadır.. Aslında, her renk tonunu veren belli bir dalga boyu vardır. Meselâ, 570 n m uzunluğundaki dalga boyu daima sarı rengi verir. Özel lâmbalarla bütün renk tonlarını elde etmek mümkündür.

    Buna rağmen, renk bilimcilerle teknikerler arasında büyük yanılmalar olmaktadır. Bir amatörün kırmızı olarak nitelendirdiğine, profesyonel biri magenta diyebilmektedir. Bilimsel mavi ise, endüstride mor olabilmektedir. Bu yüzden, Avrupa Topluluğunda kullanılmak üzere bir "Renk Tanımlama Sistemi" geliştirilmiştir. Bu sistemde her renk tonuna bir kod numarası verilmiştir. Bu kod numaraları, sarı (Y), kırmızı (M), ve mavi (C) renklerin karışma oranlarına göre verilmiştir. Bir örnekle açıklarsak: Kırmızı bir otomobilin Avrupa renk kodu "M99COOYOO"dır. Bunun anlamı, kırmızıdan % 99, mavi ve sarıdan % O oranında bir karışımın vereceği renktir.

    Normal insanlar için çok daha önemli olan ise, renklerin onlara etkileridir. Renklerin bütün insanlara (ırk, kültür, cinsiyet, yaş farklılıklarına bakmaksızın) aynı göründüğünü kesin olarak biliyoruz. Renklerin algılanması da, her insanda aynı şekilde yürümektedir: Renk duyusu, sinir sistemi üzerinden arabeyine iletilir. Burada renk hissi oluşur.

    Renkler ve psikoloji

    Kırmızı bizi alarm durumuna geçirir, turuncu uyarıcı vazife görür, mavi ise sakinleştirici etki yapar.
    Renklerin bu ırk, cinsiyet vs. gözetmeyen etkisi, uluslararası bir renk dilinin oluşmasını sağlamıştır. Buna göre: Kaçış ve çıkış yolları yeşille gösterilir; çünkü, bu renk insanın arzu ve isteklerini simgelemektedir.
    Düzenleme emirleri ve kuralların mavi ile yazılması, bu rengin huzur vermesi ve bilinçli hareketlere yöneltmesi dolayısıyladır.

    Yasak ve tehlike işaretleri ise, insanlarda özel bir dikkat uyandırması nedeniyle, kırmızı olarak belirtilir.
    Bu sembol renkler, çok eskilerde, Eski Mısırlılar tarafından bile, bilinçsizce de olsa, aynı psişik etkilere yönelik kullanılmışlardı: Eski Mısır'da kırmızı, savaşın simgesiydi; yeşil, yaşamı ve büyümeyi gösteriyordu. Göklerin ve uzaklıkların sembolü olan maviyle ise, tanrılarının saçlarını çizmişlerdi. Saflığın göstergesiyse, şimdiki gibi, kar beyazıydı.

    Renkler biz insanlar için öylesine gerekli bir olgudur ki, ilkel insanların, inanılmaz derecede zor olmasına rağmen, mağaralarının duvarlarına renkli resimler çizmelerine şaşırmamalıyız. Üstelik, bu resimleri boyamak için, ilk zaman ressamları, sadece doğada bulabildikleriyle yetinmek zorundaydılar: Toprak rengi balçık, kırmızı mangan tozu ve kara odun kömürü ezmesiyle karıştırıldıktan sonra üstüne o devrin kuş yumurtalarının akı ve ağaç reçinesi katılır, suyla karıştırılırdı. Bunu akıl eden, herhalde o devrin dehâsı olmalıydı!

    Mısırlılar ilk kez çeşitli renkleri karıştırarak değişik tonlar elde edene kadar, renkler yalnızca doğada bulundukları gibi kullanıldılar, insanlık tarihinin ilk bulunan "sentetik" rengi ise, quartz kumu, kireç ve bakır karbonatın karıştırılmasıyla oluşturulan "mısır mavişidir".

    Mısırlıların duvarları yeşile boyamak için kullandıkları boya ise, bakır ve sirkenin karışımından oluşuyordu. Daha M.Ö. 2500 yıllarında Mısırlı sanatçılar mezar duvarlarına kırmızı, yeşil, mavi, sarı ve beyaz renkler içeren motifler işliyorlardı.

    Renklerin birbirleriyle karıştırılmaya başlanmasıyla dünya daha renkli hale geldi: Yunan vazoları renkli sırlara kavuşurken, Persler elbise ve halılarında kullandıkları yünleri boyamaya, Çinliler ise ipek bezlerine baskı yapmaya başladılar.

    Renk bilimi

    Çağımızda, renkleri karıştırmak, tesadüflerden çıkıp, bir bilim haline geldi. Bunun için 3 ana öğe gereklidir: Boya maddesi, tutucu ve çözücü maddeler. Boya maddesi, toz metal bileşikleridir. Kırmızı renkler demirden, sarı kadmiyumdan, yeşilse bakırdan sağlanabilir. Bunun yanısıra, daha komplike organik bileşikleri de, renklendirici olarak özellikle 20. yüzyılın başından itibaren kullanılmaya başlandı.
    Boyama esnasında, boya içindeki su veya karbon bileşikleri gibi çözücü maddeler uçunca boya kurur. Tutucu maddeler de, boyaya, sürüldüğü yüzeyde kalıcı özellik kazandırır. Bu maddeler çoğunlukla reçine veya tutkaldır. Bunlar, yüzeyde çok ince bir film tabaka oluşturarak, üzerlerine boya pigmentlerinin yapışmasını sağlarlar. Michelangelo da, şaheserlerini boyamak için, renk macununu bir kova kirecin (tutucu madde) içine batırıp, suyla (çözücü madde) karıştırıyordu.

    O zamandan beri, bilim adamları boya üretiminde yeni metodlar üzerine kafa patlatıyorlar. Böylelikle, günlük gri yaşantımızı renklendirmemize imkân veren, yepyeni boya üretim sistemleri doğdu. Her türlü amaca yönelik boyalar gelişti, boya üretim teknikleri ve boyalar da yaşantımızın her alanına yerleştiler: Okulda boyama kalemleri, modern tekstil boyaları olarak veya renkli mutfaklar, beyaz eşyalar şeklinde ya da uzay ve hava taşımacılığı için çeşitli cilalar gibi.

    Tıbbi yönden, bazı çözücü maddelerin sağlığa zararlı olduğu bulununca, özellikle devamlı bunlara mâruz kalanlar (cila işiyle uğraşanlar gibi) için çerve dostu su içeren cilalar geliştirildi.
    Bunun yanında, elektrostatik olarak yapışan yeni nesil toz cilalar bulunarak, eşyaların hiçbir çözücü madde kullanılmadan cilâlanması sağlandı.

    Renklerin hayatımızda ne kadar büyük rol oynadıklarını istatistikler açıkça göstermektedir. Sadece Batı Almanya'da bir yılda 14 milyon ton boya ve cila üretilmektedir. Boya ile cila arasındaki fark, cilanın büyük oranda reçineli olmasına karşılık, boyaların temelinin suya dayanması ve içeriğinde az miktarda tutucu madde bulundurmasıdır. Sadece, el işleriyle uğraşanlar, yılda yaklaşık 40.000 ton cila ve 60.000 ton boya kullanmaktalar.

    Yiyecek sanayii bile, yediklerimizi güzelleştirmek amacı ile yılda 2.480 ton sağlığa zararsız besin boyalarından kullanılmaktadır.

    Boya üreticilerinin en iyi müşterilerini, otomotiv endüstrisi ile basın yayın endüstrisi oluşturmaktadır, örneğin, Alman otomobil firmaları yılda 110.000 tona yakın cila harcamaktadır. Bir otomobil için ortalama olarak 5 kilogram normal cila gerekmektedir. Bu miktar, eğer metalik cila kullanılırsa 10,5 kg'a yükselmektedir.

    Yayın endüstrisi ise, 237.000 tonun üstünde boya tüketmektedir. Yalnızca renkli bir derginin bir sayısının basımında 3,5 tona yakın boya gereklidir. Bir gazetede renkli bir fotoğraf ya da renkli bir yazıdaki basım tekniğinin ne kadar karmaşık olduğu, bir mercek aracılığıyla anlaşılabilir. Bütün renkli yüzeyler binlerce ufak kırmızı, mavi ve sarı noktalardan oluşmuştur, istediği renk tonunu çeşitli renkleri karıştırarak elde eden ressam gibi, baskı âleti de istenilen rengi üç basamakta ve üç ana rengi birleştirerek sağlamaktadır.

    Klasik '3-renk' basım tekniğinde renkli numune (dia ya da resim), kırmızı, mavi, ve sarı olmak üzere üç ayrı resime ayrılmaktadır.

    Basım sırasında, bu üç örneğin aynı kağıda üst üste gelecek şekilde basılmasıyla, istenen renk efekti sağlanır. Meselâ, sarı ve mavinin üst üste bindirilmesi yeşil rengi verir. Renkler ne kadar ince dağıtılmışlarsa, renk kalitesi de o kadar yüksektir.

    Fototip basım tekniğiyle (tiefdruck) yapılan sanat baskılarında tek tek noktalar seçilemez. Renkler, yüzeyler halinde basık. Sonuç, boyanmış gibi görünen posterlerdir.

    Biz insanlar için renkler öylesine tabiidir ki, onların hakkında düşünmeyiz bile. Ama onlar olmasaydı, acaba nelerden mahrum kalırdık? Renklerin hayatımızda üç ana vazife gördüğünü söyleyebiliriz:
    Birincisi, müzik ruhun gıdasıdır dendiği gibi, renkler de ruhun gıdasıdır, neşe ve duygu kaynağıdır, ikincisi, boyalar sayesinde çeşitli zararlardan korunuruz. Boyasız bir eşya ya da araç, çok daha çabuk paslanarak aşınacaktır. Ve Üçüncüsü, renkler bize bilgi taşırlar: Mavi otoban levhaları, sarı uyarı işaretleri, yeşil çıkış yolları, kırmızı ihtar tabelâları ve bunun gibi başka birçok değişik anlamı olan renkler.
    Hiç kuşku yok ki, renklerin olmadığı bir dünya, gerçekten de bizler için "renksiz" bir dünya olurdu...[IMG]http://www.***************/images.gif[/IMG]


    Kısaca Benzer Konulara da Bakmalısın

  2. Bir Prizmada Beyaz Işığın Renklerine Nasıl Ayrılır
  3. 2018 Beyaz Salon Dekorları, Beyaz Salon, Beyaz Salon Dekor Modelleri, Beyaz Salon Koltuk T
  4. 2018 Beyaz Modası, Bembeyaz Kıyafetler, Yaz Modasında Beyaz Şıklık, Beyaz Şık Kıyafetler,
  5. Beyaz Elbise Modelleri, beyazın büyüsü, beyaz rüya gibi elbiseler, beyaz şık elbiseler, bi
  6. Anlatımlı püsküllü Şal , Beyaz Şal Modeli , Beyaz Şal Modelinin Yapılışı
  7. Paylaş Facebook Twitter Google

  8. Misafir Üye





    Sponsorlu Bağlantılar




    kısaltılmışı olsa daha iyi olurdu hepsini yazmak zorunda kalmazdım ama neyse yinede güzel bilgi teşekkürler Forumlord



  9. Aradığınız Bilgiyi Bulamadıysanız Üye Olmadan
    BURAYA Tıklayarak Sorunuzu Düzgün Bir Başlık ile Yazabilirsiniz.
 

 

<b>Yorum Yaparak Bu Konunun Geliştirilmesine Yardımcı Olabilirsin</b> Yorum Yaparak Bu Konunun Geliştirilmesine Yardımcı Olabilirsin


:

Powered by vBulletin® Version 4.2.5
Copyright ©2000 - 2017, Jelsoft Enterprises Ltd.
akrostiş şiirmektup örnekleri