Hoşgeldiniz. Unutmayın, çok istiyorsanız mutlaka bir yolu vardır.!

Allah 'a İman Nedir , Ne Demektir? Allah Teâlâ'nın varlığına ve birliğine inanmak ve O'nu sıfat ve isim leriyle güzelce tanımaktır Allah 'a îman ,
  • 5 üzerinden 5.00   |  Oy Veren: 1      

  1. Sponsorlu Bağlantılar


    Allah'a İman Nedir, Ne Demektir?

    Sponsorlu Bağlantılar




    Allah'a İman Nedir,Ne Demektir?

    Allah Teâlâ'nın varlığına ve birliğine inanmak ve O'nu sıfat ve isimleriyle güzelce tanımaktır Allah'a îman, bütün dinlerin temelidir Allah'a inanma, O'na dayanma ve ibâdette bulunma ihtiyacı, insanda yaratılıştan vardır Bu duygu, insanla beraber doğmuş ve her devirde de olagelmiştir Allah'ın varlığının delillerinden biri de budur Çünkü fıtrat yalan söylemez İnsan fıtratında, madem, bir yüce Yaratıcıya inanıp dayanma, O'na ibâdet etme, yalvarıp dileklerine karşılık bulma ihtiyacı vardır; öyleyse o yüce Yaradanın vâr olmaması mümkün değildir Bu, fıtratın inkârı demek olur Başka hiçbir delil olmasa bile, bu fıtrat ve vicdan delili, Allah'ın varlığını anlamamız için kâfi bir ışıktır Aslında, Allah'ı inkâra yeltenenler bile, başları dara geldiği zaman yine Allah'a yönelmek, O'ndan yardım dilemek zorunda kalırlar Fakat darlıktan kurtulur kurtulmaz yine eski hallerine dönerler Bunun misallerini pek çok görmüş ve duymuşuzdur Bu hususa Kur'ân-ı Kerîm şu şekilde işâret buyurmaktadır:
    "İnsana bir zarar dokunduğu zaman, yan üstü yatarak, yahut oturarak veya ayakta iken bize yalvarır Fakat ondan (ilticâsına sebeb olan o) zararı kaldırdığımız zaman, sanki kendine dokunan bir zarardan dolayı bize yalvaran o değilmiş gibi hareket eder (Eski sapıklığına devam eder)" (Yûnus, 12)
    "Gemiye bindikleri zaman (batma korkusundan) ihlâs ile Allah'a yalvarırlar, fakat kendilerini karaya çıkarıp kurtardığımızda, hemen şirk koşarlar" (el-Ankebût, 65)


    Allah!ın Zatını Görmemiz Mahiyetini İdrak Etmemiz Mümkün müdür?

    İnsanın Allah Teâlâ'nın zâtını bu dünyada görebilmesi mümkün olmadığı gibi, gerçek mâhiyetini kavrayabilmesi de imkânsızdır Çünkü, insan aklı ve duyguları mahduttur Allah'ın mâhiyetini kavramaya müsâid değildir Fakat mahlûkata bakıp O'nun varlığını ve birliğini anlamaya, sonsuz kudretini ve diğer sıfat ve isimlerini bilmeye güç yetirebilir Bunun içindir ki Allah Teâlâ, bizi zâtını ve mâhiyetini düşünmekten men'etmiş, yalnızca kendisinin varlığını ve birliğini bilmemizi ve sıfat ve isimlerini tanımamızı emretmiştir Bir hadîs-i şerîfte meâlen şöyle buyurulur: "Allah'ın varlığını, birliğini anlamak için göklere bakın, yere bakın, kendi nefsinize bakın ve bütün bunların yaratılışındaki akıllara hayret veren incelikleri, bunların kendilerinden olamıyacağını düşünün Çünkü bunlar, Allah'ın varlık ve birliğini gösteren alâmetlerdir Fakat Allah'ın zâtını, mâhiyetini düşünmeyin 'Allah acaba şöyle midir, böyle midir? O'nun görmesi, işitmesi nasıldır?' diye düşünmeye kalkışmayın Zira buna kudretiniz yetmez Ne kadar çalışsanız da bunu hakkıyla bilemezsiniz, idrâk edemezsiniz Şaşırırsınız Bilgi ve görgü ölçüleriniz buna yetmez" Aslında biraz düşünecek olursak, Allah'ın zâtî mâhiyetini kavramanın mümkün olmadığını aklen bile anlayabiliriz Yumurta içindeki bir civcivden yumurtanın dışındaki âlemi idrâk etmesi elbette beklenemez İnsan aklı da şu muhteşem kâinatı ve kâinat içindeki Allah'ın yarattığı âlemleri bilme, tanıma bakımından, yumurta içindeki civcivden farksızdır Bu bakımdan, aklın son derece sınırlı idrâk kapasitesiyle kâinat Hâlikının zâtını ve mâhiyetini kavrayabilmesi muhâl içinde muhâldir Mehmed Kırkıncı bu hususu şu şekilde izah etmektedir: "Bir insanın mağarada büyüyüp hiç ışık yüzü görmediğini ve kendisinin bir gün sabahın erken saatlerinde ve daha güneş doğmadan dünya yüzüne çıkarıldığını farzediniz Her tarafı dolduran ışıktan derhal gözleri kamaşan bu şahsa, bu ışığın bir güneşten geldiği söylense o adam güneşi ziyadesiyle merak edecek ve onu tanımaya çalışacaktır Şimdi bu adamın, hayâlinde nasıl canlandırırsa canlandırsın, güneşi kat'iyyen anlayamayacağı ve her defasında güneş yerine başka şeyler tahayyül edeceği âşikârdır Çünkü, güneşi etrafında gördüğü şeylere kıyas edeceğinden yapacağı her kıyas yanlış olacak ve isabet kaydetmiyecektir Güneşe inanmak o adam için îmanın bir rüknü olsa, o, güneşi her nasıl tasavvur ederse etsin her hâlükârda şirke düşecektir Onun yapacağı tek şey, bu ışığın bir güneşten geldiğini ve fakat o güneşin mahiyetini bilemeyeceğini idrâk etmektir Zaten ondan istenen îman da bundan ibarettir Temsildeki adamın güneşi anlayamaması gibi, her bir insan da kendi beden memleketini idare eden ve ruh denilen sultanın mahiyetini bilememektedir Bizler, bedenimizin ruhla kaim olduğunu, onun bu bedenden ayrılması hâlinde bu binanın yıkılacağını ve o sultanın göz penceresiyle bu âlemi seyrettiğini, kulak cihazıyla sesler âlemini temaşa ettiğini, dil terazisiyle de bütün tadları tarttığını bildiğimiz hâlde, ruhun mâhiyetini bilemiyoruz Onun mâhiyeti hakkında her ne söylesek, hilâf-ı hakikat olacağı gibi, ruhun zâtını her ne tarzda tahayyül veya tasavvur etsek onun hakkında yanlışlığa düşmüş olacağız İşte, görmediği bir güneşin zâtını anlamaktan âciz ve kendi ruhunun mâhiyetini bilmekten eli kısa olan insanın, zaman ve mekândan münezzeh, umum âlemlerin Hâlik-ı Zülcelâlini ve Mâlik-i Zülkemâlini (hâşâ) zâtiyle anlamaya çalışması, ne derece büyük bir dalâlet dîvâneliğidir ve insanı başaşağı şirke yuvarlayan bir düşünce sapıklığıdır, kıyâs ediniz"


    İNANIYORMUŞUM DA HABERİM YOKMUŞ

    Henüz yirmi yaşında bile değildim Haruniye'nin meşhur kaplıcasına gidiyordum O zamanlar, her şoför, bu dağlık arazinin kıvrım kıvrım yollarına girmeye cesaret edemiyordu Biz bir kamyonet bulduk ve birkaç aile yataklarımızı ve diğer eşyalarımızı yerleştirip üzerlerine kurulduk Bir süre sonra yeşilin her tonunun muhteşem bir güzellikle sergilendiği dağ yollarındaydık Ağustos böceklerinin monoton nağmelerini dinleyerek pırıl pırıl, capcanlı çamların arasında arkamızda bir toz bulutu bırakarak ağır ağır tırmanıyorduk Allah'tan ki karşımızdan başka araba gelmiyordu Çünkü yolun bazı yerleri iki arabanın sığamayacağı kadar dardı Hattâ bazı virajlarda, kamyonet tekerinden fırlayan taşlar, atlaya zıplaya derenin dibini buluyordu Nihayet zorlana zorlana uzun yokuşu bitirmiş olan arabamız, düze çıkmıştı Biraz sonra da iniş başlayacaktı Ben çok sevdiğim bu manzaranın ve dolayısıyla da yolculuğumuzun hiç bitmemesini istiyor, temiz dağ serinliğini doyasıya ciğerlerime çekiyordum Bu arada gözüme enteresan bir şey ilişti Hayret içindeydim, bir daha baktım, bir daha, bir daha ve şöyle haykırmaktan kendimi alamadım: - Aman Allahım, çama bakınız! Sipsivri bir kayanın tepesinde kök salmış, bir avuç toprak bile yok" Ben böyle sesli düşünürken, karşımda oturan yaşlıca adam, biraz da benim hayretime kızgın olarak sordu: - Ne var bunda? Çoktur buralarda böyle ağaçlar" - Ne var olur mu? Şu Allah'ın kudretine bakınız! Koskocaman bir kayanın zirvesinde pırıl pırıl ve bakımlı bir güzelim çam ağacını yaratmış" -Hadi canım sende! Bunun Allah'la ve O'nun kudretiyle ne ilişkisi var?" - Peki ama, nasıl olur başka türlü? Kim o çamı o en olmayacak yerde bitirmiş olabilir?" - Hiç kimse evlât Niçin illâ da biri yaratmış olsun yani? Bunlar hep geri ve ilkel düşüncelerdir" - Ama Allah o çamı orada yaratıp yetiştirmediyse, kim yaptı bu işi?" -Meselâ şöyle düşün: Bir kuş, ağzında bir çam tohumu ile uçarken, tam bu kayanın üzerine gelince, ağzından düşürmüştür Düşen tohum da kayanın bir kırık tarafına takılıp kalır ve oradaki toprağa kök salar Sonra da kayanın altına giren kökleriyle böyle gelişip serpilir" - Olay sizin dediğiniz gibiyse bile, bütün bunları yapıp yaratan yok mu?" - Yok tabiî Yaratıcı diye bir şeye inanmak, bu devirde çok ayıptır - Yaşınız başınızla bunu nasıl söylersiniz? Ben size bu konuda birçok misal söyleyebilirim" Bu şekilde devam eden konuşmamız hemen münakaşaya döndü ve tabiî seslerimiz de yükseldi Adam bağırdıkça ben de sesimi yükseltiyordum Bizi sessiz dinleyen diğer yolcular da zaman zaman münakaşaya katılıyorlardı Fakat halinden okumuş bir kimse olduğu sezilen bu yaşlıca adamdan başka hiç kimse, Allah'ı inkâr etmiyordu Ama bir an önce de münakaşayı bitirmemizi ve susmamızı istiyorlardı Bu sırada araba yavaş yavaş hızlanmaya başladı Derken belki yüz metre aşağılarda ip gibi uzayıp giden Ceyhan nehrine kadar tekerleklerden fırlayıp giden taşlar, bizi şaşkına çevirdi Bir an sessizlikle herkes birbirine bakışırken, şoför başını uzatıp, "Fren patladı!" dedi Sağ yanımız yokuş aşağı çamlarla kaplı bir bayırdı Bu yokuşun sonunda Ceyhan nehrinin kayalara çarptıkça köpüklenen suları görünüyordu Sol taraf ise, yalçın kayalıklarla kaplı bir yamaçtı Birkaç saniyelik şaşkınlık geçer geçmez, herkes çığlık çığlığa bağırmaya başladı Kimisi şehâdet getiriyor, kimisi besmele çekiyor, kimisi de "Allah" diye bağırıyor, kendince dualar edip yalvarıyordu Allah'a inanmadığını söyleyen yaşlı zat da, adetâ kendinden geçmiş, "Allahım!" deyip duruyordu Ama bu durum, fazla sürmedi Çünkü, bizim bütün şaşkınlığımız ve hayretimiz arasında araba yavaşlamaya başladı ve biraz sonra kenara yanaşıp durdu Durur durmaz da her kafadan bir ses yükselmeye başladı: - Yahu bu ne biçim iş?" - Hani fren patlamıştı?" - Ödümüz patladı!" - Şaka mıydı yoksa?" Şoför yerinden çıkıp yanımıza yaklaştı ve benim biraz önce münakaşa ettiğim yaşlıca adama dönerek dedi ki: -ÊSen utanmıyor musun, Allah yoktur demeye? Biraz önce yoktur dedin, sonra da fren patladı sanınca, herkesten fazla Allah diye bağırdın Yoksa, niçin O'nu yardımına çağırıyorsun?" Sonra da bize dönerek Kusura bakmayın, fren miren patlamadı Ben münakaşanızı duyunca, şu adama bir ders vermek istedim," diyerek tekrar direksiyona geçti Araba yürüdüğünde sadece Ağustos böceklerinin sesleri vardı Herkes susmuş; yaşlıca adam ise, yüzü kıpkırmızı, düşüncelere dalmıştı Kaplıcaya gelip de eşyalarımızı indirdiğimiz zaman bana yaklaşarak: - Oğlum, senden özür dilerim; bunca yıldır inanmadığımı sandığım Allah'a meğer ben inanıyormuşum da haberim yokmuş Bunu öğrenmeme sebeb oldun Şoför efendi, sana da çok teşekkür ederim, bana inancımın farkına varacak imkânı sağladın," dedi



    Bir Doçent Hanımla bu konuda sohbet ediyorduk Bir ara dedi ki: "- Biliyor musunuz, ben de lise yıllarımda ateist idim Paris'te okuyordum ve dinimiz hakkında hiçbir şey bilmiyordum Müthiş bir ateist olan felsefe hocamız, bütün sınıfımızı etkilemiş, hepimizi inançsızlaştırmıştı Bilhassa son sınıftayken ben, ateizm hakkında ateşli nutuklar atardım Fakat, çok ilginçtir, her konuşmamdan sonra, içimi müthiş bir pişmanlık kaplar ve ister istemez içimden "beni affet, beni affet" diye geçirirdim Ama kim affedecekti, onu bir türlü söyleyemiyordum Yani "Allah'ım, beni affet" diyemiyordum Bunu söylesem bizim ateistlik iddiamız çürümüş olacaktı Onun için sadece "beni affet!" diyebiliyordum Zor zamanlarda, bilhassa imtihanlarda arkadaşların çoğu kiliseye gidip mum yakarlardı Zaten hemen hemen hepsi temelde hıristiyandı Güya ben müslüman asıllı idim ama söylediğim gibi İslâmiyet hakkında hiçbir şey bilmiyordum Onun için ben de onlar gibi zaman zaman kiliseye gidip mum yakardım Lise bitirme imtihanlarında çok zorlanmıştım O günlerde hıristiyan arkadaşlar gibi ben de kiliseye gidip mum yakıyordum ve başarılı olmam için dua ediyordum Güya inançsızdım ama, kiliseye gidip mum yakmaktan da kendimi alamıyordum Bu sebeble de diğer arkadaşlarıma karşı bir mahcubiyet duyuyordum, utanıyordum Çünkü onlar inançsızlıklarında daha samimi görünüyorlardı İnançsızların en samimi görünenlerinden başı çeken sınıf arkadaşım olan Macar Büyükelçisinin kızıydı Bir gün beni kilisenin önünde görünce, çok utandım, ama dürüst davrandım Çünkü, orada ne aradığımı sorunca, kiliseye mum yakmak için geldiğimi söyledim O da bana şöyle dedi: "- Rica etsem, iki mum da benim için yakar mısın?" Hayret içinde kaldım, çok şaşırdım Ama isteği gayet ciddi idi Arzusunu yerine getirdim Fakat o andan itibaren de ateistlerin hiçbir zaman samimi olmadıklarını, içlerinde daima gizli ve örtülü bir inancı taşıdıklarını anladım - Peki, inançsızlıktan nasıl kurtuldunuz? Allah'ı nasıl buldunuz?" - Söylediğim gibi, ne zaman Allah'ı inkâr eden konuşmalar yapsam, içimde müthiş bir korku duyuyordum Bu o kadar ağır bir korku idi ki, sonunda dayanamayarak, "beni affet" demekten kendimi alamıyordum Büyük bir pişmanlıkla, "beni affet, beni affet" dedikçe içimde nisbeten bir rahatlama duyuyordum Daha sonraları ise, şöyle düşündüm: Eğer Allah yoksa içimdeki bu müthiş ve dayanılmaz korku nedir, nereden ve kimden geliyor? Ben niçin korkuyorum Hiç olmayan bir şeyden korkulur mu? Yoktan korkulmayacağına göre, demek ki vardır, dedim Evet, bir süre sonra vardır dedim ve kurtuldum Şimdi içim rahat, çok şükür, eksiğimi tamamladım, içim bütünlendi"


    GÖRMEDİĞİNE İNANMAYANA CEVAP

    Matematik hocası, "görülen" şekilleri tahtaya çizerken bir yandan da "aranızda görmediğine inananlar da var herhalde" demiş, bir öğrenci; Tabiî, diye cevap vermişti Bunun üzerine hoca: - Bak evlâdım, insan şöyle orta yere koyamadığı, eliyle gösteremediği şeylerin varlığından bahsetmemeli, diye devam edince, hak ettiği cevabı alıvermişti: - Hocam, siz çocuğunuzu severken şefkatinizi elinizle gösterebiliyor, bir fakire sadaka verirken acıma hissinizi masanın üzerine koyabiliyor musunuz? BİR ELMA RİCA EDEYİM İnkârcı bir öğretmen, cebine şeker doldurduktan sonra, küçük öğrencilerine şöyle demiş: Eğer Allah varsa, isteyin bakalım size şeker verecek mi? Ama ben, var olduğum için, isterseniz size şeker verebilirim Hem de derhal Sınıfın en zeki çocuğu, öğretmenin niyetini anlayıp, şunları söylemiş kendisine: - Bana şeker dokunuyor öğretmenim Onun yerine bir elma rica edeyim

    Allah'a İmanın İnsan Hayatına Tesirleri Nelerdir?

    Allah'a inanan ve O'na sevgiyle bağlanan insanın mânevî ufku kâinat kadar geniş, huzûru ve neş'esi Cennet bahçesi gibi daima taze ve ölümsüzür Gözlerinde îman nuru parlar, sözlerinde hakikat, sevgi ve neş'e çağlar İş ve hareketlerinde ahlâk, vekar ve isabet göze çarpar O, insanları hilkat itibariyle kardeşi bilir, onlara lütuf ve merhamet gözüyle bakar Şefkatlidir, insanların dertlerine bir karşılık beklemeden koşar Boynu büküklerin gönlünü alır, yetimleri bağrına basar Kâinatla ve içindeki varlıklarla ünsiyet içindedir Tanış gibidir Hiçbir hâdise, onu korkutmaz, gözünü yıldırmaz Kalbindeki îman kuvveti ile kâinata bile meydan okuyabilir Allah'ın kendisine bahşettiği nimetlerden O'nun iradesine uygun şekilde faydalanır ve tadar
    Ölümden korkmaz Zira, ölümü bir hiçlik ve yokluk kuyusu değil, hakikî hayatın ve ebedî saadetin başlangıç kapısı kabûl eder Dünyada kendini misafir bilir Misafirhane sahibi olan Allah'ın rızâsı ve izni dairesinde yer, içer ve rahatla yaşar Misafirlik müddeti bitince de bu misafirhaneden huzurla ayrılıp ebedî mekânına gider Allah'a inanan ve sevgiyle bağlanan kimse, inançsızlığın verdiği korkunç ızdırap ve elemlerden kurtulur Allah'a inanan kimsenin, kendine de, başkalarına da hiçbir zararı dokunmaz Kanunun olmadığı yerlerde bile Allah'ın onu her an gördüğü inancı, işlediği kötülüklerin cezasız kalmayacağı korkusu, onu kötülüklerden alıkor Değil kötülük, bil'akis elinden geldiğince herkese iyilik yapmaya, faydalı olmaya çalışır Ruhunu iyi düşüncelerle doldurur, yüksek ahlâka erer, içinden kötü hisleri kovar Allah'a inanmak ve O'na bağlanmak, insanı aynı zamanda gerçek hürriyetine kavuşturur Zira her şey'in Allah tarafından yaratıldığını bilen insan, yaratıklara değil, yaratana kul olur Mahlûkattan değil, Hâlıkdan korkar Yalnız Allah'a güvenir, dayanır, O'ndan ister, O'na sığınır Kula kul olmaz Kimseye el açıp dilencilik ve dalkavukluk yapmaz

    Allah Sevgisi ve Allah Korkusu

    İslâm'ın insanlara öğrettiği ilâhî esaslardan biri de, Allah'ı sevmek ve O'ndan korkmaktır Mü'min; nimeti, lütfu ve keremi sonsuz olan Rabbine karşı büyük bir sevgi ve hürmetle bağlanacak, O'nun rahmet ve merhametinin her şey'i kuşattığını düşünecek, ne kadar günahkâr olursa olsun, O'nun afvından ümidini kesmiyecektir Yüce Allah'ın rahmet, sevgi ve şefkati sonsuz ise de, bunun yanında kahr ve azâbının şiddetli olduğunu da unutmayarak O'ndan korkacak, gazabından emin olmayacaktır Korkunun ifratından yeis, yani, ümidsizlik doğar Pek fazla ümidlenmek ise, insanı gaflete atar ve âkıbeti umursamamaya götürür Bu bakımdan Allah'ın azâbından emîn olmak da, rahmetinden ümîd kesmek de dînimizde yasaklanmıştır Şu halde mü'minin kalbi, Rabbinin huzurunda, korku ile ümid arasında O'na lâyık bir kul olma heyecaniyle çarpmalıdır Kur'ân-ı Kerîm'de mü'minlerin bu vasfına şu şekilde dikkat çekilmektedir: "Mü'minler, Allah'ın rahmetini umarlar ve azâbından da korkarlar" (el-İsrâ, 57) "Allah'a korku ve ümid içinde dua ediniz" (el-A'râf, 56) buyurulmaktadır İmanın kemâline delâlet eden bu hâle beyne'l-havf ve'r-recâ, yani, korku ile ümid arasında olma hâli adı verilir Gerçekten de Allah'a olan îmanın kemâli, sadece Allah'ı sevmek veya sadece O'ndan korkmakla gerçekleşemez İkisinin bir arada bulunması gerekir İnsan, sevginin vereceği nazlanma ve şımarıklıktan ve rahmetine güven duygusunun sevkedeceği taşkınlık ve itâatsizlikten, ancak Allah korkusu ile kurtulabilir Sadece korkunun vereceği ye's ve ümidsizlik halinden insanı kurtaracak da, Allah sevgisi, rahmetinin genişliğine ve afvının sonsuzluğuna olan inançtır Bu sebeble "Hayrın başı Allah sevgisi; hikmetin başı da Allah korkusudur" denilmiştir Aslında, Allah'a olan sevgi kadar, O'ndan korkmak da son derece tatlı ve zevkli bir haldir Allah korkusunda nasıl bir lezzet ve ruhî haz olduğu şu şekilde izah edilmiştir: "Ârif-i billâh, aczden, mehafetullah'dan (Allah korkusundan) telezzüz eder Evet, havf'da (Allah korkusunda) lezzet vardır Eğer bir yaşındaki bir çocuğun aklı bulunsa ve ondan suâl edilse, "En leziz ve en tatlı hâletin nedir?" Belki diyecek: "Aczimi ve za'fımı anlayıp validemin şefkatli sinesine sığındığım hâlettir" Halbuki bütün vâlidelerin şefkatleri ancak bir lem'a-i tecellî-i rahmettir (Allah'ın rahmetinin küçük bir tecellîsidir) Onun içindir ki kâmil insanlar, aczde ve havfullah'da öyle bir lezzet bulmuşlar ki kendi havl ve kuvvetlerinden şiddetle teberrî edip Allah'a acz ile sığınmışlar, aczi ve havfı (korkuyu) kendilerine şefaatçı yapmışlar" (Sözler) Allah'ı sevmek ve O'ndan korkmak hususunda Peygamberimiz de şöyle buyurmuşlardır: - "Mü'min kimse, Allah'ın azab ve ikabının miktarını bilseydi, hiçbir kimse Cenneti ümid etmezdi Kâfir de Allah'ın rahmetinin ne kadar çok olduğunu bilseydi hiç kimse O'nun rahmetinden ümid kesmezdi" - "Cennet size ayakkabınızın bağından daha yakındır, Cehennem de böyle" - "Sağılan süt memeye girmediği gibi Allah korkusundan ağlayan kimse de Cehenneme girmez Allah yolunda çarpışırken husule gelen tozla Cehennemin dumanı birleşmez" - "Allah katında iki damla ve iki izden daha sevimli bir şey yoktur İki damla: Allah korkusundan dolayı gözden akan yaş, Allah yolunda dökülen kan damlalarıdır İkiiz'e gelince: Allah yolunda alınan yara izleri ile, * Allah'ın farzlarının birini îfa ederken husûle gelen eserlerdir"
    "Herhangi biriniz ölürken Allah'a hüsn-i zan etmeksizin (afv ve mağfiret edeceğini ummaksızın) ölmesin"

    Kısaca Benzer Konulara da Bakmalısın

  2. Allah'a İman İle İlgili Yazı
  3. Allah'a İman Konusu Nedir
  4. Kadere İman ile Allah'a İman Arasındaki İlişki Nedir
  5. Allah’a İman, iman ile ilgili konu
  6. İman Ne Demektir
  7. Paylaş Facebook Twitter Google






  8. Sponsorlu Bağlantılar




    Allah'a İman Nedir,Ne Demektir? Değerli Bilgiler için Allah sizden razı olsun




  9. Aradığınız Bilgiyi Bulamadıysanız Üye Olmadan
    BURAYA Tıklayarak Sorunuzu Düzgün Bir Başlık ile Yazabilirsiniz.
 

 

<b>Yorum Yaparak Bu Konunun Geliştirilmesine Yardımcı Olabilirsin</b> Yorum Yaparak Bu Konunun Geliştirilmesine Yardımcı Olabilirsin


:

Powered by vBulletin® Version 4.2.5
Copyright ©2000 - 2017, Jelsoft Enterprises Ltd.
akrostiş şiirmektup örnekleri