Hoşgeldiniz. Unutmayın, çok istiyorsanız mutlaka bir yolu vardır.!

Şehitlerimizin Kaleminden Mektup lar , çanakkale savaşından göz yaşartan bir mektup , şehit mektübü , Şehitlerimizin Kaleminden çanakkale savaşından göz yaşartan bir mektup Üsteğmen Faruk
  • 5 üzerinden 5.00   |  Oy Veren: 24      

  1. Sponsorlu Bağlantılar


    Şehitlerimizin Kaleminden Mektuplar, çanakkale savaşından göz yaşartan bir mektup, şehit mektübü, Şehitlerimizin Kaleminden

    Sponsorlu Bağlantılar




    Şehitlerimizin Kaleminden Mektuplar, çanakkale savaşından göz yaşartan bir mektup, şehit mektübü, Şehitlerimizin Kaleminden












    çanakkale savaşından göz yaşartan bir mektup



    Üsteğmen Faruk, cepheye yeni gelen askerleri denetlerken, bir yandan da
    onlarla Sohbet ediyor, ' Nerelisin?' gibi sorular soruyordu.
    Gözleri bir ara, saçının ortası sararmış bir delikanlıya takıldı Yanına
    çağırdı ve merakla sordu:
    " Adın ne senin evladım?" dedi.
    " Ali, komutanım" dedi.
    " Nerelisin?"
    " Tokatlıyım, komutanım, Tokat'ın Zile kazasındanım..."
    " Peki evladım,bu kafanın hali ne?
    Saçlarının ortası neden kırmızı boyalı böyle?"
    " Cepheye gelmeden önce anam saçıma kına yaktı komutanım. Neden yaktığını
    da bilmiyorum."
    " Peki dedi üsteğmen. "Gidebilirisin Kınalı Ali."
    O günden sonra Ali'nin adı Kınalı Ali oldu.
    Cephede tüm arkadaşları Kınalı Ali demekle yetinmiyor, saçındaki kınayı da
    alay konusu yapıyorlardı. Kınalı Ali, arkadaşlarına karşı sevecen ve dürüst
    tutumu sayesinde, kısa sürede hepsinin sevgisini kazandı.
    Bir gün memleketine mektup göndermek için arkadaşlarından yardım istedi.
    " Anama, babama burada iyi olduğumu bildirmek istiyorum.
    Ama okumam yazmam yok. Biriniz yardım edebilir misiniz?"
    Biri değil, birçok arkadaşı yardıma geldi.
    " Sen söyle biz yazalım" dediler.
    Kınalı Ali söylüyor, bir arkadaşı yazıyor, diğeri de Söylenenlerin doğru
    yazılıp yazılmadığını denetliyordu.
    " Sevgili anacığım, babacığım hasretle ellerinizden öperim. Ben burada çok
    iyiyim, beni sakın merak etmeyin."
    Kız kardeşini, kendinden küçük erkek kardeşinin sağlığını ve hatırını
    sorduktan sonra, köydeki herkesin burnunda tüttüğünü ve kimsenin kendisini
    merak etmemesini söyledikten sonra, Biz burada var oldukça bilesiniz ki
    düşman bir adım bile ilerleyemeyecektir tümcesi ile bitiriyordu.
    Tam zarf kapatılırken Ali " iki üç satır daha ekleteceğini" söyleyerek
    Mektubun sonuna şunları yazdırdı.
    " Anacığım, beni buraya gönderirken kafama kına yaktın ama, Burada
    komutanlarım da, arkadaşlarımda benle hep dalga geçiyorlar. Cepheye gitmek
    sırası yakında inşallah kardeşim Ahmet'e gelecek, Onu gönderirken sakın
    kına yakma saçına. Burda onunla da dalga geçmesinler. Tekrar ellerinden
    öperim anacığım."
    Gelibolu'da savaş giderek şiddetleniyordu. ingilizler kesin sonuç almak
    için tüm güçleriyle yükleniyorlardı. Cephede savaşan askerlerimiz önceleri
    birer, birer, sonraları beşer,beşer,
    Onar, onar şehit oluyorlardı. Gelen destek güçleri de yeterli olmuyor,
    onlarında sayıları giderek azalıyordu.
    Gelibolu düşmek üzereydi. Kınalı Ali'nin komutanı bu durum karşısında
    çaresizdi. Kendi bölüğü henüz sıcak temasa hazır değildi. Genç erlerine
    insan bedeninin süngü ve mermilerle orak gibi biçildiği bu cepheye
    göndermek zorunda kalmaması için Allah'a dua ediyordu.
    Komutanlarını düşünceli ve sıkıntılı gören Kınalı Ali ve arkadaşları,
    komutanlarına gidip, ondan kendilerini cepheye göndermesini
    istediler.Askerlerinin ısrarları üzerine komutanları daha fazla direnemedi
    ve ölüme gönderdiğini bile, bile bu isteklerini kabul etmek zorunda kaldı.
    Kınalı Ali ve arkadaşları, sevinç çığlıkları atarak cepheye hayır,
    bile,bile ölüme gidiyorlardı.
    O gün güle oynaya Gelibolu cephesinde ölümle buluşacakları yere koşan
    Kınalı Ali'nin bölüğünden tek kişi geri dönmedi. Gidenlerin tümü şehit
    olmuştu. Bu olaydan kısa bir süre sonra Kınalı Ali'ye anne, babasından
    mektup geldi. Onun yerine komutanı aldı mektubu ve buruk bir ifade ile
    okumaya başladı. Cepheye gitmeden önce arkadaşlarına yazdırdığı mektubuna
    aile adına babası yanıt veriyordu.
    " Oğlum Ali, nasılsın, iyi misin? Gözlerinden öperim, selam ederim. Öküzü
    sattık, parasının yarısını sana gönderiyoruz, yarısını da yakında cepheye
    gidecek küçük kardeşine veriyoruz. şimdi öküzün yerine tarlayı ben
    sürüyorum. Fazla yorulmuyorum da. Sen sakın bizi düşünme."
    Babası mektupta köydeki herkesten akrabalarından haberler verdikten sonra
    "şimdi * sana diyeceği var" diyerek sözü ona bırakıyordu.
    Mektubun bundan sonraki bölümü Kınalı Ali'nin anasının ağzından yazılmıştı
    şöyle diyordu anası:
    " Oğlum Ali, yazmışsın ki kafamdaki kınayla dalga geçtiler. Kardeşime de
    yakma demişsin.
    Kardeşine de yaktım. Komutanlarına ve arkadaşlarına söyle senle dalga
    geçmesinler.


    Bizde üç işe kına yakarlar;


    1 - GELINLIK KIZA, GITSIN AILESINE, ÇOCUKLARINA KURBAN OLSUN DIYE
    2 - KURBANLIK KOÇA, ALLAH'A KURBAN OLSUN DIYE
    3 - ASKERE GIDEN YIĞITLERIMIZE, VATANA KURBAN OLSUN DIYE...


    Gözlerinden öper, selam ederim. Allah'a emanet olun
    " Ali'nin mektubu okunurken ve çevresindeki herkes onu dinlerken, hıçkıra,
    hıçkıra ağlıyordu... "


















    BİR ÇANAKKALE ŞEHİDİNİN SON MEKTUBU



    Valideciğim,
    Dört asker doğurmakla müftehir şanlı Türk annesi!


    Nasihat-amiz mektubunu, Divrin Ovası gibi güzel, yeşillik bir ovacığın ortasından geçen derenin kenarındaki armut ağacının sayesinde otururken aldım. Tabiatın yeşillikleri içinde mest olmuş ruhumu bir kat daha takviye etti. Okudum, okudukça büyük dersler aldım. Tekrar okudum. Şöyle güzel ve mukaddes bir vazifenin içinde bulunduğumdan sevindim. Gözlerimi açtım, uzaklara doğru baktım. Yeşil yeşil ekinlerin rüzgara mukavemet edemeyerek eğilmesi, bana, annemden gelen mektubu selamlıyor gibi geldi. Hepsi benden tarafa doğru eğilip kalkıyordu ve beni, annemden mektup geldi diyerek tebrik ediyorlardı.


    Gözlerimi biraz sağa çevirdim güzel bir yamacın eteklerindeki muhteşem çam ağaçları kendilerine mahsus bir seda ile beni tebşir ediyorlardı. Nazarlarımı sola çevirdim cığıl cığıl akan dere, bana validemden gelen mektuptan dolayı gülüyor, oynuyor, köpürüyordu... Başımı kaldırdım, gölgesinde istirahat ettiğim ağacın yapraklarına baktım. Hepsi benim sevincime iştirak ettiğini, yaptıkları rakslarla anlatmak istiyordu. Diğer bir dalına baktım, güzel bir bülbül, tatlı sedasile beni teşhir ediyor ve hissiyatıma iştirak ettiğini ince gagalarını açarak göstermek istiyordu.


    İşte bu geçen dakikalar anında, hizmet eri:


    Efendim, çayınız, buyurunuz, içiniz, dedi.


    Pekala, dedim. Aldım baktım, sütlü çay...


    Mustafa bu sütü nereden aldın? dedim.


    Efendim, şu derenin kenarında yayıla yayıla giden sürü yok mu?


    Evet, dedim. Evet ne kadar güzel.


    İşte onun çobanından 10 paraya aldım.


    Valideciğim, on paraya yüz dirhem süt, hem de su katılmamış. Koyundan şimdi sağılmış, aldım ve içtim.


    Fakat bu sırada düşünüyorum. Ben validemin sayesinde onun gönderdiği para ile böyle süt içeyim de, annem içmesin, olur mu? Şevket neden içmiyor?


    Fakat yukarıdaki bülbül bağırıyordu: "Validen kaderine küssün, ne yapalım. O da erkek olsaydı, bu çiçeklerden koklayacak, bu sütten içecek, bu ekinlerin secdelerini görecek ve derenin aheste akışını tetkik edecek ve çıkardığı sesleri duyacak idi."


    Şevket merak etmesin, o görür, belki de daha güzellerini görür.


    Fakat valideciğim, sen yine müteessir olma. Ben seni, evet seni mutlaka buralara getireceğim. Ve şu tabii manzarayı göstereceğim. Şevket, Hilmi de senin sayende görecektir.


    O güzel çayırın koyu yeşil bir tarafında, çamaşır yıkayan askerlerim saf saf dizilmişler. Gayet güzel sesli biri ezan okuyordu.


    Ey Allah'ım, bu ovada onun sesi be kadar güzeldi. Bülbül bile sustu, ekinler bile hareketten kesildi, dere bile sesini çıkarmıyordu.


    Herkes, her şey, bütün mevcudat onu, o mukaddes sesi dinliyordu. Ezan bitti. O dereden ben de bir abdest aldım. Cemaat ile namazı kıldık. O güzel yeşil çayırların üzerine diz çöktüm.


    Bütün dünyanın dağdağa ve debdebelerini unuttum.


    Ellerimi kaldırdım, gözlerimi yukarı diktim, ağzımı açtım ve dedim :


    -Ey Türklerin Ulu Tanrısı! Ey şu öten kuşun, şu gezen ve meleyen koyunun, şu secde eden yeşil ekin ve otların, şu heybetli dağların Halkı! Sen bütün bunları Türklere verdin. Yine Türklerde bırak. Çünkü böyle güzel yerler, seni takdis eden ve seni ulu tanıyan Türklere mahsustur.


    "Ey benim Yarabbim! Şu kahraman askerlerin bütün dilekleri; ism-i celalini İngilizlere ve Fransızlara tanıtmaktır. Sen bu şerefli dileği ihsan eyle, ve huzurunda titreyerek, böyle güzel ve sakin bir yerde sana dua eden biz askerlerin süngülerini keskin, düşmanlarını zaten kahrettin ya, bütün bütün mahveyle!"


    Diyerek bir dua ettim ve kalktım. Artık benim kadar mes'ut, benim kadar mesrur bir kimse tasavvur edilemezdi.


    Dünyanın en güzel yerleri burası imiş. Yalnız bu memleketlerde düğün olmuyor. İnşallah düşman asker çıkarır da, bizi de ¤¤¤ürürler, bir düğün yaparız, olmaz mı?


    Kadir'e mektup yazdım.


    Valideciğim, evdeki senet vesaireyi kimselere kat'iyyen vermeyin ve sorarlarsa biz bilmiyoruz deyin.


    Çantayı al, sandığa koy. Ben sana vaktiyle anlatmış idim., bu dünya böyledir.


    Fakat sen merak etme. O parayı vermese, adliyedeki adam vermezdi. Hani nasıl aldık. Yalnız zaman ister.


    Valideciğim, çamaşır falan istemem, paralarım duruyor, Allah razı olsun.


    Oğlun


    Hasan Etem


    4 Nisan 1331


    (17 Nisan 1915)



















    VASİYETİMDİR


    Canım Anneciğim,


    Herşeyimi ama herşeyimi sana borçluyum, hep sana hizmet etmeyi, yanımda kalmanı, sana hürmet etmeyi, güzel kokunu koklamayı arzuladım. Çok az kısmet oldu. Bu dünyada sana doyamadım. Anneciğim dünyayı sevemedim, tad da alamadım. Allah'ın emir ve rızasına aykırı herşey beni rahatsız etti. El hasıl dünya bana küstü bende ona.


    Bilmiyorum ama zannediyorum senin dualarının bereketiyle ömrüm uzun olur. Eğer sen veya ben önce gidersek önce giden kucağını açıp beklesin. Elbette kavuşacağız. Saçından bende bir tutam var, onu yanımda taşıyorum. Ölürsem Allah'ın izniyle bu kahramanca olacaktır. Saçının telleri yanımda kalsın, sakın ağlama. Bilki göğsümde kur'an var.


    Dudaklarım da, son olarak Allah'ı zikretdi. Gönlün müsterih olsun. İbadetlerimi zikirlerimi hep bağışladım, elimde birşey kalmadı Rabbimin huzuruna bomboş gidiyo- rum. Onun gufranının kuşatacağını umuyorum.


    Sana başka ne yazayım evvel gidene selam olsun.


    Oğlun Bedir




















    ADI VE SOYADI : BEDİR KARABIYIK


    DOGUM YERİ : 1953/ Doğubeyazıt
    Baba adı : AHMET
    SINIFI ve Rütbesi : BİNBAŞI
    Şehit Olduğu Yer : Sarıkamış-Kızılbuçuk Köyü
    Defin yeri : Balıkesir- Bandırma
    OLAYIN AÇIKLAMSI : Teröristlerle çatışma








    Şehit olmadan yedi ay önce geçici görevle gittiği Hakkari’ den döndükten sonra Sarıkamış’a


    Gelip, tüm borçlarını öder ve arkadaşlarını telefonla arayarak “Ben Nisan ayında göreve gideceğim” deyip herkes ile helalleşir. Eşine ise şehit olmadan bir hafta önce telefonla arayıp,
    “Birliğimde ki çantamda iki adet mektup var, şehit olduğum takdirde mektupları alırsın”” deyip herkes ile helalleşir. Eşine ise şehit olmadan bir hafta önce telefonla der.
    Şehit olduktan bir gün sonra eşi mektupları alır. Şehit olduğunda Bedir Karabıyık’ ın sağ üst cebinde bir TÜRK BAYRAĞI , annesinin saç teli ve ufak Kur’an-ı Kerim vardı.




    VASİYETİMDİR




    Güzel Hanımcığım;


    Şimdi ayrılık zamanıdır. Sen genç, oğulcuklarım çok küçüksünüz. Sizi mesut ve bahtiyar etmek için çok çalıştım. Çileli hayattı bu, beraber yaşadık. Beni anlamışsınızdır. Göğsümün içinde ki , kafesine sığmıyordu. Çok dua aldım. Bu sebepten uzun ömür ve hayır ümidim vardır. Fakat ben kefenimi hep üzerimde hissettim. Ecel gelirse safa gelsin onunla arkadaşım ben. Yeter ki son nefes de mümin olarak göçeyim. Hak vaki olur inşallah şehit olurum. Sana ağlama demiyorum. Seven sevdiği için elbet ağlar. Müsterih ol. Haram lokma yemediniz. Yedirmedim. Bilmeden işlediklerimizi Allah af etsin.


    Çocukları hoş tut, hep tatlı sözler söyle. Onlar Allah’ ın izniyle hayırlı insan olurlar. Büyük oğlum hırçındır ama merhametlidir, küçük oğlum hem akıllı hem iyi huyludur. İkisinde de
    Siyasi zeka vardır. Devlet adamı olabilirler, o yöne yöneltmeğe çalış. Demin dostlarım kimlerdiyse onlarla irtibatı kesmeyin. Ben senden razıyım, Allah da razı olsun. Allah cennet nasip ederse seni de yanıma versin. İffet, namus ve hanımefendiliğiyle her zaman yıldızdın. Güzel yüzünü Allah nasip ederse tekrar görürüm ama dünyada, ama ahrette…..


    Hakkınızı helal edin.




    Evin Babası Bedir



































    Annesinden Askere Mektup





    Ah oğlum…
    Ah karagözlüm…
    Aldım mektubunu bugün!
    Tabutunla beraber getirdiler,
    Dediler;
    Anne Başın Sağ Olsun…”

    Başım sağ olacağına,
    Geleydi kara topraklara da;
    Sen sağ olsaydın…
    Ah oğlum;
    Selvi boylu kara yiğidim…
    Sen söz vermedin mi bana
    Ellerimi öpüp giderken:
    “Söz… Döneceğim anne,
    Merak etme! ” diye…
    Biliyor musun?
    İlk kez sözünü tutmadın…

    Oğul…
    Ben seni al kınalar yakıp ellerine,
    Göndermedim mi askere?
    Sen şimdi niye
    Kendi kanını kına yapıp göğsüne
    Döndün evine;
    Beş metre beze sarınıp,
    Sonsuzluk teknesi bir tabut içinde…







    Ah Oğul…
    Yaktın bizi…
    Yaktılar bizi…
    Baban bugün hastanede!
    Tabutunu taşıdı belki elleri
    Ama gidişini taşıyamadı kalbi…
    Ve benim de seni ısıtan bağrım
    Buz kesiyor şimdi…

    Sen de bizi bekle oğul;
    Bizim seni beklediğimiz gibi…
    Emin ol…
    Çok bekletmeyiz seni,
    Biz de bu acıya çok dayanamaz
    İçeriz senin gibi sonsuzluk şerbetini…

    Ey karagözlüm,
    Dünüm, bugünüm, yarınım;
    Canım Oğlum…
    Ya Ayşe’n ne olacak şimdi?
    Belki de o bekledi
    Bizden daha fazla hasretle seni…
    Her sözünde sen vardı,
    Her sözünde sana olan sevdası…
    Her iki sözünden birisi,
    Senli yarınlarıydı.
    Biliyor musun oğul?
    Çeyizini bile tastamam hazırlamıştı…
    Sadece gelişini bekliyordu;
    Gelip boynuna sımsıkı sarılacağın
    Ve bir ömür bırakmayacağın günü…
    Olmadı oğul…
    Bırakmadılar seni bize…
    Şu küçücük Dünya’mızdan
    Ne istediler bilmiyorum?

    Canımın parçası,
    Beyazlara sarınıp giden oğul…
    Dudaklarının nemi hâlâ ellerimde,
    Saçlarının mis kokusu burnumda…
    Oğul… Oğlum… Mehmet’im…
    Biz üç kişi de sanma ki
    Yaşıyoruz artık bu Dünya’da;
    Sadece nefes alıp,
    Gelişini beklerken yaptığımız gibi
    Çizik atıp takvim yaprağına;
    Bizim sana geleceğimiz günleri
    Eksiltiyoruz hayatımızda…

    Şimdi sana “Elveda” demiyorum oğul…
    Biliyorum ki;
    Biz ayrılmadık…
    Sadece yine birbirimize kavuşacağımız günü bekliyoruz…
    Bu yüzden arkandan yazdığım bu mektuba,
    Alışık olduğun şekilde son noktayı koyuyorum:


    “O kara gözlerinden hasretle öpüyorum…”


    Annen…
    alıntı


    Kısaca Benzer Konulara da Bakmalısın

  2. Çanakkale Zaferi, Savaşı İle İlgili Mektuplar, Cepheden Mektuplar
  3. Görme Engelli Kızın Kaleminden
  4. Kurtuluş Savaşı sırasında bir Türk köyünün insanlarını anlatan "Yaban" hangi yaz
  5. Sezen Aksu'nun yorumladığı "Çocuklar Gibi" ve "Dağlar Dağlar" adlı şii
  6. Çanakkale Savasında Şehit Düşenlerin İllere Göre Dağılımı, Çanakkale Savaşında Hangi İlden
  7. Paylaş Facebook Twitter Google






  8. Sponsorlu Bağlantılar




    Şehitlerimiz için ne yapsak azdır.Bu vatan için vatanın rahat ve huzurlu yaşaya bilmesi için canla başla düşmanlarla savaşarak canlarını vermiş ve bizi düşmanlardan korumuşlardır.Onların haklarını hiçbir zaman ödeyemeyiz.



  9. Aradığınız Bilgiyi Bulamadıysanız Üye Olmadan
    BURAYA Tıklayarak Sorunuzu Düzgün Bir Başlık ile Yazabilirsiniz.
 

 

<b>Yorum Yaparak Bu Konunun Geliştirilmesine Yardımcı Olabilirsin</b> Yorum Yaparak Bu Konunun Geliştirilmesine Yardımcı Olabilirsin


:

Powered by vBulletin® Version 4.2.5
Copyright ©2000 - 2017, Jelsoft Enterprises Ltd.
akrostiş şiirmektup örnekleri