Hoşgeldiniz.

Vücudumuz ile ilgili deyimler, Vücudumuz hakkında deyimler VÜCUDUMUZLA İLGİLİ DEYİMLER AĞIZ Ağız ağza vermek : İki kişinin başkaları işitmeyecek şekilde konuşması. Ağız yaymak : Dürüst
  • 5 üzerinden 4.50   |  Oy Veren: 2      

  1. Sponsorlu Bağlantılar


    Vücudumuzla ilgili deyimler

    Sponsorlu Bağlantılar




    Vücudumuz ile ilgili deyimler,
    Vücudumuz hakkında deyimler

    VÜCUDUMUZLA İLGİLİ DEYİMLER

    AĞIZ
    Ağız ağza vermek: İki kişinin başkaları işitmeyecek şekilde konuşması.
    Ağız yaymak: Dürüst davranmaktan kaçınmak.
    Ağız dalaşı: Bağrışma derecesini geçmeyen kavga.
    Ağız değişikliği: Yemeğin çeşidinde değişiklik.
    Ağız kahyası: Birinin söyleyeceği veya söylemeyeceği sözlere karışan kimse.
    Ağız kalabalığı: Çabuk söylenen ve birbirini tutmayan sözler.
    Ağız kavafı: Satıcılar gibi, insanı kandırmak için çok lakırdı söyleyen.
    Ağız satmak: Yüksekten atarak kendini övmek.
    Ağzı gevşek: Sır tutmayan.
    Ağız tamburası çalmak: Sözle avutmaya çalışmak.
    Ağza alınmaz: Söylenmesi ayıp, çirkin söz.
    Ağzının mührü ile: Oruçlu olarak.
    Ağza tat,boğaza feryat: Miktarı pek az olan yiyecek şey.
    Ağzı açık ayran delisi: Yeni gördüğü her şeye alık alık bakan kimse.
    Ağzı çiriş çanağına dönmek: Ağzı kuruyup acılaşmak.
    Ağzı kara: Kötü haber vermekten hoşlanan, şom ağızlı.
    Ağzı kulaklarına varmak: Çok sevinmek.
    Ağzı pis: Sövmeyi huy edinmiş olan.
    Ağzı teneke kaplı: Çok sıcak veya çok soğuk şeyleri kolayca içebilen kimse.
    Ağzı var,dili yok: Pek sessiz bir kimseyi övmek için söylenir.
    Ağzına baktırmak: Kendini beğeni ile baktırmak.
    Ağzına bir kemik atmak: Susturmak için az bir şey vermek.
    Ağzına bir zeytin ver, altına tulum tutar: Küçük iyiliğe, büyük çıkar beklemek.
    Ağzına burnuna bulaştırmak: Bir işi beceremeyip batırmak.
    Ağzına taş almış: Lakırdıya karışmayıp susanlar için kullanılan söyleyiş.
    Ağzına vur, lokmasını al: Uysal ve sessiz kimseler için söylenir.
    Ağzında bakla ıslanmamak: Hiç sır saklamamak.
    Ağzından baklayı çıkarmak: Sabrı tükenip sakladığı şeyleri söylemek.
    Ağzından bal akmak: Çok tatlı konuşmak.
    Ağzından çıkanı kulağı duymamak: Sözleri tartmadan ağır söylemek.
    Ağzından dirhemle çıkmak: Sözünü sanki kıskanırcasına söylemek.
    Ağzından girip burnundan çıkmak: Diller dökerek birini kandırmak.
    Ağzından kaçırmak: İstemediği halde boş bulunup söyleyivermek.
    Ağzını açıp gözünü yummak: Öfkelenip ağır sözler söylemek.
    Ağzını bıçak açmamak: Üzüntüsünden söz söyleyecek halde olmamak.
    Ağzının payını vermek: Haddini bildirmek, paylayıp susturmak.
    Ağzını kiraya vermek: Kendini de ilgilendiren bir durumda düşüncesini söylemek.
    Ağzını poyraza açmak: Umduğunu elde edememek.
    Ağzını toplamak: Söylemekte olduğu kötü söz veya küfürleri kesmek.

    AYAK
    Ayak atmamak: Bir yere hiç uğramamak.
    Ayak basmak: Bir yere varmak.
    Ayak bağı: Bir yere veya işe gidilmesini engel olan kimse.
    Ayak sürümek: Üstüne aldığı bir işten kaçınma çareleri aramak.
    Ayağı dolaşmak: Şaşırıp, yanlış bir davranışta bulunmak.
    Ayağı düze basmak: Güçlükleri savarak ilerisinden korkmayacak duruma gelmek.
    Ayağı suya ermek: Bir gerçeğin önemini sonra anlayıp, aklı başına gelmek.
    Ayağına bağ vurmak:Bir engele çarptırmak.
    Ayağına kadar gelmek: Alçak gönüllük gösterip birinin yanına gelmek.
    Ayağına kara su inmek:Uzun süre ayakta kalarak yorulmak.
    Ayağına pabuç olamamakeğerce ondan çok aşağıda olmak.
    Ağına sıcak su mu dökelim soğuk su mu?: Uzun bir zamandan beri gelmediği bir yere günün birinde çıkagelen kimseye yarı sitem yarı sevinçle söylenen söz.
    Ayağında donu yok,fesleğen ister başına: Yoksulluğuna bakmayarak süs ve
    gösteriş yapmak isteyenler için söylenir.
    Ayağını denk almak: Uyanık ve sakıngan davranmak.
    Ayağını kesmek: Bir yere gitmez olmak.
    Ayağını yorganına göre uzatmak: Giderini,gelirine uydurmak.
    Ayağını bastığı yerde ot bitmez: Uğradığı yeri yakar yıkar.
    Ayağının altına karpuz kabuğu koymak: Bir kimseyi düzenle yerinden etmek.
    Ayağının tozu ile: Gelir gelmez,henüz dinlenmeden.
    Ağanın türabı olmak: Biri ötekine kul gibi bağlanıp onun her türlü kahrını çekmek
    Ayaklar baş, başlar ayak oldu: Değersizler başa geçti, değerliler ise geride kaldı.
    Ayakları geri geri gitmek: Bir yere giderken istemeye istemeye gitmek.
    Ayakları yere değmemek: Çok sevinmek.

    BAŞ
    Baş başa vermek: Birkaç kişi, bir işi aralarında konuşmak üzere toplanmak.
    Baş çekmek: Önayak olmak.
    Baş göstermek: Belirmek.
    Baş kaldırmak: Karşı gelmek veya ayaklanmak.
    Baştan savma: Üstünkörü.
    Baş sallamak: Karşısındakinin her sözünü uygun bulur görmek.
    Baş üstünde yeri olmak: Baş tacı gibi değerli görülmek.
    Başa geçmek: En üstün yeri almak.
    Başı dinç: Kaygısı ve tasası olmayan.
    Başı göğe ermek: Umulmayan bir mutluluğa ermek.
    Başı kazan olmak: Başında uğultulu bir sersemlik olmak.
    Başı nara yanmak: Başkası uğruna büyük bir zarara uğramak.
    Başı sıkılmak: Herhangi bir güçlük karşısında kalmak.
    Başına çalsın: Birine verilmek istenilen bir şeyin öfke ve tiksinme ile geri
    çevrildiğini anlatmak için söylenir.
    Başına dolamak: Musallat etmek.
    Başına devlet kuşu konmak: Büyük bir nimeti ele geçirmek.
    Başına hal gelmek: Pek çok güçlüklerle karşılaşmak.
    Başına iş açmak: Uğraştırıcı ve üzücü bir işin çıkmasına yol açmak.
    Başına taç etmek: Çok değer verip ilgi göstermek.
    Başında kavak yeli esmek: Toyca hülyalarca beslemek.
    Başından atmak: Yapılması güç bir işi yapmaktan kendini kurtarmak.
    Başından büyük işlere girişmek: Gücünün üstünde işlere karışmak.
    Başından korkmak: Canında veya ağır suçlu düşmekten korkmak.
    Başını bir yere bağlamak: Birini işe koymak yolu ile alaverelikten kurtarmak.
    Başını ezmek: Bir daha kötülük edemeyecek duruma sokmak.
    Başını koltuğunun altına almak: Ölümü göze alarak bir işe karışmak.
    Başını taştan taşa vurmak: Çaresiz kalarak çok pişman olmak.
    Baştan çıkartmak: Ayartmak, kötü yola sürüklemek

    BURUN

    Burun kıvırmak: Önem vermeyip alay etmek.
    Burun bükmek: Aşağısamak.
    Burun şişirmek: Kibirlenmek.
    Burun yapmak: Üstünlük taslamak.
    Burnu havada: Kendini pek beğenmiş.
    Burnunda tütmek: Çok özlemek.
    Burnu sürtülmek: Büyüklenme huyundan vazgeçip uysal bir hale geçmek.
    Burnundan kıl aldırmaz: Kendisine söz söyletmez, huysuz ve gururlu kimse.
    Burnundan yakalamak: Hiçbir bahane ile kaçınamayacağı bahane ile yakalamak.
    Burnunu kırmak: Büyüklenmesini önlemek.
    Burnunu sokmak: Gerekmediği halde bir işe karışmak.
    Burnunun dikine gitmek: Öğüt dinlemeyerek kendi bildiği gibi davranmak.
    Burnunun direği kırılmak: Pis bir koku duyarak tedirgin olmak.
    Burnunun direği sızlamak: Çok acı sızlamak.
    Burnunun ucunu görmüyor: Çok sarhoş.
    Burnunun yeli harman savuruyor:Çok büyüklenenler hakkında söylenir.




    Paylaş Facebook Twitter Google







  2. Sponsorlu Bağlantılar




    DİŞ
    Diş bilemek: Öç almak için elverişli durum kollamak.
    Diş geçirmek: Güçlü bir kimseye sözünü geçirebilecek durumda olmak.
    Diş gıcırdatmak: Öfkesini haliyle göstermek.
    Dişine göre:Gücü göre olan.
    Diş kirası: Eskiden iftardan sonra çağrılılara verilen armağan.
    Dişine değmemek: Pek az gelmek.
    Dişinden, tırnağından artırmak: Yiyecek ve giyeceğinden keserek biriktirmek.
    Dişini tırnağına takmak: En zayıf çarelere bile baş vurmak.
    Dişten artırmak: Giderleri kısarak tutum sağlamak.

    EL
    El altından: Gizlice.
    El atmak: Karışmak.
    El çekmek: Vazgeçmek.
    El ayak çekilmek: Herkes uykuya dalıp ortalık sessiz kalmak.
    El bebek gül bebek: Nazlı, şımarık.
    El kadar: Küçücük.
    Eli açık: Cömert.
    El elden üstün: Herkesin kedinden üstün biri bulunacağını anlatan deyim.
    El ermez, güç yetmez: Bir iş karşısındaki güçsüzlüğü anlatmak için kullanılır.
    El etek öpmek: Bir işi yaptırmak için yalvarmak.
    El koymak: Yetkili olanlar, bir sorun veya olayı ele almak.
    El pençe divan kurmak: Saygı için ellerini birleştirip ayakta beklemek.
    El üstünde tutmak: Bir kimseye çok saygı ve sevgi göstermek.
    Elde, avuçta bir şey kalmamak: Hiç malı, parası kalmamak.
    Elden ağza yaşamak: Günlüğü ancak günlük kazancını karşılayacak kadar olmak.
    Ele avuca sığmamak: Söz dinlememek, baskı altına alınmamak.
    Ele bakmak: Avuç içindeki çizgilere bakıp kişinin geleceğini okumak.
    Ele vermek: Suçlu bir kimseyi haber verip yakalatmak.
    Eli ağır: Yavaş iş gören.
    Eli ayağı bağlı: İstediğini yapamayacak durumda olan.
    Eli boş: O sırada işi olmayan.
    Eli sıkı: Çok tutumlu.
    Eli uz: Usta,becerikli.
    Eli böğründe kalmak: Bir işi yapmaya meydan bulamamak.
    Eli darda: Geçimini sağlayacak parası olmayan.
    Eli hafif: Acıtmadan iş gören.
    Eli dursa ayağı durmaz: Kıpırdak, hareketli.
    Eli ekmek tutmak: Geçimini kendi emeğiyle sağlayacak hale gelmek.
    Eli genişlemek: Bolca paraya kavuşmak.
    Eli kalem tutar: Düşündüğünü yazabilir.
    Eli kolu bağlı kalmak: Bir engel dolayısıyla hiçbir iş yapamaz hale gelmek.
    Eli uzun: Fırsat buldukça öteberi aşıran.
    Eli maşalı: Şirret, edepsiz.
    Eli varmamak: Bir işi yapmaya gönlü razı olmak.
    Elini sallasa ellisi, başını sallasa tellisi: Bir işaretim üzerine dilediğim kadar
    ve dilediğim gibi istek çıkarabilir.
    Eline eteğine sarılmak: Çok yalvarmak.
    Elinden hiçbir şey kurtulmamak: Her şeyi becerebilmek.
    Eline eteğine doğru: Temiz, her türlü kötülükten uzak olan.
    Eline kalmak: Ondan başka yardımcısı olmamak.
    Elini ayağını kesmek: Uğramaz olmak.
    Elini çabuk tutmak: Çabuk davranmak.
    Elini eteğini çekmek: Uzun zaman yapageldiği bir işten çekilmek.
    Elini sıcak sudan soğuk suya sokmamak: Pek nazlı yetişmiş olmak.
    Elinin körü!: Ortaya sürülen saçma bir düşünceye karşı azar olarak söylenir.
    Elden vefa,zehirden şifa: Zehirden şifa beklenemeyeceği gibi, yabancılardan da vefa beklemek boştur.


    GÖZ
    Göz almak: Göz kamaştırmak.
    Göz aşinalığı: Birbirini ara sıra uzaktan görmekle doğan tanışıklık.
    Göz atmak: Kısaca bakıvermek.
    Göz boyamak: Gösterişle aldatmak.
    Göz dikmek: Bir şeyi ele geçirmek arzusuna kapılmak.
    Göze gelmek: Bakışları karşılaşmak.
    Göz önüne getirmek: Tasarımlamak.
    Göz hakkı: Görülüp de imrenilebilecek ufak şeylerden görenlere çıkarılan pay.
    Göz hapsine almak: Bakışlarını üzerinden ayırmamak.
    Göz kamaştırmak: Hayran etmek.
    Göz kesilmek: Bütün dikkatiyle bakmak.
    Göz koymak: Bir şeyi ele geçirme isteğini gütmek.
    Göz önünde tutmak: Hesaba katmak,dikkate almak.
    Göz yummak: Kusurları görmezlikten gelmek. Gözden düşmek: Sevgi ve ilgiyi kaybetmek.
    Gözü açık: Uyanık ve becerikli.
    Gözden sürmeyi çekmek: Çalamayacağı hiçbir şey bulunmayacak derecede becerikli hırsız olmak.
    Gözden uzaklaşmak: Ayrılıp başka yere gitmek.
    Göze almak: Gelebilecek her türlü zararı önceden kabul etmek.
    Göze batmak: Bakanları tedirgin edebilecek gibi aykırı, uygunsuz görünmek.
    Göze çarpmak: Üzerine dikkati çekmek.
    Gözü keskin: Çok iyi gören.
    Gözleri bayılmak: Uyku, arzu gibi herhangi bir hal gözlerine vurmak.
    Gözleri çakmak: Ateşli hastalıkta gözleri kızarmış ve parlak.
    Gözleri fal taşı gibi açılmak: Hayretten gözleri fırlamak.
    Gözleri kan çanağına dönmek: Gözleri çok kızarmak.
    Gözleri velfecri okuyor: Gözlerinden kurnaz bir zeka belli oluyor.
    Gözlerinin içi gülmek: Çok sevindiği yüzünden,gözlerinden belli olmak.
    Gözlerinin içine kadar kızarmak: Utancından yüzü çok kızarmak.
    Gözü aç: Kanmak bilmez, açgözlü.
    Gözüne kestirmek: Başarabileceğini ummak.
    Gözü açılmak: İyiyi kötüyü veya kendine yarayanı ayırt eder hale gelmek.
    Gözü arkada kalmak: Arkada bırakılan bir şeye merak ve ilgi ile bağlanmak.
    Gözü doymak: Çok istenen bir şeyin yeter miktarını elde ettikten sonra artık çoğunu istememek.
    Gözü gönlü açılmak: Ferahlamak.
    Gözü ısırmak: Bir kimseyi tanır gibi olmak.
    Gözü kaymak: İstemeyerek bakıvermek.
    Gözü sönmek: Kör olmak.
    Gözü toprağa bakmak: Ölmek üzere olmak.
    Gözünü korkutmak: Yıldırmak.
    Gözü yüksekte: Yüksek emel peşinde olan.
    Gözünde büyümek: Bir şey birine olduğundan büyük veya önemli görünmek.
    Gözünde tütmek: Çok özlemek.
    Gözünü doyurmak: Bol bol vermek.
    Gözünü dört açmak: Çok dikkatli ve uyanık olmak.
    Gözünü kan bürümek: Adam öldürecek derecede öfkelenmek.
    Gözünün kuyruğu ile bakmak: Belli etmemeye çalışarak yandan bakmak.

    KAŞ

    Kaş göz etmek: Kaşlarını,gözlerini oynatarak işaret etmek.
    Kaş yapayım derken göz çıkarmak: İşi düzelteyim derken hepsini bozmak.
    Kaşla göz arasında: Kimsenin sezmesine meydan vermeyecek kadar kısa bir
    zaman içinde.
    Kaşlarını çatmak: Öfkelenmek üzere bulunmak.
    Kaşlarının altında gözün var dememek: Doğru ve zararsız da olsa, hiçbir şey söylememek, her yaptığını hoş görmek.

    KOL

    Kol atmak: Etrafa yayılmak.
    Kol gezmek: Karakol dolaşmak.
    Kol kanat olmak: Yardım etmek ve korumak.
    Kol vurmak: Dolaşmak.
    Kollarını sallaya gelmek: Hiçbir şey getirmeden gelmek.
    Kolu kanadı kırılmak: Bir şey yapamayacak hale gelmek.



    KULAK

    Kulak asmamak: Önem vermemek.
    Kulak kabartmak: Belli etmemeye çalışarak dinlemek.
    Kulak kesilmek: Büyük bir dikkatle dinlemek.
    Kulak kesilmek: Büyük bir dikkatle dinlemek.
    Kulak misafiri olmak: Yanında konuşulan bir şeyi dinlemek.
    Kulak vermek: Merak edip dinlemek,işitmeye çalışmak.
    Kulağı delik: Olup bitenleri çabuk haber alan.
    Kulağı kirişte: Ne söyleneceğini işitmek için çok dikkatli.
    Kulağına kar suyu kaçmak: Sıkışık bir duruma düşmek.
    Kulağına koymak: Bir hale veya söze hazırlamak üzere önceden anlatmak.
    Kulağına küpe olmak: Başa gelen bir halden alınan dersi hiç unutmamak.
    Kulağını bükmek: Bir sorun karşısında dikkatli davranmasını söylemek.
    Kulakları dolmak: Aynı şeyleri dinlemekten usanç gelmek.
    Kulakları paslanmak: Çoktan beri müzik dinlememiş olmak.
    Kulaktan dolma: Şurada burada işitilerek edinilen bilgi.

    PAKMAK
    Parmak atmak: Mesele çıkarmak.
    Parmak bozmak: Ahbaplığı bozmak.
    Parmak basmak: O nokta üzerine dikkati çekmek.
    Parmak ısırmak: Şakalaşmak.
    Parmak yalamak: Kendine, hakkı olmaksızın bir çıkar sağlamak.
    Parmağı ağzında kalmak: Şaşakalmak.
    Parmağı var: İlgisi var.
    Parmağına dolamak: Bir şeyi ele alıp ilgilileriyle sürekli uğraşmak.
    Parmağında oynatmak: Ona her zaman istediğini yaptırmak.
    Parmağını bile oynatmamak: Hiç aldırış etmemek.
    Parmakla gösterilmek: Eşi az bulunmak.
    Parmaklarını yemek: Bir yiyeceğin çok lezzetli olması.

    SAÇ
    Saç ağartmak: Uzun süre emek vermek.
    Saçı başı ağarmak: Yaşlanmak.
    Saç saça baş başa: Sıkı bir kavgaya tutuşarak.
    Saç sakal ağartmak: O işte uzun zaman çalışmış olmak.
    Saçı bitmedik: Doğalı çok olmamış.
    Saçına ak düşmek: Saçı ağarmaya başlamak
    Saçını başını yolmak: Üzüntüsünü gürültülü olarak açığa vurmak.
    Saçları iki türlü olmak: Yaşı ilerlemiş bulunmak.
    Saçını başını süpürge etmek: Özveri ile çalışıp hizmet etmek.


    TIRNAK
    Tırnak göstermek: Gözdağı vermek, tehdit etmek.
    Tırnak sürüştürmek: Kavgayı körüklemek.
    Tırnak takmak: Musallat etmek.
    Tırnaklarını sökmek: Elindeki güçten yoksun bırakmak




  3. Aradığınız Bilgiyi Bulamadıysanız Üye Olmadan
    BURAYA Tıklayarak Sorunuzu Düzgün Bir Başlık ile Yazabilirsiniz.
 

 

<b>Yorum Yaparak Bu Konunun Geliştirilmesine Yardımcı Olabilirsin</b> Yorum Yaparak Bu Konunun Geliştirilmesine Yardımcı Olabilirsin


:

Powered by vBulletin® Version 4.2.1
Copyright ©2000 - 2014, Jelsoft Enterprises Ltd.