Hoşgeldiniz. Unutmayın, çok istiyorsanız mutlaka bir yolu vardır.!

Aykırı Sevgi Üstüne Aykırı Sevgi Üstüne İnci Aral (1944) Bir bira bardağı. Çarpılan bir kapı. Betonun üzerine düşen anahtarın bin parçaya bölünen sesi. Aceleyle doldurulan

  1. Sponsorlu Bağlantılar


    Aykırı Sevgi Üstüne

    Sponsorlu Bağlantılar




    Aykırı Sevgi Üstüne


    Aykırı Sevgi Üstüne İnci Aral (1944) Bir bira bardağı. Çarpılan bir kapı. Betonun üzerine düşen anahtarın bin parçaya bölünen sesi. Aceleyle doldurulan bir valiz ki bir yığın bez. Gömlekler, eteklikler, mayo ve havlular. Topuğu eğrilmiş bir terlik. Bir krem kutusu. Saç tokaları. Dayanılmaz zavallı nesneler. Ayrıntılar. Öfke, az gözyaşı.- Gidiyorum ben... Geçirmeye gelecek misin?Gelmeni istiyorum. Gece de ondan. Yani gelmen gerekir. Ne de olsa... Kopamayız böyle ansızın. Geçirsen iyi olur. Bir kadın bu saatte tek başına... Belki otobüs kalkıncaya kadar. O kısa sürede bile bir şeyler düzelebilir çünkü. Gitmeye kalkmakla kafa tuttuğumu yüzüme vurabilirsin, haydi otur oturduğun yerde diyebilirsin. Çözülürüm. Çatıda cırlayan ağustos böceğini duyuyor musun? Kıyı dingin. Gidebileceğime inanmıyorum. Sen de biliyorsun bunu. Ama kibir ve kızgınlık dikeliyor aramızda. Bir şey söyle şimdi... Zaman kazanalım. Ya da otobüse kadar gel...- Yo, hayır...- Peki. Şimdilik evde kalacağım. Sonra bir yer bulur taşınırım.- Evet. Olur.- Gerekli ayrıntıları sonra konuşuruz. Sen geldiğinde. Yani konuşmamız gerekir.Biraz daha uzatmak. Tutunmaya çalışmak olumsuzluklara. Anlıyor bunu. Elleri cebinde. Yüzü rüzgârlı ve solgun. Katılık ve kayıtsızlık maskesini takınmış. Sonra ağlayabilir ama şimdi bana kahramanca güle güle diyecek.- Konuşuruz. Ayrıntıları, bütünü...- Hep gereksiz ayrıntılar üzerinde durduk. Birlikte olduğumuz sürece...- Evet, sen öyle yaptın.Şimdi de ayrıntılar egemen. Bu anın önemini kavrayamıyorum bu yüzden. Karanlık, gölgeler içinde görüntüler ve ağırlık. Derinlerde korku ve panik. Çatının ayışığına çapraz düşmüş kara üçgeni. Hem dikleniyor hem boyun eğiyorum ve bu onu çileden çıkarıyor. Bu yüzden gizlenerek sürdürüyorum.- Hoşça kal, iyi tatiller. Bensiz rahat edersin artık.- Gerek yok bu sözlere. İyilikle ayrılalım. Güle güle...Gidip eve kapanacağım. Ne denli yalnız olduğunu duyurmak için. Ona gerektiğimi anlamalı... Elleri cebinde. Bir an önce git artık dercesine. Gitmem ya da kalmam hiçbir anlam taşımıyormuş gibi. Ama yarın ben olmayacağım. O zaman anlayacak yitirdiğini. Yo, hayır. Hiçbir şey olmamış gibi gidip kumlara yatacak yarın sabah biliyorum. Gazete okuyacak güneşlenirken. Balık alıp kızartacak. Kızartırken bana gerek olmadığını düşünecek. Öğle uykusu uyuyacak hiçbir şey olmamış gibi. Gülüp konuşacak başkalarıyla. Herkesin tasasıyla, sevinciyle ilgilenecek. Kendi başına hiçbir şey gelmemiş gibi...Havlularını yıkayıp güneşe asacak. Ben gitmemişim, bitmemiş, hiçbir şey olmamış gibi. Ben uzakta toza bulanmış evi süpürürken, yer silerken, boğulurken, boğulurken sıcaktan, inat ve sıkıntıdan, toz bezleriyle ve perdeler yıkanacakken... Ki kimseye anlatamazsın. Çünkü hep o iyidir ben kötü. O haklı, ben suçlu...Yapraklar dökülüyordu. Uzun uzun yürümüştük. Ben onu bulmaya hazırdım, o bende aradıklarını. Yokuşlar çıkıp indik. Beni ayakta tutan biri olsun artık istiyordum. Nesneler, evler, kurallar arasında bütünlenecektim. Yapraklar dökülürken zaman dönüyor. Sonra eve geldik. O biber kızarttı, ben bulaşıkları yıkadım. Çünkü yıkamamış, biriktirmişti. Yemekten sonra kahveyle konyak içtik. Her şey güzeldi ve güzel olacaktı. Ve bulaşıklar birikmeyecekti artık... Ama işte yarın biriktirmeye başlar. Ben gidiyorum ya rahat edecek...- Hoşça kal...Gecenin karanlığına, yola çakılan iki uzun ışık izi. Motor sesinin yükselişi, küçük bir sarsıntı. İnanılmazlıkla, zaman içinde kesinlikle bir şeylerin düzeltilebileceği umuduyla geride bırakmak onu. Oysa kesin de olabilir. Böyle biriyle her an bitebilir, her an yepyeni olarak yeniden başlanabilir. İşte arkasını döndü bile. Uyuyacak şimdi. Gidip yatıp uyuyabilecek. Hiçbir şey olmamış, kaç kez zaman dönmemiş, birlikte onca güzel şey yaşamamışız ve ben şimdi onu bırakıp gitmemişim gibi... Ya da gidişim çok olağan, çok gerekli imiş gibi. Onun için işte karanlık ve ağırlık. Ve midemin üzerinde bir değirmen taşı ki, kusacağım şimdi.Motorun uğultusu, gölgeler içinde zeytin ağaçları. İnanılmazlık ve yoksulluk. Bende bulduklarını aradıkları sandı. Biber kızarttı. Kahveyle konyak içtik. sonra sevdim onu. Büyük ellerini, saçlarını. Ne zaman gülse binlerce güvercin havalandı yüreğimde. Onu, sevecenliğini, içtenliğini, rahatlığını, ellerini, saçlarını ve en çok gülüşünü sevdim sonra. Ve korktum yitirmekten. Ev içleri güvenlik doludur. Bulaşıkları hiç biriktirmedim.*** İçerde, kadın kendi türküsünü söyler dururken böyle, odalardan odalara dolaşırken toz bezleriyle... süpürgeler ve bitmeyen bulaşıklarla mutluluğu pekiştirmeye çabalarken, sürülmüş, bir evin içine sürülmüş ve güvenlik içindeyken. Sınırlanmış, yerli yerindeliklerle, yapılması gerekirliklerle kuşatılmış tembelliklerle, kuşkusuz yargıların rahatlığıyla dolu sözcüklerle egemenlik peşinde tekdüze... Kahvaltı, akşam yemeği, aşk, birlikte tatlılıkla yaşayıp gitme ve bunun dayanılmaz, ağırlığını kaldıracak hiçbir şey olmadan, karşı koymalara kapalı... Düzenli olarak yitip giden bir şeyler oldu. Çünkü dışarda, bir türkü büyüyordu. Adam o türküye vermişti kulağını ve yüreğini. Ev içlerinde güneşin nasıl doğup battığı pek az ilgilendiriyor onu. Bir tek kadının bir tek adama, bir adamın bir tek kadına söyledikleri ve söyleyecekleri de. O ikisi yaşamın ve kalabalığın sesini hiç yadırgamadan ve hoşlanarak dinleyebiliyorlar mı, önemli olan, öz olan bu... Ta o zaman, daha biber kızartırken kadına, ''Önce ikimiz ayrı ayrı başkalarını da sevebilmeli, sonra hepsini birlikte sevebilmeli ve onları sevebildiğimiz için de birbirimizi daha çok sevmeliyiz. Yoksa iki insan, bir kadın ve bir erkek arasındaki o aldatıcı uyum bir anda anlamsızlığa, uyumsuzluğa dönüşebilir'' demişti. Tam tamına böyle dememiş olabilir ama bunu söylemişti. Gelgelelim kadın o anda başka şeyler düşündüğünden, söz gelimi koltuklarını nereye yerleştireceği gibi bir şey, bunu pek anlayamamıştı. Ayrıca biberler çok cızırdadığından (adam biraz acemiydi bu işte yağları sıçratıyordu her yana) kadın iyice duyamıyordu onun söylediklerini. ''Birlikte bir türküye katılmak isterim seninle...'' gibisinden bir şeyler duyuyordu o kadar. ''Ama bu arada kuraldışı, beklenmedik, altüst edici her şey olabilir'' diye sürdürüyordu adam sözünü. Raflardaki tabakların, küllüklerin, yıkanıp kaldırılmış çamaşırların, duvarlarda asılı resimlerin, çay bardaklarının, çöp kovasının, yastık ve minderlerin, iğne oyası sehpa örtülerinin düzeni tümden bozulabilirdi. Çok doğal olarak. Nesnelerle kuşatılmış bir yaşama direnmek gerekiyordu. Kuşatılmış, çevrelenmiş giderek nesnelere tutsaklaşmış bir yaşama... Bulaşıklar birikebilir, tavanlardan örümcekler sarkabilir, tozlu Akşam üzeri duraklarında bekleşen yabanıl, bencil ve kararsız ve öfkeleri içlerine tıkılmış yüzler varken. Öyle olsalar da... Açlıktan, açıklıktan açık bırakılmışlıktan, hastalıktan ve yoksulluktan ve inançtan ölen insanlar ve küçük zavallı kadınlar dururken. Kesilenler, vurulanlar, dövülenler, kaynaşan kalabalık ve güpegündüz. Bunca suskunluk, yılgınlık, korku kol gezerken... Daha neler varken ve dünyanın dört bir yanında, saymakla bitmezken yani... Bir kadınla bir erkek arasındaki o aldatıcı uyum uyumsuzluğa dönüşebilir. Derken bir gece, bir kıyıda çatının gölgesi ayışığına çapraz düşmüş kara bir üçgenken ve cırcır böcekleri öter dururken o güvenlik dolu evin bir duvarı durup dururken çöküverir... Tabaklar, bardaklar, küllükler ise sonsuza dek sürer. Süpürgeler, aynalar, saç tokaları, plastik bulaşık tasları ve yer silme kovaları.***''Merhaba'', dedin beni görünce. Sevince benzer bir esinti yüzünde. Umutsuzluğa yakın bir umut. Ama yalnız ben sezebilirim bunu... yoksa kayıtsız. Döneceğimi biliyordum. Bu yüzden kolay çırpıntıyı boğmak. Sıkışınca başını yıldızlara kaldırmak ve gelişi güzel sözcüklere sığınmak.Geldim işte, döndüm. Seni ne yitirdiğime ne yeniden bulacağıma inanamadan. Bir tek sana duyduğum inanç eksiksiz. Ki yeterince tanımıyorum seni. Bir kuşkuya bir şaşkınlığa bırakıyorum günlerdir düşüncemi. Uzun yol boyunca da bu çizginin iki ucu arasında gidip geldim.Kaygı içimde taşlaşmıştı. Beni nasıl karşılarsın bilmiyordum. Renkli bir fotoğrafta sigara içiyordun. Bir arabanın yanında ayakta durmuş kayıtsız güle güle diyordun bana. Uykumun ortasında gövdemi kavrayıp başımı kolunun çemberine sıkıştırıyordun. ''Sevgiyi senin gibi algılamıyorum ben'' diye bağırıyordum.''Hep bir arada, ya da sürekli ayrı yaşayabiliriz ama gene de birbirimizi sevebiliriz...''Seni sevmeyi becerememişim. Ya da eksik, yanlış sevmişim. Bunun için döndüm işte. Aramızda beliren açıklıktan bakıldığında neyin aksadığı göründü. Şimdi kolaylığı getiren bu. Geçiştirip, unutup, yeniden, olduğunca sürdürmeye başlamanın kolaylığı değil bu. Bencil sevgiyi yakalamanın, zor olanı çözmenin getirdiği umut ve güven.Sonra, ''Merhaba'', dedin. Güldün. İlk uçuşuna çıkmış, sevinçli, korkulu ve coşkuyla şaşkın bir kuş havalandı içimde.- Yürüyelim mi biraz kıyıda?- Yürüyelim.- Düşündüm ki tatilimi yarıda kesmem anlamsız. Dinlenmem gerek. Onun için döndüm.- Gitmen gereksizdi.- Ama kötü şeyler söyledik birbirimize...- İkimiz de kızgındık.Söylenmeyecek sözler söylemek. Ne diyeceğini bilememenin dayanılmaz hırçınlığı. Hem utanma hem aşağılama. Hem saldırı, hem savunma. Birbirinin içine girmiş onca duygunun, sevgi ve kızgınlığın, acının ve direnmenin, umut ve umutsuzluğun, her yandan gelen sarsıntının, içinden çıkılmaz karmaşası...Sonra o acılı sessizlik. Bir gece otobüsünün yoksul dinginliği. Olup biteni acı içinde düşünüp ölçüye vurması usun. Yatışmadan ki anlama apansız gelen sarsılışla olsun.- Biliyor musun, eksik, bencil, kusurluyum ben...- Uzlaşmak için söylüyorsun bunu. Sonradan kendini onarırken yan tutacaksın, haklı çıkmaya çalışacaksın. Bencilliğini yadsıyacaksın...- Hayır, acının içinde yakaladım kendimi. Beni geliştirecek ilk aşama olacak bu. Anlamlı ve sürekli olana yöneltecek beni. Yardım eder misin? Seni ve insanları sevebilmem için...Kolunu omuzuma sardın. Kumların üzerine oturduk. Bir koyversem kendimi. Nasıl anlatılır ya da bilebilsem. Sözcüklere sığınmadan, onların dışında. Ama gene de söyleyerek ve aceleye getirmeden, uzun uzun... Kendini atlamayı öğret bana. Sen benim el sürülmedik yanımsın. Genişlet beni...- Becerebilir misin?- Umutsuz musun?- Evet, çok zor.- Gene de denemek istiyorum.- Sendeki kibir güvensizlikten geliyor. Ama bu durgunluk sıcaklığı, içtenliği donduruyor. Uzak, yabancı ve yalnız kalıyorsun...- Aramıza kimin, ne zaman, ne yolla girebileceğini düşünür oldum. Çünkü her an bitirebilmenin ve yepyeniye başlamanın rahatlığı içindesin sen...- Hayır bana sahip olduğunu yaşadığın için. Bütünlenmemiş bir sevgi çünkü. Kurallara uygun ama yaşamın ayrımsız karışıklığı içinde belirlenmemiş... Senin dışındaki birçok insanı da başka biçimlerde sevebileceğimi anlamak istemedin...- Değişeceğim. Bu birdenbire elle tutulacak kadar kesin olmayabilir ama istiyorum. O yanılmaların dışında kalamayan, görüp gene de durduramadığım yanlışlar yaşadığımız deneyim içinde eriyor. Hem şimdi anlıyorum, hep bir şey ölüyor, kendiliğinden bir sonrakine geçiyoruz. Benimle yaşamak istiyor musun? - Evet. Ama bunu kesin bir sözveriş olarak almamalısın. Yarın ayrılacakmışız gibi rahatlıkla istiyorum. Oysa sen ayrılıkları ve beraberliği abartıyorsun. Coşkuyla üzerlerine varıyor, sıkıca yakalamaya çabalıyorsun.- Senden ayrıldığımda, beraberliğin o olağan umursamazlığının dışına çıktığımda anladım bunu. Korunak yıkıldığında yani.Öptün beni. Beyazın üzerine kocaman kanatlı mavi bir kuş düştü. Beyazla hem uzak hem yakın bir mavi. Hem gök mavisi hem gece. Belki mavi değil de acının coşkuya, sevginin dirence dönüşmesi. Saçlarını okşuyorum.- Saçların ne güzel...- Niye ama?- Bir çocuk kadar açık ve içtensin. Gülüşünü seviyorum ve seni.***Uyurken gövdenin aldığı biçimi iyice biliyorum. Bacaklarının kollarının nasıl savrulduğunu. Başının yerini. Sabahları anımsayamadığın düşlerini de. Şimdi uyuyorsun, ben seni boyuyorum ve kendimi yeniden. Ölçüsüz çoğalıyorum. Us ve duygu, alışılmışla yepyeni, apaçık olanla kavranamayan, kuşkuyla mutluluk, acıyla sevinç çarpışıyor. Biliyorum, bu çatışma beni yeniden biçimleyecek. Sevgiye biçtiğin kalıbı da. Bütünleneceğim. Çünkü, tabaklar, tencereler, kovalar, aynalar ve perdeler sonsuza dek sürmez.


    Kısaca Benzer Konulara da Bakmalısın

  2. Ülkemizde Yasalar Neden Anayasa'ya Aykırı Olmamalıdır
  3. Aydan gelen halı üstüne, günde gelen kül üstüne
  4. Facebook \"masamın üstüne, koltuğun üstüne\" iletilerinin anlamı nedir?
  5. Yasaların anayasaya aykırı olup olmadığına kim karar verir?
  6. örgü üstüne iğne ile işleme nasıl yapılır - örgü üstüne iğne ile işlemenin yapılışı
  7. Paylaş Facebook Twitter Google






  8. Sponsorlu Bağlantılar




    teşkkürler ..............



  9. Aradığınız Bilgiyi Bulamadıysanız Üye Olmadan
    BURAYA Tıklayarak Sorunuzu Düzgün Bir Başlık ile Yazabilirsiniz.
  10. çok teşekkürler..........


 

 

<b>Yorum Yaparak Bu Konunun Geliştirilmesine Yardımcı Olabilirsin</b> Yorum Yaparak Bu Konunun Geliştirilmesine Yardımcı Olabilirsin


:

Powered by vBulletin® Version 4.2.5
Copyright ©2000 - 2017, Jelsoft Enterprises Ltd.
akrostiş şiirmektup örnekleri