Hoşgeldiniz. Unutmayın, çok istiyorsanız mutlaka bir yolu vardır.!

Kader e İman ve Kader Risalesi Kader Risalesi , Bediüzzaman Hazretleri’nin asrımız Müslümanlarına , ALLAH ’IN(CC) yardımı ile sunduğu en güzel hediyelerinden biridir. “ Kader

  1. Sponsorlu Bağlantılar


    Kadere İman ve Kader RisaLesi

    Sponsorlu Bağlantılar




    Kadere İman ve Kader Risalesi



    Kader Risalesi, Bediüzzaman Hazretleri’nin asrımız Müslümanlarına, ALLAH’IN(CC) yardımı ile sunduğu en güzel hediyelerinden biridir.


    Kader ve cüz-ü ihtiyarî, İslâmiyetin ve imanın nihayet hududunu gösteren, hâlî ve vicdanî bir imanın cüzlerindendir. Yoksa ilmî ve nazarî değillerdir.(1)


    Evvelâ bundan önceki îman hakikatlerini tam öğrenip sindirmeden, islâmiyet ve îmanın son sınırı olan kader konusunu yeterince anlamakta zorlanırız. Meselâ, Rabbimizin mutlak olan sıfatlarını yeterince bilmeyen, O’ nun ilmini kavrayamayan bu eksikliğini gidermeye çalışmalıdır. Hâlî ve vicdanî bir îmanın cüzlerinden oldukları için , îlmi ve nazarî metotlarla kavranamazlar.


    KADER; ilim nevindendir. İlm-i Îlâhî’nin bir nev’idir.”(2)


    “ CÜZ-İ İHTİYARÎ; Âdil-i Hakîm, insan için medar-ı sevap ve ikab olacak, mahiyeti meçhul bir cüz-ü ihtiyarî vermiştir.” “herkes kendisinde bir ihtiyar hisseder, o ihtiyarın vücudunu vicdanen bilir. Mevcudatın mahiyetini bilmek ayrıdır, vücudunu bilmek ayrıdır. Çok şeyler var, vücudu bizce bedihî olduğu halde, mahiyeti bizce meçhul... İşte, şu cüz-ü ihtiyarî, öyleler sırasına girebilir. Her şey malûmatımıza münhasır değildir. Adem-i ilmimiz, onun ademine delâlet etmez.”(3)


    Bu iki kavramı böylece tarif eden Üstadımız “ kader, nefsi gururdan; ve cüz-ü ihtiyarî, adem-i mes'uliyetten kurtarmak içindir ki, mesâil-i imaniyeye girmişler”(4) diyerek îman meseleleri arasına niçin girdiklerini de açıklamaktadır.


    “ Mânen terakkî etmeyen avam içinde, kaderin câ-yı istimâli var. Fakat, o da mâziyat ve mesâibdedir ki, ye'sin ve hüznün ilâcıdır. Yoksa, maâsî ve istikbaliyatta değildir ki, sefahete ve atâlete sebep olsun. Demek, kader meselesi, teklif ve mes'uliyetten kurtarmak için değil, belki fahr ve gururdan kurtarmak içindir ki, imana girmiş. Cüz-ü ihtiyarî, seyyiâta merci olmak içindir ki, akideye dahil olmuş; yoksa mehâsine masdar olarak tefer'un etmek için değildir” diyerek bir yanlış anlamayı da düzeltmektedir.(5)


    Bediüzzaman Hazretleri ,olmuş ve olacak herşeyi bilen İLM-İ EZELÎ’ yi de harika bir misal ile (ayna misali ile) bize anlatıyor. Böylece zavallı insanların kendi ilimleri ile Ezelî ilmi karşılaştırıp hata yapmalarını önlüyor: “ Senin elinde bir ayna bulunsa, sağ tarafındaki mesafe mazi, sol tarafındaki mesafe müstakbel farz edilse, o ayna yalnız mukabilini tutar. Sonra o iki tarafı bir tertiple tutar, çoğunu tutamaz. O ayna ne kadar aşağı ise, o kadar az görür. Fakat o ayna ile yükseğe çıktıkça, o aynanın mukabil dairesi genişlenir. Git gide, bütün iki taraf mesafeyi birden, bir anda tutar. İşte, şu ayna, şu vaziyette, onun irtisamında, o mesafelerde cereyan eden hâlât birbirine mukaddem, muahhar, muvafık, muhalif denilmez.


    İşte, kader, ilm-i ezelîden olduğu için; ilm-i ezelî, hadisin tabiriyle, manzar-ı âlâdan, ezelden ebede kadar herşey, olmuş ve olacak, birden tutar, ihata eder bir makam-ı âlâdadır. Biz ve muhakemâtımız onun haricinde olamaz ki, mazi mesafesinde bir ayna tarzında olsun.(6)


    Elbette bizi ve her şeyi yaratan HALIKIMIZ ezelî ilmiyle her şeyi bilir. İşte bu noktada, küçük akılları karışan aciz insanların bir sorusuyla karşılaşırız, derler;


    ALLAH(CC) her şeyi bilirse, bizim irademizin ne hükmü var, niçin işlediğimiz günahlardan dolayı suçlanalım?


    Yirmi Altıncı Söz’de bu sorunun cevabı da ezberlememiz gereken bir güzellikte verilir;


    Kader, ilim nev'indendir. İlim, malûma tâbidir. Yani, nasıl olacak, öyle taallûk ediyor. Yoksa, malûm, ilme tâbi değil. Yani, ilim desâtiri, malûmu, haricî vücut noktasında idare etmek için esas değil. Çünkü, malûmun zâtı ve vücud-u haricîsi, iradeye bakar ve kudrete istinad eder.”(7)


    İnsanlar sınırlı ilimleriyle ay ve güneş tutulmalarının zamanını bilip takvime yazarlar. Vakti gelince tutulmalar gerçekleşir. Elbetteki bilip takvime yazdığımız için tutulmalar olmaz. Olacağı için biz takvime yazarız. Kaderimiz de böyledir.


    Bu arada altın kıymetinde bir cümle daha gelir; “ Kisb-i şer, şerdir; halk-ı şer, şer değildir”( Şerrin işlenmesi şer olup, yaratılması şer değildir. Nasıl mı? Buyurun birlikte okuyalım;


    “Evet, Kur'ân'ın dediği gibi, insan, seyyiâtından tamamen mes'uldür. Çünkü seyyiâtı isteyen odur. Seyyiat, tahribat nev'inden olduğu için, insan bir seyyie ile çok tahribat yapabilir, müthiş bir cezaya kesb-i istihkak eder: bir kibritle bir evi yakmak gibi. Fakat hasenatta iftihara hakkı yoktur. Onda onun hakkı pek azdır. Çünkü hasenâtı isteyen, iktiza eden rahmet-i İlâhiye; ve icad eden kudret-i Rabbâniyedir. Sual ve cevap, dâi ve sebep, ikisi de Haktandır. İnsan yalnız dua ile, iman ile, şuur ile, rıza ile onlara sahip olur.


    Fakat seyyiâtı isteyen nefs-i insaniyedir: ya istidat ile, ya ihtiyar ile. Nasıl ki, beyaz, güzel güneşin ziyasından bazı maddeler siyahlık ve taaffün alır. O siyahlık, onun istidadına aittir. Fakat o seyyiâtı, çok mesâlihi tazammun eden bir kanun-u İlâhî ile icad eden yine Haktır. Demek, sebebiyet ve sual nefistendir ki, mes'uliyeti o çeker. Hakka ait olan halk ve icad ise, daha başka güzel netice ve meyveleri olduğu için güzeldir, hayırdır.


    İşte, şu sırdandır ki: Kisb-i şer, şerdir; halk-ı şer, şer değildir. Nasıl ki, pek çok mesâlihi tazammun eden bir yağmurdan zarar gören tembel bir adam diyemez, "Yağmur rahmet değil."(9)


    Bazıları, bu yaratma ve icaddaki küçük zararlar niçin terk edilmez? derlerse;


    Evet, halk ve icadda bir şerr-i cüz'î ile beraber hayr-ı kesir vardır. Bir şerr-i cüz'î için hayr-ı kesiri terk etmek, şerr-i kesir olur. Onun için, o şerr-i cüz'î, hayır hükmüne geçer. İcad-ı İlâhîde şer ve çirkinlik yoktur; belki abdin kisbine ve istidadına aittir.”(10) diyerek cevap verir.


    Bediüzzaman hazretleri, kader-i İlâhî ve icad-ı İlâhi’nin ne kadar güzel ve adil olduğunu da şu satırlarla açıklar;


    “ Hem nasıl kader-i İlâhî, netice ve meyveler itibarıyla şerden ve çirkinlikten münezzehtir. Öyle de, illet ve sebep itibarıyla dahi, zulümden ve kubuhtan mukaddestir. Çünkü, kader hakikî illetlere bakar, adalet eder. İnsanlar zâhirî gördükleri illetlere hükümlerini bina eder, kaderin ayn-ı adaletinde zulme düşerler. Meselâ, hâkim seni sirkatle mahkûm edip hapsetti. Halbuki sen sârık değilsin. Fakat kimse bilmez gizli bir katlin var. İşte, kader-i İlâhî dahi seni o hapisle mahkûm etmiş. Fakat kader, o gizli katlin için mahkûm edip adalet etmiş. Hâkim ise, sen ondan masum olduğun sirkate binaen mahkûm ettiği için zulmetmiştir. İşte, şey-i vâhidde iki cihetle kader ve icad-ı İlâhînin adaleti ve insan kisbinin zulmü göründüğü gibi, başka şeyleri buna kıyas et. Demek, kader ve icad-ı İlâhî, mebde ve müntehâ, asıl ve fer', illet ve neticeler itibarıyla şerden ve kubuhtan ve zulümden münezzehtir.”(11)


    Kader konusunda tarih boyunca çok ciddi tartışmalar yaşanmıştır. İtikad konusunda farklı düşünceler oluşmuştur. Kader Risalesi’nde bu konular da incelenmiş ve ehl-i sünnet ve cemaatin yolu çok veciz şekilde açıklanmıştır. Şimdi de bu satırları okuyoruz;


    Kader, sebeple müsebbebe bir taallûku var. Yani, "Şu müsebbep, şu sebeple vukua gelecek." Öyleyse, denilmesin ki, "Madem filân adamın ölmesi, filân vakitte mukadderdir. Cüz-ü ihtiyariyle tüfek atan adamın ne kabahati var? Atmasaydı yine ölecekti."


    Sual: Niçin denilmesin?


    Elcevap: Çünkü kader onun ölmesini onun tüfeğiyle tayin etmiştir. Eğer onun tüfek atmamasını farz etsen, o vakit kaderin adem-i taallûkunu farz ediyorsun. O vakit ölmesini neyle hükmedeceksin? Yalnız, Cebrî gibi sebebe ayrı, müsebbebe ayrı birer kader tasavvur etsen; veyahut Mutezile gibi kaderi inkâr etsen, Ehl-i Sünnet ve Cemaati bırakıp fırka-i dâlleye girersin.


    Öyleyse, biz ehl-i hak deriz ki: "Tüfek atmasaydı, ölmesi bizce meçhul." Cebrî der: "Atmasaydı yine ölecekti." Mutezile der: "Atmasaydı ölmeyecekti."(12)


    Cebir ve itizal mesleğini nasıl barıştırdığını da görelim;


    “Maziye, mesâibe kader nazarıyla ve müstakbele, meâsîye teklif noktasında bakmak lâzımdır. Cebir ve İtizal, burada barışırlar.”


    Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi –Kırk Testi – isimli eserinin 331.sayfasında; “....sebeplere riayette hiç kusur etmemek ve her işin neticesini ALLAH(CC)’dan beklemek O’ na vermek...”gerektiğini belirterek bu satırları açıklamaktadır.


    Said Nursi Hazretleri cüz-i ihtiyarinin bizi sorumlu hale getirdiğini yaramaz fakat güçsüz bir çocuk misaliyle anlatır;


    “ İrade-i cüz'iye-i insaniye ve cüz-ü ihtiyariyesi, çendan zayıftır, bir emr-i itibarîdir. Fakat Cenâb-ı Hak ve Hakîm-i Mutlak, o zayıf, cüz'î iradeyi, irade-i külliyesinin taallûkuna bir şart-ı âdi yapmıştır. Yani, mânen der: "Ey abdim, ihtiyarınla hangi yolu istersen, seni o yolda götürürüm. Öyleyse mes'uliyet sana aittir."(13)


    Teşbihte hata olmasın, sen bir iktidarsız çocuğu omzuna alsan, onu muhayyer bırakıp "Nereyi istersen seni oraya götüreceğim" desen; o çocuk yüksek bir dağı istedi, götürdün. Çocuk üşüdü yahut düştü. Elbette "Sen istedin" diyerek itab edip, üstünde bir tokat vuracaksın. İşte, Cenâb-ı Hak, Ahkemü'l-Hâkimîn, nihayet zaafta olan abdin iradesini bir şart-ı âdi yapıp, irade-i külliyesi ona nazar eder.”(14)


    Bu arada çok önemli bir tavsiyesine uymak için, aşağıda yazılı satırları da dikkatle okumalıyız;


    “ Ey insan! Senin elinde gayet zaif, fakat seyyiatta ve tahribatta eli gayet uzun ve hasenatta eli gayet kısa, cüz-ü ihtiyarî namında bir iraden var. O iradenin bir eline duayı ver ki, silsile-i hasenâtın bir meyvesi olan Cennete eli yetişsin ve bir çiçeği olan saadet-i ebediyeye eli uzansın. Diğer eline istiğfarı ver ki, onun eli seyyiattan kısalsın ve o şecere-i mel'unenin bir meyvesi olan zakkum-u Cehenneme yetişmesin.


    Demek, dua ve tevekkül meyelân-ı hayra büyük bir kuvvet verdiği gibi, istiğfar ve tevbe dahi meyelân-ı şerri keser, tecavüzâtını kırar.”(15)


    Konumuzun daha iyi anlaşılabilmesi için Otuzuncu söz’ün ikinci maksadı’nın haşiyesindeki bazı terimleri de iyi anlamamız gerekiyor:


    “ H A Ş İ Y E.... Kur'ân-ı Hakîmde İmam-ı Mübin ve Kitab-ı Mübin mükerrer yerlerde zikredilmiştir. Ehl-i tefsir "İkisi birdir"; bir kısmı "Ayrı ayrıdır" demişler. Hakikatlerine dair beyanatları muhteliftir. Hülâsa, "İlm-i İlâhînin ünvanlarıdır"demişler. Fakat Kur'ân'ın feyziyle şöyle kanaatim gelmiş ki:


    İmam-ı Mübin, ilim ve emr-i İlâhînin bir nev'ine bir ünvandır ki, âlem-i şehadetten ziyade âlem-i gayba bakıyor. Yani, zaman-ı halden ziyade, mazi ve müstakbele nazar eder. Yani, herşeyin vücud-u zâhirîsinden ziyade aslına, nesline ve köklerine ve tohumlarına bakar. Kader-i İlâhînin bir defteridir. Şu defterin vücudu, Yirmi Altıncı Sözde, hem Onuncu Sözün haşiyesinde ispat edilmiştir. Evet, şu İmam-ı Mübin, bir nevi ilim ve emr-i İlâhînin bir ünvanıdır. Yani, eşyanın mebâdileri ve kökleri ve asılları, kemâl-i intizamla eşyanın vücutlarını gayet san'atkârâne intaç etmesi cihetiyle, elbette desâtir-i ilm-i İlâhînin bir defteriyle tanzim edildiğini gösteriyor. Ve eşyanın neticeleri, nesilleri, tohumları, ileride gelecek mevcudatın programlarını, fihristelerini tazammun ettiklerinden, elbette evâmir-i İlâhiyenin bir küçük mecmuası olduğunu bildiriyorlar. Meselâ, bir çekirdek, bütün ağacın teşkilâtını tanzim edecek olan programları ve fihristeleri ve o fihriste ve programları tayin eden o evâmir-i tekvîniyenin küçücük bir mücessemi hükmünde denilebilir.Elhasıl, İmam-ı Mübin, kader-i İlâhînin bir defteri, bir mecmua-i desâtiridir. O desâtirin imlâsıyla ve hükmüyle, zerrat, vücud-u eşyadaki hidemâtına ve harekâtına sevk edilir.


    ..Kitab-ı Mübin ise, âlem-i gaybdan ziyade âlem-i şehadete bakar. Yani, mazi ve müstakbelden ziyade zaman-ı hazıra nazar eder. Ve ilim ve emirden ziyade kudret ve irade-i İlâhiyenin bir ünvanı, bir defteri, bir kitabıdır. İmam-ı Mübin kader defteri ise, Kitab-ı Mübin kudret defteridir. Yani, herşey vücudunda, mahiyetinde ve sıfât ve şuûnâtında kemâl-i san'at ve intizamları gösteriyor ki, bir kudret-i kâmilenin desâtiriyle ve bir irade-i nâfizenin kavâniniyle vücut giydiriliyor; suretleri tayin, teşhis edilip birer miktar-ı muayyen, birer şekl-i mahsus veriliyor. Demek o kudret ve iradenin küllî ve umumî bir mecmua-i kavânini, bir defter-i ekberi vardır ki, herbir şeyin hususî vücutları ve mahsus suretleri ona göre biçilir, dikilir, giydirilir. İşte şu defterin vücudu, İmam-ı Mübin gibi, kader ve cüz-ü ihtiyarî mesâilinde ispat edilmiştir.



    Ehl-i gaflet ve dalâlet ve felsefenin ahmaklığına bak ki, kudret-i fâtıranın o Levh-i Mahfuzunu ve hikmet ve irade-i Rabbâniyenin o basîrâne kitabının eşyadaki cilvesini, aksini, misalini hissetmişler; hâşâ, "tabiat" namıyla tesmiye etmişler, körletmişler. İşte, İmam-ı Mübin'in imlâsıyla, yani kaderin hükmüyle ve düsturuyla, kudret-i İlâhiye, icad-ı eşyada herbiri birer âyet olan silsile-i mevcudatı, "Levh-i Mahv, İsbat" denilen zamanın sahife-i misaliyesinde yazıyor, icad ediyor, zerrâtı tahrik ediyor. Demek, harekât-ı zerrat, o kitabetten, o istinsahtan, mevcudat âlem-i gaybdan âlem-i şehadete ve ilimden kudrete geçmelerinde olan bir ihtizazdır, bir harekâttır.


    ...Levh-i Mahv, İsbat ise, sabit ve daim olan Levh-i Mahfuz-u Âzam'ın daire-i mümkinatta, yani mevt ve hayata, vücut ve fenâya daima mazhar olan eşyada mütebeddil bir defteri ve yazar bozar bir tahtasıdır ki, hakikat-i zaman odur. Evet, herşeyin bir hakikati olduğu gibi,


    zaman dediğimiz, kâinatta cereyan eden bir nehr-i azîmin hakikati dahi, Levh-i Mahv, İsbat'taki kitabet-i kudretin sayfası ve mürekkebi hükmündedir. Lâ ya'lemu'l-ğaybe illâllah.(16)


    Rabbimizin konumuzu daha iyi anlamamıza yardımcı olan bazı kanunları vardır ki, iyi anlayıp düşünmemiz, kadere îmanımızı ve O’na inancımızı kuvvetlendiriyor. On altıncı sözün - Küçük bir zeyli gerçekten iyi okunmalıdır.


    “1-Kadîr-i Alîm ve Sâni-i Hakîm, kanuniyet şeklindeki âdâtının gösterdiği nizam ve intizamla kudretini ve hikmetini ve hiçbir tesadüf işine karışmadığını izhar ettiği gibi;


    2- şuzûzât-ı kanuniye ile, âdetinin harikalarıyla, tagayyürat-ı sûriye ile, teşahhusatın ihtilâfâtıyla, zuhur ve nüzul zamanının tebeddülüyle meşietini(isteğini), iradetini, fâil-i muhtar olduğunu ve ihtiyarını ve hiçbir kayıt altında olmadığını izhar edip yeknesak perdesini yırtarak ve herşey, her anda, her şe'nde, her şeyinde Ona muhtaç ve rububiyetine münkad olduğunu ilâm etmekle gafleti dağıtıp ins ve cinnin nazarlarını esbabdan Müsebbibü'l-Esbâba çevirir. Kur'ân'ın beyanatı şu esasa bakıyor.


    Meselâ, ekser yerlerde bir kısım meyvedar ağaçlar bir sene meyve verir. Yani rahmet hazinesinden ellerine verilir, o da verir. Öbür sene, bütün esbab-ı zahiriye hazırken, meyveyi alıp vermiyor.”(17)


    Diğer kanunları da –Mesnevi-i Nuriye’den takip etmeliyiz. “İ’lem eyyühe'l-aziz! Cenab-ı Hakkın atâ, kazâ ve kader namında üç kanunu vardır. Atâ, kazâ kanununu; kazâ da, kaderi bozar.


    3-Meselâ: Bir şey hakkında verilen karar, kader demektir.


    4- O kararın infazı, kazâ demektir.


    5- O kararın iptaliyle hükmü kazâdan affetmek, atâ demektir.


    Evet, yumuşak bir otun damarları katı taşı deldiği gibi, atâ da kazâ kanununun kat'iyetini deler. Kazâ da ok gibi kader kararlarını deler. Demek, atânın kazâya nisbeti, kazânın kadere nisbeti gibidir. Atâ, kazâ kanununun şümulünden ihraçtır. Kazâ da kader kanununun külliyetinden ihracıdır. Bu hakikate vakıf olan ârif, "Yâ İlâhî! Hasenatım senin atândandır. Seyyiatım da senin kazândandır. Eğer atân olmasaydı helâk olurdum" der.”(1


    Rumuzat-ı Semaniye Risalesinde bu kanun daha da geniş açıklanıyor;


    “Çünkü, meşiet-i İlâhiye hâkim-i mutlaktır, o mahkûm olamaz. Her hadisenin gizli bazı şeraiti bulunabilir. Levh-i mahfuz’un hadisat-ı zamaniye dairesinde bir nüshası olan Levh-i Mahv İsbat namındaki bir sahifey-i Kaderiye kabil-i tebdildir, değiştirilebilir. Hadis-i sahihde vardır ki: Bazen belâ nazil olur karşısına sadaka gibi bir şey çıkar, mukabele eder. Bazıların ecel-i mübremden ayrı olan ecel-i muallakı geldiği halde bir vesile ile teehhür ettiğini ehl-i tahkik hükmetmişler. Hatta Levh-i Mahfuzda Kader-i ezeli ile ecel-i mübrem dahi, gayet kutsî bir zâtın meşiet-i ilâhiyeden istimdat ve niyazı ile tebdil edildiği kuvvetle ihbar edilmiştir.”(19)


    Bediüzzaman hazretleri Mesnevî-i Nuriye isimli eserinde de aşağıda belirtilen ikazlarını yapmaktadır:


    “ İ'lem eyyühe'l-aziz! Nefis daima ıztıraplar, kalâklar içinde evhamdan kurtulup tevekküle yanaşmıyor. Hükm-ü kadere razı olmuyor. Halbuki, şemsin tulû ve gurubu muayyen ve mukadder olduğu gibi, insanın da bu dünyada tulû ve gurubu ve sair mukadderat, kalem-i kaderle cephesinde yazılıdır. İsterse başını taşa vursun ki, o yazıları silsin-fakat başı kırılır, yazılara birşey olmaz ha!


    Ve illâ muhakkak bilsin ki: Semâvat ve arzın haricine kaçıp kurtulamayan insan, Hâlık-ı Külli Şeyin rububiyetine muhabbetle rızâdâde olmalıdır.” Hülâsa: Arının dimağını, mikrobun gözünü tanzim eden Zat, senin ef'âl ve a'mâlini mühmel, başıboş, hesapsız, kitapsız bırakmayarak İmâm-ı Mübînde yazar. Ona göre muhaseben olacaktır.”(20)


    Büyük üstad bu safhadan sonra müthiş bir soruya daha cevap verererek gönüllerimizi fethediyor;


    Eğer dese: Kader bizi böyle bağlamış, hürriyetimizi selb etmiştir. İnbisat ve cevelâna müştak olan kalb ve ruh için kadere iman bir ağırlık, bir sıkıntı vermiyor mu?


    Elcevap: Kat'a ve asla! Sıkıntı vermediği gibi, nihayetsiz bir hiffet, bir rahatlık ve ravh ve reyhânı veren ve emn ü emânı temin eden bir sürur, bir nur veriyor. Çünkü, insan kadere iman etmezse, küçük bir dairede cüz'î bir serbestiyet, muvakkat bir hürriyet içinde dünya kadar ağır bir yükü, biçare ruhun omuzunda taşımaya mecburdur. Çünkü insan bütün kâinatla alâkadardır. Nihayetsiz makasıd ve metâlibi var. Kudreti, iradesi, hürriyeti milyondan birisine kâfi gelmediği için, çektiği mânevî sıkıntı ağırlığı ne kadar müthiş ve muvahhiş olduğu anlaşılır. İşte, kadere iman, bütün o ağırlığı kaderin sefinesine atar, kemâl-i rahatla, ruh ve kalbin kemâl-i hürriyetiyle kemâlâtında serbest cevelânına meydan veriyor. Yalnız nefs-i emmârenin cüz'î hürriyetini selb eder ve firavuniyetini ve rububiyetini ve keyfemâyeşâ hareketini kırar.


    Kadere iman o kadar lezzetli, saadetlidir ki, tarif edilmez. Yalnız şu temsille o lezzete ve o saadete bir işaret edeceğiz. Şöyle ki:


    İki adam bir padişahın pâyitahtına giderler. O padişahın mahall-i garaip olan has sarayına girerler. Biri, padişahı bilmez, o yerlerde gasıbâne, sârıkane tavattun etmek ister. Fakat o bahçe, o sarayın iktiza ettikleri idare ve tedbir ve varidat; ve makinelerini işlettirmek ve garip hayvânâtın erzakını vermek gibi zahmetli külfetleri görür, mütemadiyen ıztırap çeker. O cennet gibi bahçe, başına bir cehennem gibi oluyor. Herşeye acıyor, idare edemiyor. Teessüfle vaktini geçirir. Sonra da, o hırsız, edepsiz adam, tedip suretiyle hapse atılır.


    İkinci adam, padişahı tanır, padişaha kendini misafir bilir. Bütün o bahçede, o sarayda olan işler bir nizam-ı kanunla cereyan ettiğini, herşey bir programla, kemâl-i suhuletle işlediğini itikad eder. Zahmet ve külfetleri padişahın kanununa bırakıp, kemâl-i safâ ile o cennet-misal bahçenin bütün lezzetlerinden istifade edip, padişahın merhametine ve idare kanunlarının güzelliğine istinaden herşeyi hoş görür, kemâl-i lezzet ve saadetle hayatını geçirir. (22)


    Haddim olmayarak kardeşlerime tavsiye ediyorum ki, gerek bu metinleri gerekse orijinal metinleri samimi birkaç arkadaş okuyup anlamaya çalışırlarsa istifadeli olacağını ümit ediyorum. Kainatta cebrî kaderin hakim olduğu da unutulmamalıdır. Dualarınızı niyaz ediyorum.


    KADERLE İLGİLİ AYETLERE DE BAKMALIYIZ


    1-"Hiçbir şey yoktur ki, hazineleri Bizim yanımızda olmasın. Herşeyi Biz belirli bir miktarla indiririz." Hicr Sûresi, 15:21.


    2-"Biz herşeyi İmam-ı Mübinde tek tek sayıp yazdık." Yâsin Sûresi, 36:12.


    3-"İnkâr edenler, 'Kıyamet başımıza gelmez' dediler. Sen de ki: Evet, gaybı bilen Rabbime yemin olsun ki başınıza gelecektir. Ne göklerde ve ne de yerde zerre kadar birşey Ondan uzak kalamaz; bundan küçük veya büyük ne varsa hepsi ap açık bir kitapta yazılmıştır." Sebe' Sûresi, 34:3.


    4-"Yaş ve kuru ne varsa hepsi ap açık bir kitapta yazılmıştır." En'âm Sûresi, 6:59.ayet, 5 )Nisa-79.ayet,6)Yasin-12.ayet, ,7)Ra’d -39. ayet, İsra-13.ayet


    ÖZET CÜMLELER;


    1- “Kader ve cüz-ü ihtiyarî, İslâmiyetin ve imanın nihayet hududunu gösteren, hâlî ve vicdanî bir imanın cüzlerindendir. Yoksa ilmî


    ve nazarî değillerdir


    2-“ KADER; ilim nevindendir. İlm-i Îlâhî’nin bir nev’İdir.”


    3-“ kader, nefsi gururdan; ve cüz-ü ihtiyarî, adem-i mes'uliyetten kurtarmak içindir ki, mesâil-i imaniyeye girmişler.”


    4”- Kader, ilim nev'indendir. İlim, malûma tâbidir. Yani, nasıl olacak, öyle taallûk ediyor. Yoksa, malûm, ilme tâbi değil.”


    5-” Kisb-i şer, şerdir; halk-ı şer, şer değildir.”


    6-“ Bir şerr-i cüz'î için hayr-ı kesiri terk etmek, şerr-i kesir olur.”


    7-“ Maziye, mesâibe kader nazarıyla; ve müstakbele,meâsîye teklif noktasında bakmak lâzımdır.”


    8-“ Hakîm-i Mutlak, o zayıf, cüz'î iradeyi, irade-i külliyesinin taallûkuna bir şart-ı âdi yapmıştır.”


    9-“ Cenab-ı Hakkın atâ, kazâ ve kader namında üç kanunu vardır. Atâ, kazâ kanununu; kazâ da, kaderi bozar.”


    10-“Çünkü , meşiet-i İlâhiye hâkim-i mutlaktır, o mahkûm olamaz.”


    11-“ Hadis-i sahihde vardır ki: Bazen belâ nazil olur karşısına sadaka gibi bir şey çıkar, mukabele eder.”


    12-“Hülâsa: Arının dimağını, mikrobun gözünü tanzim eden Zat, senin ef'âl ve a'mâlini mühmel, başıboş, hesapsız, kitapsız bırakmayarak İmâm-ı Mübînde yazar. Ona göre muhaseben olacaktır.”


    ANAHTAR KELİMELER; Kader, Cüz-i İrade, İrade-i Külliye, Şuzûzât-ı kanuniye, Meşiet-i ilâhiye, atâ, kaza, Levh-i mahfuz, imam -ı mübin, kitab-ı mübin, levh-i mahv isbat, ecel-i mübrem, ecel-i muallak.


    25/ 07 /2008


    HİLMİ ARKIN


    Dipnotlar


    (1)26. söz sf; 488


    (2)26. söz sf; 491


    (3)26.söz sf ; 491


    (4) 26. söz sf ; 488


    (5)26. söz sf ; 489


    (6)26.söz sf; 492


    (7)26.söz sf; 492


    (26.söz sf; 489


    (9)26.söz sf; 489


    (10)26.söz sf; 489


    (11)26. söz sf;489


    (12)26.söz sf; 492-493


    (13)Mektubat 465 Hakıkat Çekirdekleri-45


    (14)26.söz sf; 494


    (15)26.söz sf;494


    (16)30.Söz sf;581-582


    (17)16.söz sf; 209


    (1Mesnevi-i Nuriye sf;1351 Nesil, iki cildlik.


    (19)Rumuzat-ı Semaniye sf;221


    (20)-Mesnevi-i Nuriye sf;1351 iki cildlik Nesil


    (21)-Rumuzat-ı Semaniye sf;221


    (22)-26.söz sf;497


    Hilmi Arkın


    Kısaca Benzer Konulara da Bakmalısın

  2. Kadere İman ile Allah'a İman Arasındaki İlişki Nedir
  3. Kadere İman Sebeplere Yapışmayı Engellemez
  4. Kadere İman ile ilgili konu
  5. Kaza Kadere Ve Ahirete İman
  6. Kazâ ve Kadere İman
  7. Paylaş Facebook Twitter Google


  8. Sponsorlu Bağlantılar

 

 

<b>Yorum Yaparak Bu Konunun Geliştirilmesine Yardımcı Olabilirsin</b> Yorum Yaparak Bu Konunun Geliştirilmesine Yardımcı Olabilirsin


:

Powered by vBulletin® Version 4.2.5
Copyright ©2000 - 2017, Jelsoft Enterprises Ltd.
akrostiş şiirmektup örnekleri