Hoşgeldiniz. Unutmayın, çok istiyorsanız mutlaka bir yolu vardır.!

Kimyanın tarihsel gelişimi nedir , Kimyanın tarihsel gelişimi hakkında bilgi Kimya çok eski bir bilimdir; ilk uygulamaları insanların ateşi keşfetmeleriyle birlikte başlamıştır. Binlerce yıl sonra
  • 5 üzerinden 5.00   |  Oy Veren: 30      

  1. Sponsorlu Bağlantılar


    Kimyanın tarihsel gelişimi nedir

    Sponsorlu Bağlantılar




    Kimyanın tarihsel gelişimi nedir,
    Kimyanın tarihsel gelişimi hakkında bilgi


    Kimya çok eski bir bilimdir; ilk uygulamaları insanların ateşi keşfetmeleriyle birlikte başlamıştır. Binlerce yıl sonra insanlar, bakır ve kalaydan tunç yapımında, altın ve demiri cevherlerinden ayırmada kimya bilgilerinden yararlandılar. Bitki köklerinden boyarmadde, bitkilerden ilaç ve zehir, tahıl ve meyvelerden alkol çıkardılar.

    İlk kimya kuramlarını Eski Yunanlılar geliştirdiler. Yunanlılar, bütün maddelerin toprak, hava, su ve ateşin değişik oranlarda birleşmesi sonucunda oluştuğunu ileri sürmüşlerdi. Ama kimya gerçek bir bilim haline ortaçağda gelmeye başladı. İlk deneysel kimyacılara "simyacı" denirdi ; simyacılar ana metalleri altına çevirmeye, hastalıklar için evrensel bir ilaç bulmaya ve ölümsüzlüğü getirecek bir madde keşfetmeye uğraştılar. Simyacıların düşüncelerinin pek çoğu yanlıştı; ama bu arada pek çok kimyasal maddenin de niteliklerini tanımladılar, bu maddeler arasındaki tepkimelere ilişkin ilk deneyleri yaptılar. Onların araştırmaları, özellikle de İsviçreli simyacı Paracelsus'unkiler, modern kimyaya açılan yolun temel taşlarını oluşturdu.

    İngiliz bilim adamı Robert Böyle, 1661'de yayımladığı The Sceptical Chymist("Kuşkucu Kimyacı") adlı kitabında bir elementi, "bileşikler" oluşturmak üzere başka elementlerle birleşebilen ve kendisinden daha basit maddelere ayrıştırılamayan temel madde olarak tanımladı. Böylesi birçok elementin bulunduğunun gösterilmesi, toprak, su, ateş ve havayı temel elementler olarak gören Eski Yunan düşüncesine son verdi.

    Böyle, dünyayı oluşturan farklı birçok maddenin var olduğunu ileri sürdü ve bunları ayırarak incelemeye yönelik dikkatli deneylere girişti. Ondan sonraki yüzyılda gerçekleşti
    rilen kimya araştırmaları, hangi maddelerin elementlere ayrıştırılabileceği, hangilerinin ise ayrıştırılamayacağı konusuna bir açıklık getirmeye başladı. Henry Cavendish hidrojeni keşfetti ve hidrojenin havada yakılması durumunda suyun oluştuğunu gösterdi; demek ki, su bir element olamazdı, çünkü suyun kendisi bir başka maddeyi, yani hidrojeni içermekteydi. İsveçli kimyacı Cari Wilhelm Scheele 1773'te ve İngiliz bilim adamı Joseph Priestley 1774'te, birbirlerinden ayrı olarak oksijeni keşfettiler.

    Havanın, biri oksijen öbürü azot olmak üzere iki gazdan oluştuğunu ilk keşfeden Fransız kimyacı Antoine Lavoisier oldu. Lavoisier yanma sürecini de açıkladı. Daha önceleri insanlar, yanabilen her şeyin yapısında"flojiston" denen bir maddenin yer aldığını sanıyorlardı. Buna göre, yanma olayı sırasında flojiston açığa çıkıyordu. Lavoisier, herhangi bir cisim yandığında oksijenle birleştiğini ve flojiston diye bir maddenin bulunmadığını ortaya çıkardı. Onun bu buluşu, ateşi sihir ya da büyüyle birleştiren görüşlerin ortadan kalkmasına yardım etti. Lavoisier, 1789'da kütlenin korunumu yasasını ortaya koydu; bu yasaya göre, herhangi bir kimyasal tepkimede oluşan maddelerin toplam ağırlığı, her zaman onları oluşturan maddelerin toplam ağırlığına eşittir. Buna göre, eğer bir kimyacı, kapalı bir kapta bulunan 100 gramlık bir karışımla tepkimeyi başlatırsa, arada yapılan ya da sonuçta ortaya çıkan her ne olursa olsun, tepkimenin bitiminde, kapta gene 100 gramlık bir karışım vardır. Lavoisier ayrıca, bugün elementleri ve onların bileşiklerini adlandırmakta kullandığımız sistemi de kurdu.

    Kimyasal değişimlerin açıklanmasında bundan sonraki en büyük adımı 1803'te İngiliz Öğretmen John Dalton attı. Dalton bütün elementlerin, kendilerinden daha küçük herhangi bir şeye bölünemeyen çok ufak atomlardan oluştuğunu ve elementlerin birleşmesinin, atomları arasındaki birleşmeden kaynaklandığını; bu birleşmede basit sayılarla ifade edilebilecek kadar atomun bir araya gelerek bileşik atomunu oluşturduğunu ileri sürdü. Bileşiklerin atomlarına daha sonraları molekül adı verildi. Dalton'un atom kuramı, dağınık, birbiriyle ilintisizmiş gibi gözüken pek çok gerçeği bir araya getirip açıkladı ve böylece 19. ve 20. yüzyıllardaki büyük ilerlemenin yolunu açtı. 1811'de, İtalyan kimyacı Amedeo Avogadro, aynı kuramı gazlara uyguladı. Avogadro, kendi adıyla anılan varsayımıyla, aynı koşullar altında ölçülen eşit hacimlerdeki gazların eşit sayılarda molekül içerdiğini ortaya çıkardı.

    19. yüzyılda değişik atomların bağıl ağırlıklarını ölçmek, yani elementlerin "atom ağırlıklarını bulmak için çok çaba gösterildi. İsveçli Jöns Jacob Berzelius, sistematik biçimde giriştiği bu çalışmada doğru sonuçlara ulaştı. Elementler için simge olarak harflerin kullanılmasını öneren de Berzelius oldu. Berzelius'un çalışmaları, nicel çözümlemenin temellerini attı. Analitik kimyanın öteki dalı olan nitel çözümlemeyi ise Alman kimyacı Justus von Liebig kurdu.

    19. yüzyılda keşfedilen elementler listesi uzadıkça (1860'a gelindiğinde bilinen element sayısı 80'i aşmıştı) kimyacılar, bu elementleri kendi aralarında gruplandırma ve onları davranış biçimlerine göre sınıflandırma girişiminde bulundular. 1869'da Rus kimyacı Dimitriy İvanoviç Mendeleyev, elementleri, benzer özelliktekiler aynı sütunda görülecek biçimde atom ağırlıklarına göre sıralar halinde dizerek, tam bir tablo düzenledi {bak. PERİYOTLAR CETVELİ).
    Mendeleyev'in geliştirdiği periyotlar cetveli, atomların yapısına ilişkin daha sonraki araştırmalarla kusursuz bir hale geldi. 1913'te, İngiliz bilim adamı Henry Moseley, X ışını tekniklerinden yararlanarak, her elementin atomundaki proton sayısına eşit özgün bir atom numarasının olduğunu ve bu türden 92 elementin bulunması gerektiğini ortaya koydu. Moseley ayrıca, her kimyasal bileşiğin yapısında, bu elementlerden iki ya da daha çoğunun bulunduğunu söyledi. Gerçekten de, bugünkü periyotlar cetveli 108 element içermektedir; bunlardan 92'si kararlı bir yapıya sahiptir ve bunların da ancak 39'u başka elementlerle birleşmemiş durumda serbest haldedoğada bulunur. Atom numarası 92'den büyük olan elementler, başka moleküllerin, yüksek enerjili temel parçacıklarla bombardıman edilmesi yoluyla elde edilir

    Atomun iç yapısının incelenmesi, 20. yüzyılda kimya ve fizikte köklü değişiklikler yarattı. Dalton'un atom kuramına göre, atomlar daha küçük herhangi bir şeye bölünemezdi; oysa bugün artık, atomların daha basit parçacıklardan oluştuğu biliniyor


    Kısaca Benzer Konulara da Bakmalısın

  2. Kimyanın tarihsel gelişimi özet
  3. Kimyanın tarihsel gelişimi şeridi
  4. Zaman ölçme araçlarının tarihsel gelişimi nedir bilgi
  5. Müziğin tarihsel evrimi, müziğin tarihsel gelişimi
  6. Kimya Nedir Kimya Hakkında - Kimyanın Dalları Nelerdir - Kimyanın Tarihçesi - Kimyanın Çe
  7. Paylaş Facebook Twitter Google






  8. Sponsorlu Bağlantılar




    Kimyanın bugünkü bulunduğu nokta yaklaşık 3 bin yıllık bir bilgi birikiminin sonucudur. Doğada süre giden olayların nedenlerini araştırmak, bunlara anlamlı açıklama bulmak tarih kadar eski bir olaydır. Bütün öteki bilim dalları gibi kimya da insanın yararlandığı basit buluşlarla gelişmiştir.

    M.Ö. 2000 yıllarından beri Mısır'daki kimyacılar basit ilaçların yapımı ve bunların üretimi ile ilgilenmişlerdir. Sınama - yanılma yöntemiyle bazı bitkilerin öz sularının iyileştirici, bazılarının ise zararlı etkileri olduğunu görmüşlerdir. Bu dönemde kimyanın büyü ve tılsımla eşdeğer tutulduğu da söylenebilir.

    Eldeki bilgiler Mısır'lıların bakır, kurşun ve civayı cevherlerinden ayırabildiklerini, cam yapımı, boyacılık ve altım temizleme konularında oldukça fazla deneyimleri olduğunu göstermektedir. Mısır uygarlığı kimyadan geniş ölçüde yararlanmış olmasına rağmen işin daha çok pratik yönü ile ilgilendikleri, teorik yönü ile ilgilenmedikleri anlaşılmaktadır.

    Yunan filozofları ise Mısırcıların tersine işin teorik yönü ile ilgilenmişler, deneysel yönü ile pek ilgilenmemişlerdir.

    Yunan felsefesine göre kimya

    Yunan filozoflarının bir kısmı bütün maddelerin belli bir ana maddesi olduğunu ileri sürmüşlerdir. Bir başka deyişle doğadaki çeşitli görünümlerdeki maddelerin belli bir ortak özelliği, yapısı vardır.

    Empedokles (M.Ö. 492-432) ana maddenin dört unsurdan (elementten) oluştuğunu ileri süren ilk düşünürdür. Empedokles'e göre ana madde hava, su, toprak ve ateş olmak üzere dört element ten meydana gelmektedir. Bu dört elementten biri katı (toprak), biri sıvı (su), biri ise gaz (hava) dır. Ateş de havadan daha hafif bir çeşit gaz olarak kabul edilmektedir. Bu görüşe göre bir cisim yandığı zaman kendini oluşturan elementlerine ayrışmaktadır. Mesela odun karmaşık bir maddedir. Yandığında ateş açığa çıkar. Duman (hava) yükselir. Yanma sırasında suyun kaynadığı görülebilir. Yanma sonunda kalan kül ise toprağı belirtir. Bu nedenle hava, su, toprak ve ateşin birleşerek odunu oluşturduğuna inanılır.

    Leukippos (M.Ö. 5. yüzyıl) ve onun öğrencisi olan Demokritos (M.ö. 460 - 370) atom kavramını ilk ortaya atan bilginlerdir. Bunlar maddenin en küçük parçasına, Yunancadaki bölünmez anlamına gelen atomos adım vermişlerdir. Atomların sürekli hareket halinde olduğunu söyleyen Demokritos'tur. Demokritos'a göre uzay, atomların düşünülmeyecek kadar uzun süredir içinde hareket ettikleri büyük boşluktur.

    Aristo (M.Ö. 384 - 322), Empodokles'in dört elementinden (hava, su, toprak, ateş) esinlenerek yeni bir kuram ortaya koyar. Aristo, maddenin temel özellikleri olarak adlandırdığı sıcaklık, soğukluk, nemlilik (ıslaklık) ve kuruluğun çiftler halinde birleşmesiyle bu elementlerin meydana geldiğini ileri sürer. Buna göre su, nemli ve soğuk şeylerin, ateş ise sıcak ve kuru şeylerin özüdür. Dört temel özellik ikişer ikişer birleşerek yalnız dört bileşim meydana getirebilirler. Çünkü sıcak ile soğuk veya kuru ile yaş gibi karşıt özellikler birleşemezler. Özelliklerden birinin yerine ötekinin geçmesiyle bir element ötekine dönüşebilir.

    Ortaçağda kimya

    Ortaçağdaki kimyacılar ki bunlara simyacılar (alkemistler) de denir, yeni bir teori getirdiler. Bütün deneysel çalışmalarını bu teoriye dayandırdılar. Onlar şuna inanıyorlardı, insanlar dahil doğadaki her şey bir bütünlüğe, mükemmelliğe doğru gitmektedir. Altının gerçek metal olduğuna karar verdiler. Çünkü bu element havadan etkilenmiyordu, asitlere karşı dayanıklı idi ve kükürtle ısıtıldığında öteki metaller gibi etkilenmiyordu. Onlara göre bütün metaller altına dönüşme yönünde bir çaba içindedir. Altın ile öteki metaller arasındaki tek fark bunların olgunluk dereceleri, yani yaşlarıdır. Bunlar doğadaki yavaş dönüşümleri hızlandırmanın mümkün olduğunu düşünüyorlardı. Dolayısıyla bir metalin başka bir metale ve sonunda altına dönüştürülmesi ana amaç haline gelmişti.

    Simya, saf olmayan metallerden altın elde edilmesi veya insan ömrünü sonsuza kadar uzatmayı sağlayacak olan hayat iksirinin bulunması ile eşanlamlı tutulmuştur. Gerçekten de simyacılar daha çok zenginlik ve uzun ömür sağlamak için kimya ile ilgileniyorlardı Simyacılar çalışmalarını yüzyıllarca sürdürmüşler ancak yanlış bir varsayımdan yola çıktıkları için bekledikleri sonucu alamamışlardır. Bununla birlikte simyacıların çalışmalarının tamamen boşa gittiği de söylenemez. Yapılan çok sayıdaki araştırma gerçek bilginin öğrenilmesini sağlamıştır.

    Filojiston kuramı ye yanma

    Empedokles'in yanan bir cisimden bir şeylerin ayrıldığım ve geride hafif bir kül bıraktığını gözlemlediğini söylemiştik. Bundan sonra yanan bir cismin ağırlığında bir azalma ile bozunduğu genel olarak kabul görmeye, başlamıştır. Robert Böyle (1626-1691); metallerin oksitlerine dönüştürülmelerinde ağırlıklarının arttığını, solunum ve yanma sırasında havanın bir kısmının azaldığını (oksijen) ve geride yanma için elverişsiz bir gaz kaldığını( azot) biliyordu. Alman kimyacı Becher, 1669 yılında ateşi yanan cisimdeki bir element olarak tanımlanmış ve yanma sırasında bunun kaçıp gittiğini varsaymıştır. Daha sonra 1702 yılında Georg Stahl, bu nesneyi Filojiston (Phylopiston) olarak adlandırmıştır. Bu teorice göre, metaller ısıtıldıklarında filojiston kaybederler ve kül şeklinde artık bırakırlar. Maden. külü. filojistonca zengin olan odun kömürü veya hidrojen ile ısıtılırsa kaybettiği filojistonu tekrar soğunur ve tekrar metal haline gelir. Yanıcı cisimler yanıcı olmayan bir kısım ile fiîojiston'dan oluşmuştur. Buna göre metal oksitler birer element, metaller ise metal oksit (kül) ve fiîojiston'dan oluşan birer bileşiktir. Bu teori yaklaşık 100 yıl kimyaya egemen olmuştur.
    Bu teoriye göre yanmakta olan bir kibrit kapalı bir kaba bırakılırsa bir süre sonra sönecektir. Çünkü şişe içindeki hava filojiston yönünden doymuş hale gelecektir. Canlı organizmaların yaptığı da zaten, bünyeyi filojiston yönünden arındırmaktır. Bir fanusun altındaki fare, etrafındaki hava filojiston yönünden doygun hale gelince ölür.
    Bu teori gerçekte çok ilginçtir. Yanma olayı, hiçbir tartım yapılmadan bizim bugünkü açıklamamıza benzer şekilde açıklanmaktadır. Dikkat edilirse bu teorideki filojiston bir bakıma bizim karbondioksite eşdeğer olmaktadır.



  9. Aradığınız Bilgiyi Bulamadıysanız Üye Olmadan
    BURAYA Tıklayarak Sorunuzu Düzgün Bir Başlık ile Yazabilirsiniz.
  10. Modern kimyanın öncüleri (17. Yüzyılda kimya)

    Ortaçağda kimyadan pratik olarak yararlanılır ve bir zengin olma aracı olarak bakılırken 1661 yılında İngiliz bilgini Robert Boyle'nin (1626-1691) "şüpheci kimyager" adlı yapıtımın yayınlanmasıyla Aristocuların görüşü altüst olmuştur. Robert Böyle ilk kez kimyasal elementleri maddenin parçalanamayan yapı taşları olarak tanımlamıştır. Yine ilk kez kimyasal bileşikler ile karışımlar arasındaki ayırımı yapmış ve kimyasal bileşiklerde maddenin özelliklerinin değiştiğini, basit karışımlarda ise her bir maddenin özelliklerinin korunduğunu açıkça belirtmiştir. Buna göre element bir özellik değil bir maddedir. Bileşikler elementlerin birleşmesinden meydana gelirler. Görüldüğü gibi Robert Böyle, element ve bileşiklerin bugün de geçerli olan doğru tanımlarını yapmıştır. Robert Boyle'nin çalışmalarının en önemli özelliklerinden biri de gazlar üzerinde yaptığı deneylerdir. Çalışmaları sonunda gazların basıncı ile hacminin ters orantılı değiştiğini bulmuştur. Bu yasa bugün de kendi ismiyle anılır.

    Lavoisier (1743-1794), Filojiston kuramının egemen olduğu bir dönemde, yanma olayını bugünkü anlamda açıklayan bilgindir. Lavoisier, metal oksitlerinin oksijen ile metallerin verdiği bileşikler olduğunu kanıtlamıştır. Kapalı kaplarda yaptığı deneylerle bir kimyasal tepkime sırasında maddenin değişmediğini bulmuştur. Bu buluşu "Kütlenin Korunumu Yasası" olarak bilinir- Buna göre hiçbir şey, ne yapay yollarla ne de doğal işlemlerle, yeniden yaratılamaz. Her bir işlemde madde miktarı, işlemden önce ve sonra aynıdır. Değişen yalnız biçimleridir. Bir başka deyişle her bir işlemde maddenin niceliği değişmez, yalnız niteliği değişir.
    Lovaiser'in bu yasası Einstein'in görecelik (rölativite) kuramını ortaya atmasına kadar geçerliğini korudu; Nicel kimya Lavoisier'in bu kuramına dayanır. Lavoisier'den sonra kimyagerler, kimyasal olaylardaki kütleler üzerindeki çalışmalarını yoğunlaştırmışlardır. Bileşik ile karışım arasındaki fark belirginleşmeye başlamıştır.

    Bir kısım kimyagerler bileşiklerdeki element oranlarının değişken olduğunu söylerlerken J. L. Prost (1755-1826) bileşikleri belli bir bileşiminin olduğunu, bileşiklerin özelliklerinin ve kendini meydana getiren bileşenlerin oranının değişmediğini ortaya atmıştır. Bu prensip bugün Sabit oranlar yasası olarak bilinir.

    Richter birleşme oranları yasası ile Stokiometrinin (madde denkliği) kurucusu sayılır. Asit ve bazın nötrleştirilmesi yardımıyla miktar oranlarını saptamıştır. Demir veya civa gibi bazı elementlerin oksijenle farklı oranlarda birleşebileceğini ileri sürmüştür ki bu çok sonraları değerlik kavramıyla doğrulanabilen bir gözlemdir.

    Alman kimyager Jeremias Richter (1767-1807) 1792-1802 yılları arasındaki çalışmalarında o güne kadar çağdaşlarının ihmal ettiği bir konuda önemli buluşlar yaptı. Buna göre birbiriyle tepkimeye giren iki elementin birleşme oranlarındaki miktar bu elementlerin bir üçüncü elemente verdikleri tepkimelerde de aynıdır.
    Meselâ 1 gr hidrojen 8 gr oksijenle birleşerek suyu, 1 gr hidrojen 3 gr karbonla birleşerek metanı, 1 gr hidrojen 35.5 gr klorla birleşerek hidrojen klorürü, 1 gr hidrojen 25 gr arsenikle birleşerek arsini meydana getirirler.

    Ricter'in kuralına göre, ki bu eşdeğer oranlar yasası olarak da bilinir, eğer karbon ile oksijen birleşecekse 3/8 oranında (CO2 için doğrudur), karbon ile klor tepkimeye girecekse 3/35,5 oranında (CCl4 için doğrudur), arsenik ile klor birleşecekse 8/25 oranında (As2O3 için doğrudur) veya klor ile oksijen birleşecekse 35,5/8 oranında (Cl2O için doğrudur) birleşmelidir.

    john Dalton (1766 -1844) İngiltere'de fen bilimleri öğretmenliği yaparken 5 maddelik bir teori ortaya attı ve bunu 1805 yılında yayınladı. Buna göre :
    1.Bütün maddeler atomlarda oluşurlar. Bunlar en küçük parçacıklar olup bölünmezler ve parçalanmazlar.
    2.Bir elementteki bütün atomlar ağırlık ve kimyasal özellikler bakımından aynıdır.
    3.Farklı elementlerin atomları, farklı ağırlık ve kimyasal özelliklere sahiptir.
    4.Farklı elementlerin atomları basit tam sayılarla bir araya gelerek bileşik oluştururlar.
    5.Bir bileşik bozunduğunda meydana gelen atomların özellikleri değişmez. Aynı bileşiği tekrar veya yeni bir bileşiği meydana getirebilirler.
    Dalton bileşiklerdeki elementlerin oranlan ile ilgili olarak basitlik kuralı diye bir öneride bulundu- Buna göre A ve B gibi iki atom, AB gibi iki atomlu veya AB2 veya A2B gibi üç atomlu molekül oluşturabilir. Bu elementlerin tek bileşiği varsa bu AB olmalıdır. Üç bileşiği varsa her üçü olmalıdır.
    Dalton'un çalışmalarının en önemli yanı bugün katlı oranlar yasası olarak bildiğimiz yasayı ortaya atmasıdır. Ancak bu yasa Dalton'un deneysel çalışmalarının değil, önceden bilinen gözlemlerin düşünsel çalışmalarının sonucudur. Bu yasa "eğer element başka bir elementle birleşerek birden fazla bileşik meydana getiriyorsa elementlerden bir sabit kabul edildiğinde ötekinin miktarı basit tam sayılı katlan kadardır" şeklinde ifade edilebilir. Birleşme ağırlıkları dikkate alındığında yasayı "eğer bir elementin birden fazla birleşme ağırlığı varsa bu ağırlıklar birbirinden küçük tam sayılı oranlarla ayrılacaktır'' şeklinde tanımlamak da mümkündür.
    Dalton bulgularından başka sonuçlar da çıkarmıştır. Hidrojenin en düşük bağıl ağırlığa sahip olduğunu kabul ederek ona 1 değerini vermiş ve buna göre elementleri bağıl ağırlıkları cetvelini hazırlamıştır. Dalton hazırladığı bu cetvelde azota 5 (bugün, 14), oksijene 7 (bugün 16). fosfora 9 (bugün 31), magnezyuma 20 (bugün 24), kalsiyuma 24 (bugün 40), sodyuma 28 (bugün 23), demire 50 (bugün 56), kurşuna 90 (bugün 207) atom ağırlığı değerlerini vermiştir. Dalton bağıl ağırlık oranlarından şu sonuca vardı. Basit kimyasal maddelerde daha da bölünemeyen değişmez maddeler vardır. Kimyasal olay sırasında maddenin yeniden yaratılması veya parçalanması olmaz. Homojen maddenin en son tanecikleri ağırlık, yapı ve öteki özellikleri bakımından tamamen birbirinin aynıdır. Bir başka deyişle her bir su atomu başka bir su atomuyla, herbir hidrojen atomu başka bir hidrojen atomuyla aynıdır.
    Dalton atom sözcüğünü element ve bileşiklerin en küçük taneciği anlamında kullanmıştır. Çünkü bir su atomundan söz edebilmektedir. Element ve bileşik arasındaki farkı bazen "basit element atomları" veya "bileşik atomları" deyimlerini kullanarak belirtmektedir.

    Gay - Lussac, (1778 -1850) 1808 yılında tepkimeye giren gazların hacimleri ile ilgili bir dizi denemeye girişmiştir. Bu deneyleri sonucunda eşit hacimde HCl ve NH3 gazı, katı NH4Cl veriyordu. Eğer bunlardan herhangi birinin hacmi fazla ise, bu fazlalık tepkime sonunda gaz halinde geride kalıyordu. Aynı şekilde 2 hacim hidrojen ve 1 hacim oksijenden 2 hacim su buharı oluşuyor, 3 hacim hidrojen 1 hacim azotla birleşiyor ve 2 hacim amonyak oluşuyordu. Bu ve benzeri olaylarla Gay - Lussac Sabit Hacim Oranlan Yasasını buldu. Buna göre bir gaz, öteki gazlarla tepkimeye girdiğinde her zaman basit tam sayılı hacim oranları ile birleşmektedir.

    İtalyan fizikçi Amadeo Avogadro (1776-1856); Dalton ve Gay-Lussac' ın bulgularını doğru şekilde yorumlamış ve "bütün gazların eşit hacimlerinde eşit sayıda molekül vardır" şeklinde ifade edilen ve Avogadro yasası olarak bilinen yasayı bulmuştur.
    Avogadro, çalışmalarım eşit hacimde eşit sayıda molekül vardır savıyla başladı ve bunu kanıtlamaya çalıştı. Bu varsayım hidrojen, oksijen, klor, azot gibi elementlerin moleküllerinin tek atomlu yerine iki atomlu olmasını gerektiriyordu. Avogadro 1811'de görüşlerini yayınladığında eğer emin olabilseydi, kimyadaki yarım yüzyıllık anlaşmazlık da açıklık kazanmış olacaktı. Çoğu kişi onun eşit hacmine eşit molekül vardır, varsayımını çok zayıf bir varsayım olarak görüyor, iki atomlu molekül varsayımını ise ciddiye almıyordu. Kimyasal bağ kavramı o zamanlar, tamamen elektriksel itme-çekme olayı olarak biliniyordu. Dolayısıyla benzer iki atomun birbirini itmeden bir araya gelerek iki atomlu molekülü oluşturmaları pek inandırıcı görünmüyordu. Eğer bunlar gerçekten bir araya gelebiliyorsa niye yalnız iki atom bir araya geliyordu üç, dört atom dört buraya gelmiyordu. Mesela H3, H4 molekülleri oluşmuyordu.
    Avogadro'nun iki atomlu gaz molekülü görüşü şu gözlemlere dayanıyordu: Suyun elementlerinden oluşmasında 2 hacim hidrojen, 1 hacim oksijen ile birleşip 2 hacim su buharı oluşturuyordu. Oksijenin su buharının her iki hacim kısmında da eşit olarak dağılmak zorunda olduğunu, dolayısıyla oksijen elementinin eşit iki, kısma ayrıldığını söylüyordu. Aynı şekilde 1 hacim klor ve 1 hacim hidrojen birleşerek 2 hacim hidrojen klorür oluştururken de aynı şey söz konusu idi. Hidrojen ve klor elementlerinin her ikisi de iki eşit parçaya ayrılması gerekiyordu. Bütün bu gözlemler Avogadro'yu bazı gaz elementlerinin ilci atomlu olduğu sonucunu götürmüştür.
    Avogadro çalışmalarını yayımladıktan sekiz yıl sonra 1819 yılında P.L.

    Dulang (1785-1838) ve T.A. Petit (1691,-1820) ağır elementlerin atom ağırlıklarının tahmini için yeni bir yöntem geliştirdiler. Bunlar katıların özgül ısıları ile ters orantılı olduğunu saptadılar. Atom ağırlığı ile özgül ısının çarpımı 6,43 gibi belli bir sabit değeri veriyordu. Bir başka deyişle bir elementin özgül ısısını belirleyip bunu 6,43 bölmekle o elementin atom ağırlığını bulmak mümkündü. Bu Dulang - Petit kuralı olarak bilinir. Bu, önemli bir bulgu idi. Hatta Avogadro'ya göre teorik kimyanın başlangıcıdır. Ancak sonradan görülmüştür ki bu kural yalnız belirli sıcaklık aralıkları için geçerlidir. Tüm elementler kendilerine özgü karakteristik bir sıcaklıkta Dulang - Petit kuralına uygun davranırlar. Düşük sıcaklıklarda özgül ısı giderek azalır.

    Jön Jagob Berzelius (1779 -1848) 1800'lü yılların ilk yarısında kimya alanında önde gelen bir bilim adamıydı. Berzelius'un kimyadaki en önemli buluşu, o güne kadar kullanılan tüm formülleri atıp yerine bugün de kullanılan simgeleri koymuş olmasıdır. Berzelius simge olarak elementlerin Latince adlarının baş harflerini seçmiştir. Birden fazla elementin ilk harfi birbirine benzemesi halinde daha sonraki harflerden birini seçerek simgeyi belirlemiştir.

    Newsland (1838 -1894), 1864 yılında elementleri atom ağırlıklarına göre sıralandığında, her 8 elementten sonra gelen elementin özelliğinin, baştaki birinci elementin özelliğine benzediğini gördü. Daha sonra sekizli anlamına gelen oktet kuralını önerdi.

    R. Bunsen (1811 -1899) ve G. R. Kirchoff (1824 -1887) isimli bilginler, metal tuzlarını alevde buharlaştırıldıklarında, alevin karakteristik olarak renklendiğini gördüler. Bu şekilde, elementlere özgü renkleri buldular. Buradan metali belirleme yoluna gittiler. Bu yöntem, daha sonra geliştirilecek olan Spektral analiz'in temelini oluşturdu ve bu yolla bir dizi element keşfedildi.
    Kimyanın tarihsel gelişim içindeki çalışmalar burada bitmemektedir. …..
    Yaşanan tarihle birlikte kimya tarihi de devam etmektedir…..


 

 

<b>Yorum Yaparak Bu Konunun Geliştirilmesine Yardımcı Olabilirsin</b> Yorum Yaparak Bu Konunun Geliştirilmesine Yardımcı Olabilirsin


:

Powered by vBulletin® Version 4.2.5
Copyright ©2000 - 2017, Jelsoft Enterprises Ltd.
akrostiş şiirmektup örnekleri