Hoşgeldiniz. Unutmayın, çok istiyorsanız mutlaka bir yolu vardır.!

94- Andolsun , sizi ilk defa yarattığımız gibi (bugün de) 'teker teker , yapa yalnız ve yalın (bir tarzda) ' bize gel din iz ve

  1. Sponsorlu Bağlantılar


    Cevap: Tefhimu'l Kuran Tefsiri En'am Suresi (Mevdudi )

    Sponsorlu Bağlantılar




    94- Andolsun, sizi ilk defa yarattığımız gibi (bugün de) 'teker teker, yapayalnız ve yalın (bir tarzda) ' bize geldiniz ve size lutfettiklerimizi arkanızda bıraktınız. İçinizden, gerçekten ortaklar olduklarını sandığınız şefaatçilerinizi şimdi yanınızda görmüyoruz. Andolsun, aranızdaki (bağlar) parçalanıp-koparılmıştır ve haklarında zanlar besledikleriniz sizlerden uzaklaşmıştır.
    95- Taneyi ve çekirdeği yaran(62) şüphesiz Allah'tır. O, diriyi ölüden çıkarır, ölüyü de diriden çıkarır.(63) İşte Allah budur. öyleyse nasıl oluyor da çevriliyorsunuz?
    96- O sabahı da yarıp çıkarandır. Geceyi bir sükûn (dinlenme) , güneş ve ay'ı bir hesap kıldı. Bu, üstün ve güçlü olan, bilen Allah'ın takdiridir.

    AÇIKLAMA

    62. Yani, "yer altında tohumu ve çekirdeği yarıp, bunlardan bitki ve ağaç çıkmasını sağlayan Allah'tır."
    63. Allah cansız maddeden canlı yaratıklar çıkarır ve canlı yaratıklardan cansız maddeler meydana getirir.

    97- O, karanın ve denizin karanlıklarında yolunuzu bulmanız için size yıldızları var edendir. Bilebilen bir topluluk için biz ayetleri birer birer (bölüm bölüm) açıkladık.(64)
    98- O, sizi tek bir nefisten yaratandır.(65) (Sizin için) Bir karar (kalış) ve emanet (olarak konuluş) yeri vardır. Kavrayabilen bir topluluk için ayeteri birer birer açıkladık.(66)
    99- O, gökten su indirendir. Bununla her şeyin bitkisini bitirdik, ondan bir yeşillik çıkardık, ondan da birbiri üstüne bindirilmiş taneler türetiyoruz. Ve hurma ağacının tomurcuğundan da yere sarkmış salkımlar, -birbirine benzeyen ve benzemeyen- üzümlerden, zeytinden ve nardan bahçeler (kılıyoruz.) Meyvesine, ürün verdiğinde ve olgunluğa eriştiğinde bir bakıverin. Hiç şüphesiz inanacak bir topluluk için bunda gerçekten ayetler vardır.
    100- Cinleri Allah'a ortak koştular.(67) Oysa onları da O yaratmıştır. Bir de hiç bir bilgiye dayanmaksızın O'na oğullar ve kızlar yakıştırıp-uydurdular.(68) O ise nitelendiregeldikleri şeylerden yücedir, uzaktır.
    101- Gökleri ve yeri bir örnek edinmeksizin yaratandır. O'nun nasıl bir çocuğu olabilir? O'nun bir eşi (zevcesi) yoktur. O, her şeyi yaratmıştır. O, her şeyi bilendir.

    AÇIKLAMA

    64. Yani, "Bir Allah'ın bulunduğunu ve başka hiçbir şeyin Allah'ın sıfatlarına ve bu tür güçlere sahip olmadığını kesinkes ortaya koyan ayetlerini açıkladık; bu yüzden, hiçbir şey Allah'a ait haklardan herhangi birini edinmeye lâyık değildir. Ne ki, ilimden yoksun olanlar bu ayetlerle gerçekliğe ulaşamazlar, ancak tabiattaki olguları akılla gözleyenler en değerli serveti elde edebilirler.
    65. Yani, "Allah tüm insanlığı tek bir insandan, ilk insan Adem'den yaratmıştır."
    66. Yani, "Anlayış sahibi olanlar insanlığın yaratılışında ve doğumdan ölümüne insan hayatının çeşitli aşamalarında erkeğe ve kadına biçilen farklı fonksiyonlarda gerçekliğin ayetlerini bulabilirler. Fakat, hayvanlar gibi yaşayıp, bedensel tutkuları peşinde koşanlar bu ayetlerde görmeye değer birşey bulamazlar.
    67. Yani, bu açık ayetlere rağmen bazıları kendi hayal ve vehimlerinin ürünü bir takım gizli varlıkları O'na ortak tanımaktadırlar. Bilgisizliklerinde bu varlıklara kâinatın yönetimine ve insanın kaderinde güç ve görev verecek kadar ileri gittiler. Sözgelimi, birini yağmur tanrısı, diğerini bitki tanrısı, bir başkasını servet tanrıçası ve yine bir başkasını da hastalık ve bunlar gibi saçma tanrılar yaptılar. Böylesi tanrılar, dünyanın tüm müşrik toplumlarının çeşitli adlar altında yarattıkları hayali tanrılardır.
    68. Cahiliyye Arapları meleklere Allah'ın 'kızları' diyorlardı. Aynı şekilde, bazı müşrik topluluklar da Allah'tan çıkma bir tanrılar ve tanrıçalar -soy ağacı- uydurmuşlardır.
    102- İşte Rabbimiz olan Allah budur. O'ndan başka ilah yoktur. Her şeyin yaratıcısıdır, öyleyse O'na kulluk edin. O, her şeyin üstünde bir vekildir.
    103- Gözler O'nu idrak edemez; O gözleri idrak eder; O Latif'tir, herşeyden haberdardır.
    104- Gerçek şu ki size Rabbinizden basîretler gelmiştir. Kim basiretle-görürse kendi lehine, kim de kör olursa (görmek istemezse) kendi aleyhinedir. Ben sizin üzerinizde bir gözetleyici değilim.(69)
    105- İşte biz, ayetleri çeşitli biçimlerde böyle açıklamaktayız. Öyle ki onlar sana: "Sen ders almışsın" desinler ve biz de bilebilen bir topluluğa onu açıkça göstermiş olalım.(70)
    106- Rabbinden sana vahyedilene uy. O'ndan başka ilah yoktur. Ve müşriklerden yüz çevir.
    107- Eğer Allah dileseydi onlar şirk koşmazdı. Biz seni onlar üzerinde bir gözetleyici kılmadık ve sen onlar üzerinde bir vekil de değilsin.(71)

    AÇIKLAMA

    69. "Ben sizin üzerinizde bir bekçi değilim" ifadesinde Allah, Peygamber'i (s.a.) adına birinci şahısta konuşmaktadır. Nasıl Kur'an'da ikinci şahıs değişik yerlerdeki değişik insanları gösteriyorsa, birinci şahıs da aynı şekilde değişik yerlerdeki değişik varlıkları belirtir. Bilindiği gibi bazı yerlerde ikinci şahıs Hz. Peygamber (s.a.) veya müminler ya da Ehl-i kitap ve daha başka yerlerde, Kur'an tüm insanlığa hidayet için gönderilmiş de olsa duruma göre kâfirler, müşrikler, Kureyş, Araplar veya genelde tüm insanlıktır.
    Aynı şekilde, bazı yerlerde birinci şahıs Allah'ın kendisi ve daha başka yerlerde Vahy'in taşıyıcısı melek veya bir melekler grubu, ya da herbir durumda söz Allah'ın olduğu halde Peygamberler veya müminlerdir. Buradaki "Ben sizin üzerinizde bir bekçi değilim" cümlesinin anlamı şudur: "Benim tek görevim onu size sunmaktır. Artık, onu görmek için gözlerinizi açmanız veya bir kör gibi kapamanız size kalmıştır. Bile bile gözlerini kapayanları gözlerini açmaya zorlamak ve göremediklerini onlara göstermek benim görevim değildir."
    70. Vahy'in sunulduğu çeşitli ifade biçimleri sahteyi gerçekten ayırmak için insanları denemeye yöneliktir. Aynı şey, Kur'an'ın benzetmelerindeki önemsiz şeyleri söz konusu ederken Bakara 26'da da belirtilmişti. Nasıl önemsiz şeylerin anılması arayıcıya gerçeği bulmada yardım ediyorsa, aynı şekilde,değişik ifade biçimleri de, bilgi sahibi olup onu kullananlara amaç ve hedefleri üzerinde derinliğine düşünme ve kendi yararlarına dersler çıkarmada yardımcı olur. Tersine, bağnaz olanlar konuya dikkat etmezler de, satırlar üzerinde düşünmeye başlarlar. Sözgelimi, bu okuma-yazma bilmez kişinin böyle olağanüstü sözleri nasıl biraraya getirebildiği konusunda tahminlerde bulunurlar. Böylece işlediği olaganüstü temalardan Kur'an'ın Allah'ın vahy'i olduğu yargısına ulaşacaklarına, her mümkün kaynağa başvurarak "bunu sen falancadan filancadan öğrenmişsin" derler. Sonra da, Kur'an'ın kaynağıyla ilgili bu sözde başarılı 'araştırmaları'nın 'ışığı'nda, onun Allah'ın kitabı olamayacağı sonucuna varırlar.
    71. Bu ayetin anlamı şudur: "Sen bir bekçi gibi onların üzerinde gözcü olmak için değil, insanları mesaja çağırmak için seçilip görevlendirildin. Bu nedenle, senin tek görevin mesajı insanlara sunmak ve gerçek konusunda onları ikna etmeye çalışmaktır. Artık, gerçeği kabul veya reddetmeyi onlara bırakıyorum. Senin peygamberlik alanın içinde hiçbir bâtıla kulluk eden kalmasın diye, sen insanları gerçeği kabule zorlamak için görevlendirilmedin. Öyleyse, kendini üzme ve onların bilerek kapattıkları gözlerini açmaya çalışma. Eğer Allah hikmetiyle hiçbir bâtıla tapınmanın kalmamasını dileseydi, sana bu görevi vermezdi. Her bir insanı emrinin yalnızca tek bir sözüyle gerçeğin izleyicisi yapardı. Fakat, insanın yaratılmasındaki amaç hiçbir zaman bu değildir. Gerçek amaç, insanın Hâk'la bâtılı seçme sırasında serbest bırakılmasıdır. O kendisine gerçeğin ışığı sunulunca da artık hangisini seçecek diye denemeye tutulur. Bu durumda senin yapman gereken bizzat Doğru Yol'da yürümen ve başkalarını da ona çağırmandır. Sonra da onu kabul edenleri dost edinmen ve onları dünyaya meyleden kişilerin gözünde pek önemsiz de olsalar hiçbir şekilde terketmemen gerekir. Öte yandan, onu kabul etmeyenleri kendi hallerine terket (şerre bırak) , istedikleri yere gitsinler ve böyle yapmakta ısrar etsinler."

    108- Allah'tan başka yalvarıp-yakardıklarına (taptıklarına) sövmeyin; sonra onlar da haddi aşarak bilmeksizin Allah'a söverler.(72) İşte böyle, biz her ümmete yaptıklarını süslü (çekici) gösterdik,(73) sonra onların son varışları Rablerinedir. O yapmakta olduklarını onlara haber verecektir.
    109- Olanca yeminleriyle, eğer kendilerine bir ayet gelse,(74) kesin olarak ona inanacaklarına dair Allah'a yemin ettiler. De ki: "ayetler, ancak Allah katındadır;(75) onlara (mucizeler) gelse de kuşkusuz inanmayacaklarının şuurunda değil misiniz?(76)
    110- Biz onların kalplerini ve gözlerini, ilkin inanmadıkları gibi(77) tersine çeviririz ve onları tuğyanları içinde şaşkınca dolaşır bir durumda terkederiz.
    111- Gerçek şu ki, biz onlara melekler indirseydik, onlarla ölüler konuşsaydı ve her şeyi karşılarına toplasaydık, -Allah'ın dilediği dışında-(78) yine onlar inanmayacaklardı. Ancak onların çoğu cahillik ediyorlardı.

    AÇIKLAMA

    72. Hz. Peygamber'in (s.a.) Ashabı gayrimüslimlerin tapındıkları şeylere, liderlerine ve akidelerine karşı kötü dil kullanmaktan kaçınmaları için uyarılmaktadır. Onlarla tartışmaya girdiklerinde uygun sınırlar içinde kalmaları ve müslim olmayanların gerçekten daha çok uzaklaşmamaları için kutsal nesne ve kişilerini kötülememeleri tavsiye olunmaktadır.
    73. Tabiat kanunlarına uygunluk içinde meydana gelen herşey gerçekte Allah'ın Emri'yle olduğundan, müşriklerin yaptıkları karşısındaki yanlış tutumlarını Allah kendisine bağlamaktadır. (lütfen bkz. an: 17) Tüm tabiat kanunlarının koyucusu olduğundan ve bu nedenle herşey O'nun emri doğrultusunda meydana geldiğinden Allah, "Her halkın yaptığını kendilerine güzel gösterdik" demektedir. İnsanlarsa aynı şeyi "bu tabiat kanununa göre meydana geldi" şeklinde ifade ederler.
    74. Burada "ayet" müşrikler için Hz. Muhammed'in (s.a) Allah tarafından seçilmiş gerçek bir peygamber olduğunu kabulden başka bir seçenek kalmadığında gösterilecek apaçık mucize demektir.
    75. Yani, "Benim ayet getirme gücüm yok, ayetler bütünüyle Allah'ın kudreti dahilindedir, O getirebilir de, getirmeyebilir de."
    76. Bu sözler belki doğru yola gelebilirler diye böyle bir ayetin (mucîzenin) yanlış yoldaki kardeşlerine gösterilmesini şiddetle arzulayan (ve bazen de bu arzularını dile getiren) müslümanlara yöneliktir. Bu isteğe Allah şöyle cevap vermektedir: "Bu tür bir istek yalnızca küfürleri için bir mazerettir; o halde, kendilerine bir ayet gösterilse bile onların iman etmeyeceklerini kavramanız gerekir.
    77. Yani, "Hz. Peygamber (s.a) mesajını işitip de reddetmelerinden bu yana onların zihin yapısında hiçbir değişiklik olmamıştır. Hâlâ mesaja karşı aynı çarpık bakış yolunu izlemektedir onlar ve dolayısıyla onu doğru biçimde görüp anlayabilecek değillerdir."
    78. Yani, "Bâtıl'ı reddedip, özgür ve bilinçli bir seçimle Hakk'ı kabul etmeyeceklerinden kendilerine Hakk'ı izletmek için kalan tek seçenek Allah'ın zorlamasıdır. Bunun için de, yaptıklarından sorumlu olmayan diğer türler gibi, kendilerini düşünce ve eylem özgürlüğünden yoksun bırakacak şekilde Allah'ın mahiyetlerini değiştirmesi gerekmektedir. Fakat bu, insanın yaratılışına aykırıdır. Bu nedenle, Allah'ın olağandışı bir müdahaleyle onları mümin yapmasını beklemememiz gerekir."

    Paylaş Facebook Twitter Google

  2. 112- Böylece her peygambere, insan ve cin şeytanlarından bir düşman kıldık. Onlardan bazısı bazısını aldatma için yaldızlı sözler fısıldarlar.(79) Rabbin dileseydi bunu yapmazlardı.(80) Öyleyse onları yalan olarak düzmekte olduklarıyla başbaşa bırak.

    AÇIKLAMA

    79. Allah, Elçisini şöyle teselli ediyor: "İnsan ve cinler arasında bulunan şeytanların, misyonun karşısındaki birleşik ve faal düşmanlıklarına hiç üzülme. Bu ilk kez senin başına gelen bir şey değildir, diğer elçilere de aynı şekilde davranılmıştı. Ne zaman bir elçi Doğru Yol'u göstermek için geldiyse, tüm şeytânî güçler, Onu misyonunda başarısızlığa uğratmak için hemen harekete geçmişlerdir."
    "Yaldızlı sözler", halkın Mesaja ve kendilerini Hakk'a çağıran elçiye karşı ayaklandırmak için şeytanların kullandığı tüm araçlar, planlar, şüpheler, karşı çıkışlar vs.dir. Tüm bu şeylerin bir bütün olarak 'aldatma' araçları olarak nitelenmesi, Hakk'a karşı kullanılan bütün bu silahların gerçekte başkalarını aldatmak için ve her ne kadar oldukça yararlı ve etkili silahlar olarak görünseler de kendilerini de aldatmak için olduğundandır.
    80. Bu sorunun gerçeğini (an: 73) 'te açıkladık. Fakat Allah'ın dilemesiyle (meşîet) hoşnudluğu (rıza) arasındaki ince ayırım da akıl da tutulmalıdır,aksi halde ciddi yanlış anlamalar ortaya çıkabilir. İyice anlaşılmalıdır ki, Allah'ın 'dilemesi' ve izni olmadan hiçbir şey olmaz. Çünkü Allah geniş planı içinde kendisine yer ayırmadan ve olması için gerekli araçları sağlamadan hiçbir olay meydana gelmez. Fakat, bu hiçbir zaman Allah'ın her olaydan razı olduğu ve her olayı onayladığı anlamına gelmez. Sözgelimi, Allah 'dilemeden' hiçbir hırsız hırsızlık yapamaz, hiçbir katil öldüremez, hiçbir zalim zulmedemez ve hiçbir müşrik şirk koşamaz...
    Aynı şekilde yine Allah 'dilemedikçe' hiçbir mümin, iman edemez ve hiçbir müttaki takva sahibi olamaz; şu kadar ki, Allah birinci tür işlerden razı değilken, ikinci tür işlerden razıdır. Allah'ın dilemesinin nihaî büyük bir amaca yönelik olduğu, fakat bunun ancak aydınlıkla karanlık, iyilikle kötülük, düzenle düzensizlik arasındaki çatışmayla meydana geleceği doğrudur. Bu yüzden yüce planları gereği, O hem itaat güçlerine, hem de isyan güçlerine, hem dindarlık, hem de günah için ve hem peygamlerliğe, hem de şer güçlere gerekli özgürlüğü tanır. Bunun sonucunda, bu her iki zıt kutup iyiyle kötü arasında yaptığı seçimiyle işlediği işler ve yaratıklar (insanlar ve cinler) sınırlı yetkileriyle yaptıklarının sorumluluklarını yüklenirler. Herkes dünyada ister iyi işlere yönelir, isterse kötü işlere. Bu konuda hürdür. Hem iyi, hem de kötü insanlara ilahi plana uygun düştüğü sürece gerekli araçlara sahip olma izni verilmiştir. Fakat yalnızca seçimini iyi işler yapma yönünde kullananlar O'nun rızasını kazanır. Çünkü, her ne kadar kullarını iyiyle kötü arasındaki seçimde zorlamazsa da Allah iyiyi sever, iyiden razı olur. Şu kadar ki, ister iyi isterse kötü yolda olsun, kullarına verdiği seçme özgürlüğünü kullanma iznini de tanır O.
    Bu bağlamda, Allah'ın tekrar tekrar gerçeğin düşmanlarının çirkin faaliyetlerini yapmalarına izin verilmesinin kendi dilemesiyle olduğunu belirtmesi açıklanmaya değer. Peygamber'e (s.a.) ve onun aracılığıyla izleyicilerine, onların yaptıklarının niteliğinin, Allah'ın emirlerine karşı çıkmadan yerine getiren meleklerinkinden farklı olduğunu vurgulamak içindir bu. Müminlerin görevi, kötü ve isyânkar kişilerle çatışmalarında Allah'ın Yolu'nun başka yollara egemen olması için ellerinden geleni yapmayı gerektiriyordu. Bu yüzden, kötülerin bile bile isyan yolunu seçerek, kendi seçimlerinin peşinde Allah'a karşı elerinden geleni yapmalarına izin vermek de Allah'ın 'dilemesi' iledir. Aynı şekilde müminlere de bile bile seçtikleri Allah'a kul olma yolunda ellerinden geleni yapmaları için tam bir fırsat ve imkân tanınmıştır. Allah her ne kadar yapılmasını istediği işleri yaptıklarından, dolayı müminlerden razı olup, onlara yardım ediyor ve onları Doğru Yol'a götürüyorsa da, yine de müminler, kâfirler kendi özgür seçimleriyle inanmak istemediklerinde, olağandışı müdahalelerle Allah'ın kâfirleri inanmaya zorlamasını veya gerçeğe karşı yolunu kapamak için bile bile tüm kalp, zihin ve beden güçlerini kullanma yolunu seçen insanlar ve cinler arasındaki şeytanları zorla yollarından uzaklaştırmasını beklememelidirler. Gerçek, fazilet, doğruluk davası için çalışmaya içtenlikle niyet ettiklerinde, sert bir mücadeleyle bâtılın tapınıcılarıyla çatışmalarında ellerinden geleni yapmakla başarıya ulaşacaklarını bilmelidir müminler. Eğer Allah bâtılı yok edip mucizelerle Hakk'ı hakim kılmayı dilemiş olsaydı, bu durumda bizzat kendisi dünyada hiçbir şeytana izin vermeyecek ve ortaya çıkmaları için şirk ve küfre yer bırakmayacak şekilde herşeyi düzenleyeceğinden bu işi müminlere emanet etmesine hiç gerek kalmazdı.

    113- Bir de ahirete inanmayanların kalpleri ona meyletsin de ondan (bu yaldızlı ve içi çarpık sözlerden) hoşlansınlar ve yüklenmekte olduklarını yüklenedursunlar.
    114- Allah'tan başka bir hakem mi arayayım? Oysa O, size Kitabı açıklanmış olarak indirmiştir.(81) Kendilerine Kitap verdiklerimiz, bunun gerçekten Rabbinden hak olarak indirilmiş olduğunu bilmektedirler. Şu halde, sakın kuşkuya kapılanlardan olma.(82)

    AÇIKLAMA

    81. Bu cümlede 'konuşan'ın Hz. Peygamber (s.a.) ve karşıdakilerin de kafirlerin iman etmesi için bir ayet (mucize) gösterilmesini arzulayan müminler olduğu açıktır. Allah'ın Kur'an'da tüm gerçekleri apaçık ortaya koyduğu, dolayısıyla hiçbir ayet (mucize) gösterilmeyeceği söylenmektedir kendilerine. Batılla olan çatışmalarında, Allah Hakk'ın bağlılarının, kendisinden herhangi bir olağanüstü müdahale beklemeden Hakk'ın tabii yollarla egemen olması için ellerinden geleni yapmalarını irade etmiştir. Bu nedenle de, Hz. Peygamber'den (s.a.) "Ben bu durumda Allah'ın iradesi'ni gözden geçirip, onları inanmaya zorlayacak bir ayet indirmesi için Allah'tan daha büyük bir yetkili mi arayayım?" demesi istenmektedir. (Ayrıca bkz. an:76)
    82. Yani, "Gerçeğin egemenliği için ortaya konan bu ilkeler, yoldaki güçlükleri ve engelleri açığa çıkarmak için ilk kez bugün icat edilmiş yeni şeyler değildir. Kitabın bilgisine sahip ve peygamberlerin misyonundan haberdar olan herkes, tabii yollarla muhalefet karşısında Hakk için mücadele etmek zorunda kalan önceki peygamberlerin de aynı durumla karşılaştıklarına tanıklık edecektir."

    115- Rabbinin sözü, doğruluk bakımından da, adalet bakımından da tastamamdır. O'nun sözlerini değiştirebilecek yoktur. O, işitendir, bilendir.
    116- Yeryüzünde olanların çoğunluğuna uyacak olursan, seni Allah'ın yolundan şaşırtıp-saptırırlar. Onlar ancak zanna uyarlar ve onlar ancak 'zan ve tahminle yalan söylerler.'(83)
    117- Şüphesiz Rabbin, kendi yolundan sapanları daha iyi bilir. O dosdoğru yolda olanları da daha iyi bilendir.

    AÇIKLAMA

    83. Gerçeğin arayıcısı için doğru olan çoğunluğun hangi yolu izlediğine bakmak olamaz; çünkü çoğunluk bilgi yerine zanna uyar. İnsanların çoğunluğunun inançları, teorileri, felsefeleri, hayat prensipleri ve kanunları zannın sonucu ve dolayısıyle saptırıcıdır. Buna karşılık Allah'ın razı olduğu yaşama şekli, ancak bizzat Allah'ın gösterdiği yolda olabilir. Bu yüzden, gerçeğin arayıcısı bu yolu seçmeli ve Allah'ın yolu'nda tek başına da kalsa azim ve kararlıkla yürümelidir.

    118- Eğer onun ayetlerine inanıyorsanız, artık üzerinde yalnızca Allah'ın ismi anılanlardan yiyin.(84)
    119- Ne oluyor ki size, kaçınılmaz bir ihtiyaçla karşı karşıya kalmanız dışında, O size haram kıldıklarını ayrı ayrı açıklamışken, üzerinde Allah'ın ismi anılan şeyleri yemiyorsunuz?(85) Gerçekten çoğu, bir ilim olmaksızın kendi heva (istek ve tutku) larıyla (kimilerini) saptırıyorlar. Şüphesiz, senin Rabbin haddi aşanları en iyi bilendir.
    120- Günahın açıkta olanını da, gizlisini de terkedin. Çünkü günahı kazananlar, yüklenegeldikleri nedeniyle karşılık göreceklerdir.
    121- Üzerinde Allah'ın isminin anılmadığı şeyi yemeyin; çünkü bu bir fısk'tır (yoldan çıkıştır) . Gerçekten şeytanlar, sizinle mücadele etmeleri için kendi dostlarına gizli-çağrılarda bulunurlar.(86) Onlara itaat ederseniz şüphesiz siz de müşriklersiniz.(87)

    AÇIKLAMA

    84. Halkın herhangi bir ilâhî hüküm olmadan dinî kanunlar olarak benimsediği çok sayıdaki yanlışlardan biri de, yiyecek maddeleri üzerine getirdikleri sınırlamalardır. Bu nedenle de, Allah'ın haram kıldığı bazı şeyleri helâl, helâl kıldığı bazı şeyleri de haram yapmışlardır. Bu bağlamda, önceki halklardan bazılarının üzerinde ısrar ettiği ve aynı şekilde bazı günümüz insanlarının da önemle üzerinde durduğu en saçma şeylerden birisi, Allah'ın adı anılmadan kesilenin helâl, Allah'ın adı anılarak kesilenin ise haram olduğu inancıdır. Bu ayette Allah bu tür düşünceleri reddetmekte ve müslümanlara kâfirlerle müşriklerin uydurduğu tüm bu vehim ve batıl inançları bırakıp eğer gerçekten iman etmişlerse, halkın Allah'ın hidayeti'ne karşı getirmiş bulunduğu böylesi tüm sınırlamaları kaldırmalarını emretmektedir. Kısaca, müslümanlar ancak Allah'ın helâl kıldığını helâl, haram kıldığını haram tanımalıdırlar.
    85. Lütfen bkz. Nahl: 114-116. Bu gönderi Nahl suresinin En'am suresinden önce indirildiğini de gösterir.
    86. Burada, Yahudi bilginlerinin İslâm karşısında Cahiliyye Araplarının zihinlerini zehirlemek için kullandıkları değişik şüphe ve karşı çıkış türlerine değinilmektedir. Hz. Abdullah İbn Abbas'dan gelen bir rivayete göre, Yahudilerin Hz. Muhammed'e (s.a) karşı öğrettikleri çıkış yollarından biri şuydu: "Allah'ın (tabiî ölümle) öldürdüğü haram oluyor da, bizim (Allah'ın adını anarak) öldürdüğümüz (boğazladığımız) nasıl helâl oluyor?" Ehl-i kitabın çarpık tutumları bu türdendi işte. Halkın zihnini zehirlemek ve gerçek'le savaşlarında onları silâhlandırmak için böylesi sorular icat ediyor ve kendilerine sunuyorlardı.
    87. Allah'ın ilâhlığını kabul etmekle birlikte Allah'tan yüz çevirenlerin yollarını ve buyruklarını izlemek de şirktir. Allah'ın birliğini kabul etmek, hayatın tüm yönlerinde Allah'a itaat etmektir. Allah'ın yanısıra bir başka kişiye daha itaat edilmesi gerektiğine inanan bir kimse akide açısından şirke düşmüştür. Haram ve helâl kılma yetkisini kendisinde gören böylesi kişilere Allah'ın yol göstericiliğini hiçe sayarak itaat eden bir kimse ise şirke amelî açıdan girmiş olur.
    Şimdi, sure içinde 118-121. ayetlerin konumuna bakalım. Önceki ayetlerde (116-117) müslümanlar Hz. Peygamber (s.a.) vasıtasıyla, zanna ve kaprislere dayalı yanlış yollarını izleyip propaganda ederek başkalarını da saptıranlara karşı korunmaları için uyarılmıştı. Burada ise, tam yeri gelmişken, bu soyut talimatı somut biçimde açıklığa kavuşturmak için aynı şey örneklenerek tekrarlanmaktadır.

    122- Ölü iken kendisini dirilttiğimiz(88) ve insanlar içinde yürümesi için kendisine bir nur verdiğimiz kimsenin durumu, karanlıklarda kalıp(89) oradan bir çıkış bulamıyanın durumu gibi midir? İşte, kâfirlere yapmakta oldukları böyle 'süslü ve çekici' gösterilmiştir.(90)
    123- Böylece biz, her ülkenin önde gelenlerini -orada hileli-düzenler kursunlar diye- oranın suçlu-günahkârları kıldık. Oysa onlar, hileli-düzeni ancak kendilerine kurarlar da bunun şuuruna varmazlar.
    124- Onlara ne zaman bir ayet gelse, derler ki: "Allah'ın elçilerine verilenin bir benzeri bize de verilene kadar biz kesin olarak inanmayacağız."(91) Allah, elçiliğini nereye vereceğini daha iyi bilir. Bu, suçlu-günahkârlara, kurdukları hileli-düzenleri nedeniyle şiddetli bir azab ve Allah katında bir küçüklük isabet edecektir.
    125- Allah, kimi hidayete eriştirmek isterse, onun göğsünü İslâm'a açar;(92) kimi de saptırmak isterse, onun göğsünü, -sanki göğe yükseliyormuş gibi dar ve sıkıntılı kılar. Allah, iman etmeyenlerin üstüne işte böyle pislik çökertir.

    AÇIKLAMA

    88. Burada "...Ölüyken" ifadesi, "cehalet ve anlayış yokluğu içindeyken, "hayat verdiğimiz" ifadesi ise, "bilgi ve anlayış verip, gerçeği tanıyabilecek zihin düzeyine çıkardığımız" anlamındadır. Gerçekten doğruyu eğriden ayıramayan ve Doğru Yol'u bilmeyen fiziksel açıdan canlı kabul edilebilirse de aslında O, kendisini gerçekten insan yapacak 'hayat'tan yoksundur. Yaşayan bir insan değil, ancak yaşayan bir hayvandır. Yaşayan (hayat sahibi) insan ise, ancak doğruyu eğriden, iyiyi kötüden, haklıyı haksızdan ayırabilendir.
    89. Yani, "Hayat hakkında gerçek anlayışa ulaşmış ve bilginin ışığıyla sayısız eğri yolların arasında Doğru Yol'u tanıyabilen bir kişinin, anlayıştan yoksun ve cehalet karanlıklarında körlüğünden dolayı düşe kalka gidenler gibi bir hayat yaşamasını nasıl beklersiniz?"
    90. Kendilerine sunulan ışığın yol göstericiliğine tabi olmayı reddedip, Doğru Yol'a çağrıldıkları halde eğri yollarda yürümeyi tercih edenlere yaptıklarını güzel göstermesi Allah'ın Kanunu'dur. Böyle kişiler zamanla karanlığı sevmeye başlar ve karanlıklar içinde körler gibi el yordamıyla yürümekten ve hayatları boyunca sürüklenip gitmekten hoşlanır hale gelirler. Aynı şekilde, her kötü şey kendilerine sevmeye ve yapmaya değer, her gülünçlük de bir hikmet parıltısı olarak görünür. Şer üreten meşguliyet ve denemelerinde başarısızlığa uğradıktan sonra, ilk başarısızlığın, gelecekteki denemelerde kaçınılması gereken 'arizî' bir hatadan kaynaklandığı düşüncesiyle yeni bir deneye girişirler.
    91. Yani şöyle demek istiyorlardı: "Rasûllerin bir meleğin kendilerine Allah'tan Mesaj getirdiği iddialarına, aynı melek Allah'ın Mesajını doğrudan bize iletmek için gelmedikçe inanmayız."
    92. "Allah göğsünü İslâm'a açar" ifadesi, "Allah zihninden ve kalbinden İslâm hakkındaki her tür kuşku, tereddüt ve kararsızlığı gidererek, kendisini İslâm gerçeği konusunda iyice ikna eder" demektir.


  3. 126- Bu, Rabbinin dosdoğru olan yoludur. Öğüt alıp düşünmesini bilen bir topluluk için ayetleri böyle birer birer açıkladık.
    127- Onlar için Rableri katında barış yurdu(93) vardır ve O, yapmakta oldukları dolayısıyla onların velisidir.
    128- Onların tümünü toplayacağı gün: "Ey cin topluluğu,(94) insanlardan çoğunu (ayartıp kendinize kullar) edindiniz" (diyecek) . İnsanlardan onların dostları onlanlar derler ki: "Rabbimiz, kimimiz kimimizden yararlandı(95) ve bizim için tesbit ettiğin süreye ulaştık." (Allah) Diyecek ki: "Allah'ın dilediği dışta olmak üzere, ateş sizin içinde ebedi kalacağınız konaklama yerinizdir." Şüphesiz Rabbin, hüküm ve hikmet sahibi olandır, bilendir.(96)
    129- Böylece biz, kazandıkları dolayısıyla zalimlerin bir kısmını bir kısmının başına geçiririz.(97)
    130- Ey cin ve insan topluluğu, içinizden size ayetlerimi aktarıp-okuyan ve size bu karşı karşıya geldiğiniz gününüzle sizi uyarıp-korkutan elçiler gelmedi mi? Onlar: "Nefislerimize karşı şehadet ederiz" derler.(98) Dünya hayatı onları aldattı ve gerçekten kâfir olduklarına dair kendi nefislerine karşı şehadet ettiler.(99)
    131- Bu, halkı habersizken, Rabbinin ülkeleri zulüm ile helak edici olmadığındandır.(100)

    AÇIKLAMA

    93. "Selâm Yurdu", eksiksiz huzur ve mutluluğun yeri olup sakinlerinin her tür belâ ve zavallılıktan bütünüyle uzak bulunduğu Cennet'tir.
    94. Buradaki 'cin'lerden kasıt, 'cin şeytanları'dır.
    95. Yani, "her birimiz diğerini istismar etti ve bencil hedefleri uğruna aldattı."
    96. Allah tam hikmet sahibi ve herşeyi hakkıyla bilen olduğundan hem ceza, hem de bağış hikmet ve bilgiye dayanacak ve dolayısıyla akla uygun ve adalet üzere olacaktır. Her ne kadar O tam kudret sahibi ve dilediğini cezalandırıp, dilediğini bağışlayabilirse de, yine de, suçundan bizzat sorumlu olduğu ve dolayısıyla cezalandırılmayı hak ettiği açıkça belli olmayan günahkârı bağışlayacaktır.
    97. Dünyada iken günahlarında ve cinayetlerinde suç ortaklığı yapan böylesi zalimler, ahirette de cezalarını ortaklaşa çekeceklerdir.
    98. Yani, "itiraf ederiz ki, Sen'den bize birbiri ardısıra elçiler geldi, fakat onların söylediklerine inanmamakla biz hata ettik."
    99. Gerçeğin kendilerine geldiğini, bunu duyup bildiklerini fakat bile bile reddettiklerini bizzat kendileri itiraf edeceklerdir.
    100. Allah suçlulara, "Sen bize gerçeği bildirmedin, bize doğru yolu gösterecek birini de göndermedin. Ve şimdi de, bilmeden yanlış yolu tuttuğumuz için de bizi cezalandırmaya kalkıyorsun" deme fırsatı vermek isteğinde değildir. Böyle bir itirazın olmaması için, Allah hükmünün icrasından önce insanlar ve cinler uyarılsın diye elçiler ve kitaplar göndermiştir. Eğer buna rağmen insanlar yanlış yolları benimser ve bu nedenle de cezalandırılırlarsa, bu durumda Allah'ı değil, kendilerini suçlamalıdırlar.
    132- Yapmakta oldukları dolayısıyla her biri için dereceler vardır. Rabbin, onların yapmakta olduklarından habersiz değildir.
    133- Rabbin, hiç bir şeye ihtiyacı olmayan rahmet sahibidir.(101) Dilerse sizi giderir ve dilerse, sizi bir başka kavmin soyundan (inşa edip) ortaya çıkardığı gibi yerinize bir başkasını getirir.
    134- Hiç şüphesiz, size(102) vadedilen mutlaka gelecektir. Ve siz aciz bırakılacak değilsiniz.
    135- De ki: "Ey kavmim, bütün yapabileceğinizi yapın; şüphesiz ben de yapıyorum.(103) Bu yurdun (dünyanın) sonu, kimindir, bilip-öğreneceksiniz. Gerçek şu ki zalimler kurtuluşa ermiyeceklerdir."

    AÇIKLAMA

    101. "Rabbin ganidir, alemlerden müstağnidir" ifadesinin anlamı şudur: "O ne sizden yardım alma ihtiyacındadır, ne de çıkarlarını gözetecek birine muhtaçtır. Bu yüzden, ne itaatınızla O'na bir iyilikte bulunabilir, ne de isyanınızla O'na bir zarar verebilirsiniz. Hepiniz O'na karşı ayaklansanız bile, O'nun mülkünden bir zerre bile alamazsınız; Hepiniz O'na itaat ve ibadet etseniz bile, mülküne bir zerre bile katamazsınız. O sizin ne itaatınıza muhtaçtır, ne de kurbanınıza, adaklarınıza. Gerçekte, karşılığında hiçbir şey beklemeden sayısız nimetlerini üzerinize yağdırmaktadır O."
    "Rahmet Sahibi" ifadesi iki hususa işaret etmektedir;
    1) Allah'ın size doğru yolu göstermesi kendi çıkarı için değil, sadece size olan rahmetinden, merhametindendir. Doğru yolu izleyip, eğri yollardan kaçınmanız hiçbir şekilde O'nun çıkarına olmadığı gibi, doğru yoldan yüz çevirmeniz de O'nun zararına değildir. Gerçekte, bu yolda gitmekle kendi çıkarınıza hizmet etmiş ve kendi kendinize zarar vermiş olmaktan kaçınmış olacaksınız. Bu bakımdan, size daha yüce mertebelere çıkma imkânı vermek için doğru davranışı öğretmesi ve sizi en derin fesat çukurlarına fırlatacak yanlış davranışlardan kaçındırması O'nun lütfudur."
    2) "Rabbiniz acımasız değildir ve suçlarınızla hatalarınızdan dolayı sizi cezalandırmaktan zevk duymaz. Gerçekte tüm yarattıklarına karşı son derece lûtufâr ve yumuşaktır. O, üzerlerindeki hakimiyetini büyük merhametiyle yürütür. Bu nedenledir ki, tekrar tekrar hatalarınızı bağışlar, görmezlikten gelir ve itaatsizlik yapsanız, günah işleseniz ve büyük cürümlerde bulunsanız bile, O size karşı yine de merhameti ve bağışlayıcılığıyla davranır. Sizi yaratan ve barındıranın O olduğunu bile bile O'nun emirlerine akılsızca karşı çıkarsanız, buna rağmen O sizi bağışlar, yaptıklarınıza sabreder, gerçeği görüp, yolunuzu düzeltesiniz diye size tekrar tekrar süre tanır. Eğer o acımasız olsaydı, sizi hemen helâk eder ve yerinize bir başka topluluğu getirir veya tüm insanlığı yok ederek bir başka varlık türü yaratabilirdi."
    102. Yani, ilkten sona tüm insanların yeniden hayata döndürülüp nihaî hüküm için Rabblerinin huzuruna çıkarılacakları "kıyamet" günü.
    103. Yani, "Uyarımıza kulak vermez ve gittiğiniz yanlış yolları bırakmazsanız, o zaman istediğiniz yolda gidebilirsiniz, bırakın ben de yolumca gideyim. Sonunda, siz de, bende yollarımızın nereye vardığını göreceğiz."

    136- O'nun(104) üretip-türettiği ekin ve hayvanlardan Allah için de bir pay ayırdılar, sonra kendi zanlarınca: "Bu Allah'ındır, bu da ortaklarımızındır" dediler.(105) Kendi ortakları için olan (pay) , Allah tarafına geçmez, ama Allah'a aid olan kendi ortaklarının tarafına (payına) geçer.(106) Ne kötü hüküm veriyorlar?


  4. AÇIKLAMA

    104. Önceki bölüm anlam olarak şu sözlerle bitmişti (ayet-135) : "Eğer bu kişiler senin uyarılarını kabul etmek istemiyor ve bilgisizliklerinde ısrar ediyorlarsa, söyle onlara istedikleri gibi davransınlar ve sen de kendi yolunca git. Hüküm Günü mutlaka gelecek ve onlar yaptıklarının sonucunu göreceklerdir. Zulmedenler orada kurtulanlardan olmayacaktır." Buradan itibaren (136-146) işlemekte ısrar edip durdukları helâke götürücü zulümler ve kötülükler açıklanıyor ve böylece bilgisizliklerinin örnekleri sergileniyor.
    105. Tüm toprağın ürünlerini bitiren Allah olduğuna inandıklarından dolayı şükürlerinin bir işareti olarak tarım ürünlerinin bir kısmını Allah'a ayırıyorladı; aynı şekilde, kendilerine büyük yararı dokunan hayvanlardan belli miktarı da, yine onların yaratıcısı olan Allah için bir kenara koyuyorlardı. Fakat bunun yanısıra, bir bölümü de putlarınca temsil edilen aile veya kabile tanrılarına sunuyorlardı. Çünkü, tanrılarının, tanrıçalarının, melekler, cinler, yıldızlar ve ölmüş atalarının ruhlarının Allah yanında kendileri için şefaatte bulundukları inancıyla, Allah'ın onlara karşı çok yumuşak ve lûtufkâr olduğunu kabul ediyorlardı. Böylece, tüm bu şefaatçilerin de kendilerine karşı iyi davranacaklarını ummaktaydılar. İşte işledikleri bu türlü zulümler nedeniyle Allah kendilerini azarlamakta ve şöyle demektedir:
    "Yaratıp, rahmet ve merhametimden size verdiğim şeyleri başkalarına sunmanız tam bir nankörlüktür. Nasıl olur da, Bana şükür olarak sunduklarınızda ortaklar tanırsınız? Benim bütün bunları başkalarının payı olsun diye mi size verdiğimi sanıyorsunuz?" Sonra, kendisiyle O'na koştukları ortaklar arasında yaptıkları paylaştırmadan dolayı yine Allah gizliden gizliye müşrikleri paylamaktadır. Gerçekte herşeyi veren Allah'ken, kendi kendilerine yasa koyup uygun gördükleri payı Allah'a ve daha başkalarına ayırdıklarındandır bu. Oysa, Allah tek yasa koyucu olarak alınmalı ve şükür olarak O'na ayrılan payı, yine daha başka hak sahiplerinin paylarını da tesbit etmesi gereken Allah'ın Kanunu belirlemelidir. Bu durumda, keyfî olarak Allah için ayırıp yoksulara ve mahrumlara dağıttıkları pay bile hiçbir kıymete lâyık görülmemekte ve Allah tarafından kabul edilmesi için ortada hiçbir neden bulunmamaktadır.
    106. Burada acı bir alay ve azar vardır. Tanrılarına ayırdıkları payı çoğaltmak ve Allah için işaretlediklerini azaltmak amacıyla buşvurdukları hileli yollardan dolayı terslenmektedirler. Kendi yaptıkları tanrıların paylarına çok daha büyük ilgi gösteriyordu onlar. Sözgelimi, Allah'a ayrılan paydan bir tek meyve veya tane karşı tarafa geçecek olsa buna hiç aldırmıyorlar, ama tanrılarının payından en ufak bir şey Allah'ın payına karışsa bunu hemen geri alıyorlardı. Yine kıtlık zamanlarında kutsanmış ürünü kullanmak zorunda kalsalar Allah için işaretlenene el atıyor ve başlarına bir felâket gelir korkusuyla tanrılarının payına dokunmuyorlardı. Bunun da ötesinde, tanrılarının payında bir eksiklik meydana gelse, bunu Allah'a ayrılan paydan gideriyorlar, fakat tersi durumda Allah'ın payındaki eksikliği gidermek için tanrılarının payından en ufak bir şey bile almıyorlardı. Bütün yaptıkları için pek akla yatkın özürler de uyduruyorlardı tabii. Örneğin, "Allah zengindir ve payındaki her türlü eksikliği giderebilir. Fakat, tanrılar aynısını yapamaz. Çünkü onlar Allah gibi zengin değildir. Dolayısıyla paylarındaki en ufak bir eksiklik nedeniyle bizi cezalandırabilirler" diyorlardı.
    Bu tür uygulamaların kökünde yatan neden, her iki kutsanmış ürünün farklı yollarıydı. Allah'ın payı dilencilere, yoksullara, yolculara, yetimlere vb. dağıtılırken, tanrılara ayrılan pay tapınaklarda sunulduğundan doğrudan ve dolaylı olarak din adamlarına gidiyordu. Bu nedenledir ki, bencil dinî liderler, Allah'ın sevgilileri olan tanrılarının payında eksilme olmaması gerektiği konusunda cahil izleyicilerine yüzyıllardır baskı yapıyorlardı. Hattâ, tanrılarının payı artarsa bu daha iyiydi.

    137- Yine bunun gibi onların ortakları,(107) müşriklerden çoğuna çocuklarını öldürmeyi süslü gösterdiler. Hem onları helake düşürmek,(108) hem de kendi aleylerinde dinlerini karmakarışık kılmak için.(109) Allah dileseydi bunu yapmazlardı; sen onları ve düzmekte oldukları iftiraları bırak.(110)

    AÇIKLAMA

    107. 'Şürakâ' (ortaklar) kelimesi burada 136. ayettekinden farklı bir anlamda kullanılmaktadır. 136. ayette kelime, "Allah'a koşulan ortaklar ve tapınılıp, adaklarda Allah'la bir tutulan tanrılar" anlamınaydı; burada ise, "çocukların öldürülmesini kendilerine meşru ve övgüye değer gösteren insanlardan ve şeytanlardan ortakları" anlamına gelmektedir. Önceki ayette, tapınma ve bağlanmada daha başka şeyleri Allah'a ortak tanıdıklarından şirke düşmüş oluyorlardı; bu ayette ise, Allah'ın yanısıra daha başkalarını da yasa koyucu kabul edip, yasal ve yasal olmayanın tesbitinde hakim olarak gördüklerinden şirke düşmektedirler. Buna göre, Allah'tan başkasının yaptığı herhangi bir yasayı uyulması gerekli görüp de uyan ve kendisini bu yasanın çizdiği sınırlarla sınırlı sayan müşrikler, bu yasayı koyan Allah'a ortak tanıma suçunu işlemiş oluyordu. Her iki ayette belirtilen durum da şirktir: Öncekinde şirk, kendilerine adakta bulunulan şeylere rabb veya tanrı (ilâh) sıfatı vermek şeklindeyken, burada Allah'tan başkasının yaptığı yasaları geçerli kabul edip, onlara uymak biçimindedir. Çocukları öldürme konusuna gelince, Araplar bu günahı üç amaçla işliyorlardı ve Kur'an bu amaçlardan üçünü de yermektedir:
    1) Bir damat sahibi olma yüzkarasından kurtulmak için veya kabile savaşlarında düşmanın eline düşmesin, ya da bir başka şekilde kendileri için utanç nedeni olmasın diye kız çocuklarını öldürürlerdi.
    2) Ekonomik nedenlerle çocuklarını öldürürlerdi. Bakım ve beslenmelerinin yükü çekilmez hale gelsin istemezlerdi.
    3) Çocuklarını tanrılarını memnun etmek için onların mihrabında kurban ederlerdi.
    108. Burada, "helâk" kelimesi oldukça anlamlıdır ve manevî helâki (yıkım) ifade etmektedir. Bir insanın kendi çocuklarını öldürmesi kalbini öyle sertleştirir ki, suçlu artık iyice acımasızlaşır ve tüm insanî ve hattâ tüm hayvanî şefkat duygularını bile yitirir. Böylece kendi ulusunun ve genelde tüm dünya nüfusunun azalmasına yol açtığı için de insanlığın yıkımına neden olur. Gelecekteki destekçilerinin, medeniyetin kurucularının ve mülkünün varislerinin doğumunu engelleyen, yani yeni doğan çocuklarını öldüren bir ulus kesinlikle helâk uçurumuna yuvarlanır. Hepsinden önemlisi, masum çocuklara karşı işlenen böylesi insanlık dışı bir cinayet ahiretteki tüm kurtuluş şansını da yok eder. Çünkü, kendi insaniyetini ve hattâ soyuna olan tabiî sevgiyi öldüren ve gerek insanlığa, gerekse kendi ulusuna karşı bu türden bir düşmanlık gösteren bir kişi kesinlikle Allah'tan en acı ve ıztırap verici cezayı görecektir.
    109. Dinî liderler, başkanlar, kabilelerin önde gelenleriyle etkili kişileri, İbrahim ve İsmail Peygamberlerin izleyicileri olduklarını iddia edenler peygamberlerin getirdiği saf dine değişik inançlar, ibadetler ve uygulama biçimleri ekliyorlar ve halkın zihinlerini karmakarışık ediyorlardı. Evet, İslâm öncesi Araplar peygamberlerin dinine uydukları inancındaydılar. Fakat, bu din konusunda zihinleri öylesine allak bullak edilmişti ki, uydukları dinin iyice bulandırılmış da olsa Allah'ın seçilmiş dini olduğunu sanıyorlardı. Bunun nedeni de, geleneklerinde, tarihlerinde veya bir başka kitapta peygamberlerin gerçek diniyle ilgili hiçbir güvenilir kaydın korunmamış olması ve kimsenin bu dinde sonradan yapılan değişiklik ve eklemeleri sıyırıp atamamasıydı.
    110. Yani, "Ey Rasûl! Onlar hakkında üzülmene gerek yok. Eğer senin uyarılarına rağmen uydurdukları yanlış yolda yürümekte ısrar ediyorlarsa bırak gitsinler. Bütün bunlar olacaktır, çünkü onların istedikleri yolda gitmeleri Allah'ın dilemesidir, aksi halde, şu anda yaptıklarını yapamaz olurlardı."

    138- Ve kendi zanlarınca dediler ki: "Bu hayvanlar ve ekinler dokunulmazdır. Onları bizim dilediklerimiz dışında başkası yiyemez.(111) (Şu) Hayvanların da sırtları haram kılınmıştır." Öyle hayvanlar da vardır ki, -O'na iftira etmek suretiyle(112) üzerlerinde Allah'ın ismini anmazlar.(113) Yalan yere iftira düzmekte olduklarından dolayı O, onlara cezalarını verecektir.
    139- Bir de dediler ki: "Bu hayvanların karınlarında olan, yalnızca bizim erkeklerimize aittir, eşlerimize ise haramdır. Eğer o, ölü doğarsa onlar da bunda ortaktırlar."(114) Allah, (bu) düzmelerinin cezasını verecektir. Şüphesiz O, hüküm ve hikmet sahibi olandır, bilendir.
    140- Çocuklarını hiç bir bilgiye dayanmaksızın akılsızca öldürenler ile Allah'a karşı yalan yere iftira düzüp Allah'ın kendilerine rızık olarak verdiklerini haram kılanlar elbette hüsrana uğramışlardır. Onlar, gerçekten şaşırıp sapmışlardır ve doğru yolu bulamamışlardır.(115)
    141- Asmalı ve asmasız bahçeleri,(116) hurmaları ve tadları farklı ekinleri, zeytinleri ve narları -birbirine benzer ve benzeşmez- yaratan O'dur. Ürün verdiğinde ürününden yiyin ve hasad günü de hakkını verin; israf etmeyin. Çünkü O, israf edenleri sevmez.
    142- Hayvanlardan yük taşıyan ve (yünlerinden, tüylerinden) döşek yapılanları da(117) (yaratan O'dur) . Allah'ın size rızık olarak verdiklerinden yiyin ve şeytanın adımlarına uymayın. Çünkü o, sizin için apaçık bir düşmandır.(118)

    AÇIKLAMA

    111. Burada, müşrik Arapların kendi koydukları dinî bir kural daha reddedilmektedir. Onlar belli bir tapınak, kutsal kişi veya tanrı için belirli bazı hayvanları veya bir takım tarlaların ürünlerini ayırıp korumaya ahdederler ve bunların kullanımıyla ilgili kurallar koyarlardı. Buna göre farklı adak türlerinin kullanma hakkı belli türde insanlara verilirdi. Allah bu tür davranışları şirk dininin amelleri saymakta ve müşrikleri bu türden kendi eserleri olan yasalar konusunda uyarıp sanki şöyle demektedir: "Bizim verdiğimiz rızıklardan başkalarına adakta bulunmayla ilgili ahd ve adaklarınızdan dolayı sizi cezalandıracağız. Çünkü ne size böylesi adaklar emrettik, ne de kulanımları için sınırlamalar getirdik. Bütün bunlar, kendilerine şiddetli muamelede bulunulacak olan isyankar ve kibirli kişilerin uydurmasıdır."
    112. Rivayetlerden öğrendiğimize göre, bazı adak ve sunu biçimlerinde Allah'ın adını hayvan üzerine anmak doğru görülmüyordu. Yine, hacc sırasında "Lebbeyk, Allahümme lebbeyk" denilerek Allah'ın adını anmak gerektiğinden böyle hayvanlara binilmiyordu da. Aynı şekilde, bu hayvanları sağarken, boğazlarken, etlerini yerken veya üzerlerine binerken Allah'ın adını anmamakta ısrar ediyorlardı.
    113. Yani, "Bu kuralları koyanlar Allah değildir, onların uydurmalarıdır bunlar. Buna rağmen, bu kurallara Allah'tan hiçbir delilleri olmadıkları halde onları koyanın Allah olduğu inancıyla uyuyorlardı." Bu konuda ellerindeki tek delil, onların atalarının uygulamasından başka bir şey değildi.
    114. Arapların sunu ve adaklarla kutsanmış hayvanlar konusunda kendi uydurdukları yasanın maddelerinden biri de, anne karnından yeni doğmuş hayvanların etlerinin yalnızca erkeklerce yenilip, kadınlara haram olmasıydı. Bununla birlikte, eğer hayvan ölü doğar veya doğar doğmaz ölürse, bundan erkekler de kadınlar da yiyebilirdi.
    115. Yani, "Bu tapınma biçimlerini ve âdetlerini uyduranlar her ne kadar sizin atalarınız, dinî liderleriniz ve reisleriniz idiyse de, bu onların doğru yolda oldukları anlamına gelmez. Onlar yanlış yolda olduğu gibi, bu yaptıklarınız da yanlıştır ve çocuklarınızı öldürmeye izin veren, sebepsiz yere Allah'ın verdiği rızıkları haram kılan ve dinde yenilikler icat edip bunları Allah'a atfeden atalarınız ve dinî liderleriniz de olsa, hiçbir hayal onları doğru yolda göstermeye yetmez; yanlış yoldaydı onlar ve bu yolda olmalarının getirdiği sonuçlara da katlanacaklardır."
    116. Arapça 'Cennat (ün) ma'şurat' kelimeleri kemerli, yerden yükselip sırt yaparak yeniden yere dökülen bitki bahçeleri olup, bağlar olarak çevrilebilir; ve ğayru ma'şurat ise yerde yatmayan bitki bahçeleri anlamına gelip yüksek ağaçlardan oluşan bahçeler şeklinde çevrilebilir.
    117. Arapça ferş kelimsi, küçük yapılı ve yürürken yere değen anlamında veya boğazlanırken yere yatırılan anlamında, ya da deri ve tüylerinden yatak yapılan anlamında (koyun) gibi hayvanlar için kullanılır.
    118. Bu ayetin (142) bulunduğu bölümden Allah'ın üç şeyi vurguladığı ortaya çıkmaktadır:
    1) "Bahçeler, tarlalar ve sahip olduğumuz hayvanların hepsi Allah vergisidir ve kimsenin bu nimetlerde payı yoktur, dolayısıyle, Allah'tan başka kimseye bunlar için şükredilmez."
    2) "Bu nimetlerde kimsenin payı olmadığından, bunlar Allah'ın Kanunu doğrultusunda kullanılmalı ve kimseye bu kullanıma sınır koyma hakkı tanınmamalıdır. Bu nedenle, Allah'tan başkasının koyduğu tapınma biçimlerine uyan herhangi bir kişi Allah'ın çizdiği sınırları aşmış ve Şeytan'ın yollarına girmiş olur."
    3) "Bütün bu şeyler insanlığın yiyeceği ve daha başka kullanım yerleri için Allah tarafından yaratılmış olup kimsenin bunları 'ilimsiz haram kılma hakkı yoktur. Bu yüzden, bâtıl inançlar ve zanlar sonucu bunlara getirilen sınırlamaları Allah kesinlikle onaylamaz."


  5. 143- Sekiz çift; koyundan da iki, keçiden de iki. De ki: "İki erkeği mi haram kıldı? Yoksa iki dişiyi mi, ya da o iki kişinin rahimlerinin, kendisini kapsadığı (yavruları) mı? Eğer doğru sözlüler iseniz bana bir ilimle haber verin."(119)
    144- Deveden de iki, sığırdan da iki. De ki: "İki erkeği mi haram kıldı? Yoksa iki dişiyi mi ya da o iki dişinin rahimlerinin, kendisini kapsadığı (yavruları) mı?(120) Yoksa Allah, bunları sizlere tavsiye ettiği zaman siz şahider miydiniz?" Hiç bir bilgiye dayanmaksızın insanları saptırmak için Allah'a karşı yalan yere iftira düzenden daha zalim kimdir? Şüphesiz Allah, zalimler topluluğunu hidayete erdirmez.
    145- De ki: "Bana vahyolunanlar içinde, yiyen bir kimsenin yiyeceği (şeyler) için, ölü eti, dökülen kan, domuz eti -ki bu gerçekten murdardır- ya da Allah'tan başkası adına kesilmiş bir fısk dışında, haram kılınmış bir şey bulmuyorum.(121) Kim kaçınılmaz bir ihtiyaçla karşı karşıya kalırsa, -saldırmamak ve haddi aşmamak şartıyla- (bu sayılanlardan ölmeyecek kadar yiyebilir) . Şüphesiz senin Rabbin bağışlayandır, esirgeyendir.

    AÇIKLAMA

    119. Yani, "Cevabınız zanlara, bâtıl inançlara veya babalarınızın âdetlerine değil de ilme dayanmalıdır."
    120. Aynı familyadan bazı hayvanların helâl, bazılarının haram olması sorunu, böylesi bâtıl inançların saçmalığının müşrikler yanında açığa çıkması için böyle ayrıntılarıyla ortaya konmaktadır. Aynı familyadan erkek hayvanın helâl, dişisinin haram, erkeğin haram dişinin helâl veya hayvanın kendisinin helâl, yeni doğmuşun haram olması hep saçmadır. Öylesine saçmadır ki, bu tür şeyler, düşünen ve aklı başında olan kimse Allah'ın böylesi akıl dışı sınırlamalar getireceğini hayalinden bile geçirmez. Bu arada, Kur'an'ın Arapların bâtıl inançlara dayalı uygulamalarının saçmalığını göstermek için başvurduğu aynı yöntemin aynı etkinlikle yiyecekler üzerine akıl dışı sınırlamalar getiren ve insanlar arasında insanlık dışı ayırımlar yapan dünyanın daha başka uluslararası bâtıl inançlara dayalı uygulamalarını açığa çıkarmak için de kullanılabileceği belirtilmektedir.
    121. Bu konu, Bakara-173 ve Maide,3'te ele alınmıştı ve Nahl-115'te tartışılacaktır. Bakara suresinin 173. ayeti ile bu ayet arasında küçük bir deyiş farklılığı varmış gibi görünüyor. Bakara'nın sözü edilen ayetinde yasaklanan yalnızca 'kan' idi. Burada haram kılınan ise, akıtılan, yani hayvan yaralandığında veya kesildiğinde akan 'kan'dır. Mesfûh (akıtılmış) kelimesinin eklenmesi yalnızca 'kan'ın mahiyetini açıklamak için olup, 'emir'de herhangi bir değişiklik yapmaz. Aynı şekilde, Maide-3'te bu dört yasağın yanısıra başka şeyler de anılmıştı; boğulan, vurularak öldürülen, düşmekle ölen veya bir başka hayvan tarafından sürçülerek öldürülen hayvanlar. Bu da, bu yolla öldürülen hayvanların da 'ölü' sayılması gerektiğini gösteren bir açıklama olduğundan, iki ayetteki 'emir'in niteliğinde herhangi bir değişiklik yapmaz.
    Şimdi de fakihlerin çeşitli görüşlerini ele alalım. Hz. Abdullah İbn Abbas ve Hz. Aişe, hayvanî yiyecekler içinde yalnızca bu dördün (ölü-laşe, akıtılmış kan, domuz eti ve Allah'tan başkası adına kesilen hayvanın eti) haram ve tüm diğerlerinin helâl olduğu görüşündeydiler. Fakat, bu dördün yanısıra, Hz. Peygamber'in (s.a.) evcil maymunlar, keskin dişli av hayvanları ve pençeli kuşlar gibi daha başka bazı hayvanları da haram kıldığını veya onlardan iğrendirdiğini ifade eden hadisler vardır. Bu nedenle, fakihler yasağı yalnızca bu dört nedenle sınırlamaz ve genişletirler.
    Sonra, yasak üzerinde ve başka hangi hayvanların yasak olduğu konusunda da fakihler arasında görüş ayrılığı vardır. Sözgelimi, İmam Ebu Hanife, İmam Malik ve İmam Şafiî, evcil hayvanın haram olduğunu belirtirken, Hz. Peygamber'in (s.a) bu hayvanın özel bir nedenle ve bir defaya mahsus yasaklandığını, dolayısıyla helâl olduğunu ileri sürenler de vardır. Bunun yanısıra Hanefiler, lâşe yiyen hayvanları, av kuşlarını ve ölü etiyle beslenen hayvanları mutlak şekilde haram kabul ederken, İmam Malik ve Evzaî'ye göre av kuşları helâl ve Leys'e göre de kedi helâldir, İmam Şafiî'ye göre ise, yalnızca (arslan, kurt ve kaplan gibi insanlara saldıran) etobur hayvanlar haramdır. İkrime karga ve porsuğun helâl olduğu görüşündedir. Yine Hanefi'lere göre tüm sürüngenler haramken İbn Ebi Leyla, İmam Malik ve Evzai'ye göre yılan helâldir.
    Yukarda verdiğimiz bilgilerin dikkatlice incelenmesi, gerçek Kur'an'da anılan yalnızca dört şeyin haram olduğu ve bunların yanısıra, çeşitli derecelerde iğrenç daha başka hayvanların bulunduğunu ortaya koyar. Dolayısıyle, sahih hadislere göre Rasûlullah'ın iğrendiği hayvanlar da çok büyük ihtimalle haram olup, haklarında fakihlerin farklı görüşlere sahip olduğu hayvanların iğrençliği ise şüphelidir.
    Bazılarının kişisel iğrenme duyduğu hayvanlara gelince, İslâm Hukuku kimseyi sevmediği şeye zorlamaz. Aynı kural, bazı grup ve ulusların belirli şeylerden iğrenmesi için de kullanılabilir. Buna karşı yasa herhangi bir kişi, topluluk veya ulusa başkalarına kendilerinin iğrendirdiği şeyi haram saymaya zorlama veya haram saydıkarı şeyin kullanımını yasaklama izni vermez.
    146- Yahudi olanlara her tırnaklı (hayvanı) haram kıldık. Sığırlardan ve koyunlardan, sırtlarına veya bağırsaklarına yapışan veya kemiğe karışanlar dışında iç yağlarını da onlara haram kıldık. 'Azgınlık ve hakka tecavüzde bulunmaları' nedeniyle onları böyle cezalandırdık.(122) Biz şüphesiz doğru olanlarız.
    147- Şayet seni yalanlayacak olurlarsa, de ki: "Rabbiniz geniş rahmet sahibidir. Onun şiddetli-çarpması, suçlu-günahkârlar topluluğundan geri çevrilemez.(123)

    AÇIKLAMA

    122. İsyanlarından dolayı ceza olarak kendilerine bazı şeylerin haram kılınması olayı Kur'an'da üç yerde geçer:
    -"Tevrat indirilmezden önce -İsrail'in kendisine haram kıldıklarından başka- yiyeceğin her türlüsü İsrailoğulları için helâldi. "Eğer doğrularsanız Tevrat'ı getirin de okuyun" de" (Al-i İmran-93) .
    -"Yahudi olanların zulümlerinden dolayı kendilerine helâl kılınan temiz şeyleri üzerlerine haram ettik."(Nisa-160) .
    -Bu surede bulunan 146. ayet.
    Yukardaki üç ayetten, İslâm hukuku arasındaki hayvanî yiyeceklerin helâllığı ve haramlığıyla ilgili farklılığın iki şeye bağlı olduğu sonucu ortaya çıkmaktadır.
    İlki, Tevrat'ın gönderilmesinden yüzyıllarca önce Yakub peygamber (İsrail) bazı şeyleri kullanmayı bırakmış ve kendisinden sonra soyu da aynı şeyi yapmıştı. Bu durum uzun bir süre devam ettiğinden, Yahudi hukuku uzmanları bunların dinlerinde haram olduğuna inanmaya başladılar. Bu nedenle de içlerinde deve ve tavşanın da bulunduğu bu yiyeceklerin Tevrat'ta yasaklandığı noktasında ısrarlı davrandılar. Tevrat ve eldeki Mukaddes Kitap nüshalarının bunların yenmesini yasaklaması bundandır. (Levililer, 11:46 ve Tesniye: 14:7) . Fakat, Kur'an'ın delil olarak Tevrat'ın getirilmesi şeklindeki meydan okuyuşu, sözü geçen hükümlerin asıl Tevrat'ta bulunmayıp sonradan eklendiğini gösterir; aksi halde, Yahudiler Kur'an'ın meydan okuyuşuna hemen karşılık verir ve hükmü gösterirlerdi.
    İki hukuk arasındaki ikinci farklılık, Yahudilerin ilâhî kanun karşısındaki isyankâr tutumlarından kaynaklanmıştır. Yahudiler kendi kanunlarının koyucuları olmuşlar ve kılı kırk yararak pek çok şeyleri haramlaştırmış, bunun sonucunda da Allah ceza olarak kendilerini yanlış anlayışlar içinde bırakmıştır. Haramlaştırdıkları şeyler iki kategoride ele alınabilir: 1) Devekuşu, puhu ve kukuma gibi pençeli hayvanlar; 2) İnek, keçi vs.nin yağları. Sonra, bu iki tür yasağın ikisi de eldeki Tevrat'a eklenmiştir. (Levililer, 11:16-18, Tesniye:14:15-17, Levililer: 3:17, 7:22-23) . Öte yandan, IV:160'tan başlangıçta Tevrat'ta bunların haram olmayıp İsa Peygamberden sonra haramlaştırıldığı anlaşılmaktadır. Eldeki Yahudi hukukunun M.S. ikinci yüzyılın sonunda Rabbi Judas tarafından formüle edildiğine tarih şahittir.
    Ayrıca yukardaki açıklamamızın zihinlerde uyandırabileceği bir karşı çıkışı da ele alalım. Bütün bu şeyler yukarda anlatıldığ şekilde haram edilmişse, neden Allah burada ayet-130'da ve Nisa-160'da (harramnâ) biz haram ettik ifadesini kullanıyor? Karşı çıkışı ele alırken, Allah'ın eşyayı şu iki yolla haram kıldığını hatırda tutmalıyız: 1) Allah bir şeyi bir Elçi ve Kitap aracılığıyla haram eder ki, bu O'nun nimetlerindendir. 2) Sahte dinî kanun koyucuları ve kanun yapıcıları asi kullarının başına geçirir ve onlar temiz şeyleri haram ederler. Böylesi bir yasak da Allah'ın lâneti ve cezası olduğundan, yine O'na atfedilmiştir.
    123. Yani, "Rabbiniz sınırsız merhamet sahibidir ve şimdi bile itaatsizliğinizden dolayı tevbe edip, itaat yolunu tutarsanız O sizi bağışlayacaktır. Fakat, isyankâr ve günahkâr tutumunuzda ısrar ederseniz, bu kez O'nun gazabını ve cezasını sizden kimsenin savamayacağını çok iyi bilmelisiniz."


  6. 148- Şirk koşanlar diyecekler ki: "Allah dileseydi ne biz şirk koşardık, ne de atalarımız ve hiç bir şeyi de haram kılmazdık."(124) Onlardan öncekiler de, bizim zorlu-azabımızı tadıncaya kadar böyle yalanladılar. De ki: "Sizin yanınızda, bize çıkarabileceğiniz bir ilim mi var? Siz ancak zanna uymaktasınız ve siz ancak zan ve tahminle yalan söylersiniz."
    149- De ki: "En 'üstün ve apaçık' delil Allah'ındır. Eğer o dileseydi elbette tümünüzü hidayete yöneltip-iletirdi."(125)
    150- De ki: "Gerçekten Allah'ın bunu haram kıldığına şehadet edecek şahidlerinizi getirin." Şayet onlar,şehadet edecek olurlarsa sen onlarla birlikte şehadet etme.(126) Ayetlerimizi yalan sayanların ve ahirete inanmayanların heva (istek ve tutku) larına uyma; onlar (birtakım güçleri ve varlıkları) Rablerine denk tutmaktadırlar.
    151- De ki: "Gelin size Rabbinizin neleri haram kıldığını okuyayım127) O'na hiç bir şeyi ortak koşmayın,(128) anne-babaya iyilik edin,(129) yoksulluk-endişesiyle çocuklarınızı öldürmeyin.-Sizin de, onların da rızıklarını biz vermekteyiz- Çirkin-kötülüklerin açığına da, gizli olanına da yaklaşmayın.(130) Hakka dayalı olma dışında, Allah'ın (öldürülmesini) haram kıldığı kimseyi öldürmeyin. (131) İşte bunlarla size tavsiye (emr) etti; umulur ki akıl erdirirsiniz."

    AÇIKLAMA

    124. Yani, "Müşrikler suçlarını ve yanlış davranışlarını haklı göstermek için her çağda zalimlerin ve canilerin tekrarladığı aynı eski özürleri ileri sürecekler ve "Bizim şirk koşup bazı helâlleri haramlaştırmamız Allah'ın dilemesi sonucudur; çünkü, eğer Allah böyle dilememiş olsaydı biz hiçbir zaman bu tür şeyleri yapamazdık. Bunları Allah'ın iradesiyle uygunluk içinde yaptığımızdan, demek ki yaptıklarımız doğrudur. Ve eğer yaptıklarınız doğru değilse, bu durumda suçlanması gereken biz değil, Allah'tır. Allah'ın dilemesi dışında biz hiçbir şeye güç yetiremeceğimizden, yaptığımızı Allah'ın dilemesine bağlı olarak yapıyoruz" diyeceklerdir.
    125. Müşriklerin sakat özürlerine verilen bu kesin karşılığın anlamını kavramak için onu tahlil etmemiz gerekiyor.
    1) Her çağın suçluları şerli davranışlarını ve yanlış yollarını haklı çıkarmak için özür olarak her zaman 'Allah iradesi'ni öne sürmüşlerdir. Bu onları öylesine yanlışlara sürüklemiştir ki, gerçeği reddetmişler ve sonunda gerçeğe karşı savaşanları yere batıran helâkle karşılaşmışlardır.
    2) Sizin ileri sürdüğünüz özür bilgiye değil, zan ve tahmine dayalıdır. Deliliniz bütünüyle Allah'ın dilemesi hakkında onun bunun söylediğinden kaynaklanmaktadır. Siz Allah'ın insanla ilgili dilemesinin anlamını kavramıyorsunuz. Bu nedenle de, sözgelimi bir hırsız, hırsızlık yapsa bunu Allah'ın dilemesiyle yaptı diye onun hırsız sayılmayacağına inanıyorsunuz. Oysa gerçek şudur: İnsan kendisi için hangi yola seçerse, Allah bu yolu ona açar; ister şükür, ister nankörlük, ister hidayet, ister delâlet, ister itaat, ister isyan yolu olsun. Sonra Allah insana iyi veya kötü, istediğini yapmasına izin verir ve bunun için de evrensel plânlarına uygun düşen aracı sağlar. Bu yüzden, eğer size ve atalarınıza şirk koşma ve Allah'ın dilemesi altında helâlleri haramlaştırma izni verilmişse, bu hiçbir zaman Allah'ın yapılanları onayladığı anlamına gelmez ve dolayısıyla sonuçlarına katlanılacaktır. Yanlış seçiminiz, kötü niyetleriniz ve şerli eylemlerinizden sorumlusunuz ve hesap vereceksiniz.
    "Eğer (Allah) dilemiş olsaydı, sizin hepinizi hidayete erdirirdi" şeklinde gelen son ayet sorunu kesin bir surette çözmektedir. Burada denmek istenen şudur: "Eğer Allah dilemiş olsaydı, biz şirk koşmazdık" şeklindeki deliliniz tam değildir. Şöyle söylenseydi tam olurdu: "Allah dilemiş olsaydı, sizin hepinize doğru yolu gösterirdi." Bir başka deyişle, "Siz kendiniz doğru yolu seçme niyetinde değilsiniz; siz Allah'ın sizi melekler gibi sapmaz yapmasını istiyorsunuz. Fakat bilmelisiniz ki, eğer Allah böyle dilemiş olsaydı onu da yapardı. Şu kadar ki, O'nun dilemesi bu yolda değildir. Dolayısıyla, kendi seçtiğiniz yanlış yolda sapıp gitmeye bırakmaktadır sizi."
    126. Yani, "Eğer onlar ağır şahadet sorumluluğunu anlar ve insanın yalnızca hakkında bilgi sahibi olduğu şeye şahitlik yapması gerektiğini kavrarlarsa -aralarında yaygın olan ve şu veya bu yiyeceği, şu veya bu kişi yiyemez veya yiyebilir gibi- yiyecekler üzerine bizzat kendilerinin koyduğu sınırları Allah'ın belirlediğine asla şahitlik etmeyeceklerdir. Fakat, eğer bu kişiler şahitlik etmenin sorumluluğunu kavramıyor ve akılsızca Allah adına yalan şahitlikte bulunuyorlarsa, onların bâtıllarına sakın ola ki karışmayasınız. Onları şahitliğe çağırmanın gerçek amacı, eğer varsa doğru kişileri içlerinden seçip ayırmaktır, yoksa onların bâtıl şehadetlerini kabul etmeniz için değildir. Şahitlik çağrısına cevap olarak, aralarındaki doğru kişilerin, yaptıklarının gerçekten Allah tarafından öngörülüp görülmediği üzerinde ciddice düşünmeleri ve bunların Allah tarafından gönderildiğine dair herhangi bir delil bulamazlarsa, onları bırakmaları umulmaktadır."
    127. Yani, "Rabbinizin koyduğu sınırlar kendi üzerinize sizin koyduklarınız değildir. Rabbinizin getirdiği sınırlamalar, insan hayatının düzeni için Allah'ın belirlediği çizgilerdir ve bunlar tüm İlâhî Kanunların esas temeli olagelmiştir." (Bunları Çıkış, Bl. 20'dekilerle karşılaştırın) .
    128. İnsan şu durumlarda şirk koşmuş demektir: (a) İlâh olarak Allah'tan başka bir şey daha kabul ederse; (b) Her bakımdan ve tüm kapsam ve kuşatıcılığıyla yalnızca Allah'a ait olan sıfatları bir başka şeye daha verirse; (c) Güç ve kudretinde Allah'a bir ortak daha tanırsa; (d) Hakları konusunda Allah'a bir başka ortak daha tanırsa.
    a) Şıkkına göre, Zatında Allah'a ortak tanıyan tüm inanç şekilleri -Hristiyanların Üçlemesi, müşrik Arapların, meleklerin Allah'ın kızları olduğuna inanmaları ve kendi tanrı, tanrıça ve yönetici ailenin üyelerine ilâhlık vermeleri gibi- şirktir.
    b) Şıkkına göre, Allah'tan başka bir kimsenin bütünüyle ve tüm kuşatıcılığıyla Allah'a ait sıfatlardan birine veya birkaçına, ya da tamamına sahip olduğuna inanan herkes şirke düşmüş olur. Sözgelimi, herhangi bir kişi şu veya bu kimsenin 'gayb' dahil herşeyi bildiğine veya herşeyi duyduğuna, ya da her kusur ve zayıflıktan uzak bulunup, Allah gibi yanılmaz olduğuna inanırsa, bu kişi, Allah'a şirk koşmuş olur.
    c) Şıkkına göre, Allah'tan başka bir kimsenin, yalnızca Allah'a ait güçlerden birine veya tamamına sahip olduğuna inanmak da şirktir. Sözgelimi, Allah'ın yanısıra bir başkasının daha tabiatüstü bir yolla yarar veya zarar verebileceğine, ihtiyaçları giderip yardım edebileceğine, koruyup gözetebileceğine, çağrıları duyup kaderi tayin edebileceğine veya engelleyebileceğine, ve insan hayatı için kanun koyabileceğine inanan müşriktir. Bütün bunlar İlâhlığın nitelikleri olduğundan böylesi inançlar şirktir.
    d) Şıkkına göre, Allah'a ait hakların birini veya tamamını bir başka kişiye daha vermek şirktir. Sözgelimi, huzurunda insanın elleri bağlı ayakta durması, eğilip secdeye varması, adına adakta ve sunularda bulunması ve yüceliği karşısında şükür işareti olarak kurban kesmesi Allah'ın insan üzerindeki haklarındandır. Yine, sıkıntı ve güçlüklerin giderilmesi için yalvarılma hakkına sahip olan da yalnızca Allah'tır. Aynı şekilde, ibadet edilmeye, yüceltilmeye ve bağlanılmaya lâyık olan yalnızca Allah'tır, bir başka kişi ve şeyden daha çok sevilme hakkı da yine yalnızca Allah'a aittir.
    Tüm diğer sevgiler O'nun sevgisine feda edilmelidir. Yalnızca O'ndan korkulmalı, açık ve gizli O'na karşı gelmekten kaçınılmalıdır. Şartsız olarak yalnızca O'na itaat edilmeli ve doğruyu yanlıştan ayırmanın tek ölçüsü olarak yalnızca O'nun hidayeti kabul edilmeli, başkalarına ancak Allah'a itaatin sınırları içinde itaat edilmelidir. Eğer bu haklardan biri bile Allah'tan başkasına tanınacak olursa, bu başkasına tanrı ünvanı verilsin-verilmesin, böylesi bir durum Allah'a ortak koşmaktır.
    129. 'İhsan' saygı gösterme, onurlandırma, itaat etme ve anne-babayı sevindirip kendilerine hizmet etme vs.yi içine alır. Anne-babanın bu tür hakları Kur'an'ın çeşitli yerlerinde hemen Allah'ın haklarından sonra anılmaktadır. Anne-babanın haklarının yalnızca Allah hakkından sonra geldiğinin ve tüm diğer insanî haklar karşısında önceliği olduğunun açık bir kanıtıdır bu.
    130. Arapça 'fevahiş' kelimesi çirkinliği açık olan her türlü kötü ve çirkin davranışı ifade eder. Kur'an zina, eşçinsellik, çıplaklık, üvey anne ile evlenme gibi davranışların 'fevhiş'ten olduğunu açıklar. Bunların yanısıra, rivayetlerde (nakledilen hadislerde) hırsızlık, içki ve dilencilik de fuhuş olarak nitelendirilmiştir. Aynı şekilde, tüm diğer çirkin işler de 'fuhuş' olup, İlâhî Hüküm böylesi işlerin açıktan ve gizliden yapılmamasını emreder.
    131. Allah'ın temel bir ilke olarak çiğnenemez kıldığı insan hayatının kutsallığının ilânıdır bu. Bu ilkenin çiğnenmesine yol açan 'hak'lar Kur'an'da üç tane olup, Hz. Peygamber'de (s.a) bunlara ikisini daha eklemiştir. İnsan hayatına kıymayı Kur'an şu üç durumda helâl tanır:
    1) Bir başka insanı kasden öldürmek.
    2) Savaş dışında bir seçenek bırakmayacak şekilde İslâm'a karşı çıkmak; İslâm'ın hakimiyet ve yerleşmesini engellemeye çalışmak.
    3) İslâmî yönetimin sınırları içinde karışıklık çıkarmak veye İslâmî hükümleri devirmeye girişmek.
    Hz. Peygamber (s.a) bunlara şu iki durumu da eklemiştir:
    4) Evliyken zina etmek.
    5) İmanından sonra küfredip (irtidat) İslâm toplumunu terketmek. İnsanı öldürmenin helâl olduğu yollar yalnızca bu beşi olup ister müslüman, ister zımmî (İslâm devletinin müslüman olmayan uyruğu) veya kâfir olsun, bu beş durum dışında insanın canına kıyılamaz.


  7. 152- "Yetimin malına, o erginlik çağına erişinceye kadar -o en güzel (şeklin) dışında-(132) yaklaşmayın. Ölçüyü ve tartıyı doğru olarak yapın. Hiç bir nefse, gücünün kaldırabileceği dışında bir şey yüklemeyiz.(133) Söylediğiniz zaman -yakınınız daha olsa- adil olun. Allah'ın ahdine de vefa gösterin.(134) İşte bunlarla size tavsiye (emr) etti; umulur ki öğüt alıp-düşünürsünüz."
    153- Bu benim dosdoğru olan yolumdur, şu halde ona uyun. Sizi O'nun yolundan ayıracak (başka) yollara uymayın.(135) Bununla size tavsiye etti, umulur ki korkup-sakınırsınız.
    154- Sonra biz(135/a) Musa'ya, iyilik yapanların üzerinde (nimetimizi) tamamlamak, her şeyi ayrı ayrı açıklamak ve bir hidayet ve rahmet olarak Kitabı verdik. Umulur ki Rablerine kavuşacaklarına inanırlar.(136)
    155- Bu indirdiğimiz mübarek bir Kitap'tır. Şu halde ona uyun ve korkup-sakının. Umulur ki esirgenirsiniz.

    AÇIKLAMA

    132. "En güzel olan", bencil olmamaya, iyi niyet ve yetimin iyiliğine dayalı bulunan; Allah ve insan nazarında reddedilmez olandır.
    133. İlâhî Kanun'un temel bir ilkesidir bu: "Ölçüyü ve tartıyı tam yapacak, hak ve adaletten sapmayacaksınız." Ve Allah ekliyor; "Biz bir kişiye ancak gücünün yettiği kadar yükleriz." Böylece, ölçüde tartıda ve diğer ticarî işlemlerde adaletli ve doğru olmak için elinden geleni yapanın bu çabasına rağmen istenmeyen hatalar bile meydana gelse sorumluluktan kurtulacağına ve sorguya çekilmeyeceğine dair kişiler temin edilmektedir. Bu kural burada özellikle müslümanların böyle hatalar nedeniyle endişe etmemeleri için anılmıştır.
    134. Allah'ın 'ahdi', 1) İnsanın Allah'la yaptığı sağlam anlaşma, 2) Kişinin Allah adına bir başkasıyla yaptığı dönülmez sözleşme ve 3) Allah'ın yeryüzünde doğar doğmaz kişi için ortaya çıkan tabiî bağlantılardır.
    Bunlardan ilk ikisi niyete ve seçime bağlıyken, üçüncüsü ahlâkî bir zorunluluktur. İnsanın üçüncü bağlantının seçiminde herhangi bir rolü yoksa da, yine de bu bağlantı ilk ikisi ölçüsünde zorunlu ve yerine getirilmesi gereken bir bağlantıdır. Çünkü, Allah insana olağanüstü fiziksel ve zihinsel melekeler vermiş ve yerleşmesi için yeryüzünü donatıp kendisine de her türden rızık ve sınırsız kaynaklar sağlamıştır. Bütün bunlar tabiî olarak insan üzerinde Allah adına bazı haklar doğurur. Aynı şekilde kişiyi doğurup besleyen, emziren anne, yetiştiren baba ve kendisine çok çeşitli kolaylık ve imkânlar sağlayan toplum adına da bazı haklara yol açar bu. Bütün bu haklar insan üzerine tabiatları gereği çeşitli derecelerde zorunludur. İnsanın Allah'la ve toplumla olan bu 'Ahd'inin herhangi bir kitapta yazılı olmadığı doğrudur, fakat tabiat bizzat kendisi de varlığını bu ahde borçlu olan bedeninin herbir uzvuna ve her zerresine bu ahdi yerleştirmiştir. Buna Bakara Suresi 21. ayetle bir telmihte bulunulmaktadır; "...bağlandıktan sonra Allah'ın ahdini bozan: Allah'ın birleştirilmesini emrettiğini koparan ve yeryüzünde karışıklık çıkaran." Yine aynı şekilde Araf suresi 172. ayetle de anılmaktadır: Adem'in yaratılışı zamanında Allah onun Son Gün'e kadar gelecek olan çocuklarını ortaya çıkarmış ve Kendisi'nin onların Rabbi olduğu Ahdi'ne hepsini şahit tutmuştur.
    135. "Bu yolu izleyin, çünkü bu Doğru Yol'dur." Yukarda anladığımız "Tabii Ahd" insanın Allah'ın gösterdiği yolu izlemesini gerektirir. Çünkü bundan isyan ve bağımsızlık yollarına sapma veya Allah'tan başkasına ibadet yollarına koyulma bu ahdin ilk çiğnenmesi olacak ve kişiyi birbiri ardınca daha başka sapmalara götürecektir. Bunun yanısıra, kimse ilâhî Hidayet'i kabul edip, hayatının her anında onu izlemedikçe bu ince, en büyük ve karmaşık Ahdi yerine getiremez. "...Başka yolları izlemeyin", çünkü bu yollar, O'nun yakınlığına, hoşnudluğuna ve rızasına götüren tek yol olan O'nun Doğru Yol'undan sizi saptıracaktır. Bunun da ötesinde, O'nun yolundan sapıldığında, her kişnin yüzlerce başka yol arasından kendine bir yol seçmesi gerekecektir. Böylece insanlar çok çeşitli yönlerde çok çeşitli yollara ayrılacak ve insanlık şaşkınlık karışıklık ve düzensizlik içine yuvarlanacak, bu da tüm gerçek ilerleme ve gelişmenin önüne aşılmaz bir engel çıkaracaktır. (Ayrıca bkz. Maide an: 35) .
    135/a. Kur'an'ı şöyle eline alıp okumaya başlayan bir kişi, "birden Yahudi tarihine geçiliverilerek ayetler arasındaki bağıntının koptuğu" şeklindeki bir yanlışlığa düşebilir. Fakat, sözgelimi bu suredeki geçen bölüm (ayet: 145-153) dikkatlice incelendiğinde, ayetler arasında temelde nasıl bir bağıntının olduğu hemen görülür. Bu bölümde İlâhî Kanun'la insan yapısı kanunlar arasındaki farklılık açığa çıkmaktadır. 146-148. ayetlerde Yahudiler ve müşrikler helâl ve haramlarla ilgili yaptıkları kanunlar nedeniyle terslenmekte ve bundan sonraki ayetlerde ise, iki hukuk arasındaki farklılığı göstermek için İlâhî Hukuk (Kanun) ortaya konmaktadır. Sonra, ayet 153'ü izleyen 154. ayette Hz. Peygamber'e (s.a) verilen aynı kanunun Musa'ya da verildiği belirtilerek, "...öyleyse bu Kanun'a uyun..." denilmektedir.
    "Sümme" kelimesi, daima zaman bakımından bir "sonralık" ifade etmez; bu kelime zaman zaman ayet 154'te olduğu gibi bir anlatımı pekiştirmek için de kullanılır ve özellikle konuşulan Arapça'da 'buna dikkat edinki..' anlamına gelir. Bu ayette. "Yine dikkat edin ki, İlâhî Kanun Musa'ya gönderildi..." demektir.
    136. "...Kişinin sonunda Rabbine kavuşacağına inanması", Rabbi'ne yaptıklarının hesabını vereceğine inanması ve dolayısıyla sorumlu bir hayat yaşaması demektir. Burada Tevrat'ın 1) Bizzat İsrailoğulları arasında bir sorumluluk duygusu uyandırmak, 2) Başkalarını da hayatla ilgili ortaya koyduğu yüksek ahlâkî sistemi incelemeye ve yol göstericiliğin soylu etkilerini ve ahiret inancına dayalı sorumlu bir hayatın ahireti inkâra dayalı sorumsuz bir hayattan çok daha iyi olduğunu görsünler diye öğretilerini benimseyenler üzerindeki nimetini gözlemlemeye yöneltmek, bu gözlemin de kalplerine ahiret inancını yerleştirmesi için gönderildiğine işaret edilmektedir.


  8. 156- "Bizden önce kitap yalnız iki topluluğa(137) indirildi, biz ise onların ders gördüklerinden habersizlerdik" dememeniz,
    157- Ya da: "Kitab bize de indirilseydi, şüphesiz onlardan daha çok doğru yolda olurduk" dememeniz (için) işte size Rabbinizden apaçık bir belge, bir hidayet ve bir rahmet gelmiştir. Allah'ın ayetlerini(138) yalanlayandan ve (insanları) ondan alıkoyup-çevirenden daha zalim kimdir? Ayetlerimizden alıkoyup-çevirenlere, bu 'engelleme ve çevirmelerinden' dolayı pek çetin bir azabla karşılık vereceğiz.
    158- Onlar, kendilerine meleklerin gelmesini mi, ya da Rabbinin gelmesini mi veya Rabbinin bazı ayetlerinin gelmesini mi gözlüyorlar? Rabbinin ayetlerinden(139) bazılarının geleceği gün, daha önce iman etmemişse, veya imanıyla bir hayır kazanmamışsa hiç kimseye imanı yarar sağlamaz.(140) De ki: "Bekleyin, biz de şüphesiz beklemekteyiz."
    159- Gerçek şu ki, dinlerini parça parça edip kendileri de gruplaşanlar, sen hiç bir şeyde onlardan değilsin.(141) Onların işi ancak Allah'adır. Sonra O, işlemekte olduklarını kendilerine haber verecektir.
    160- Kim bir iyilikle gelirse, kendisine bunun on katı vardır, kim de bir kötülükle gelirse, onu mislinden başkasıyla cezalandırılmaz ve onlar haksızlığa uğratılmazlar.
    161- De ki: "Rabbim gerçekten beni doğru bir yola iletti, dimdik duran bir dine, İbrahim'in hanif (muvahhid) dinine...(142) O müşriklerden değildi."

    AÇIKLAMA

    137. Yani, "Yahudiler ve Hıristiyanlar."
    138. Burada 'ayetler', Allah'ın Kur'an'da sunulan vahyi, Rasûlü'nün (s.a.) soylu karakteri, müminlerin kendilerini kâfirlerden ayıran temiz yaşantıları ve Kur'an'ın mesajının gerçekliğine delil olarak ileri sürdüğü tabiattaki harika olgulardır.
    139. Buradaki 'ayetler'den kasıt, kıyamet gününün alâmetleri veya hemen geliverecek bir azap da hakkında hiçbir kuşku duyulmayacak ve kendisinden sonra deneme ve imtihan için artık hiçbir şans kalmayacak şekilde gerçekliği açığa vuran bir başka işarettir.
    140. Bu tür ayetlerden sonra küfründen tevbe edip imanını ikrar eden bir kâfirin imanının, hiçbir anlamı olmayacaktır; aynı şekilde, inandığını söylediği halde, itaatsızlık yolunu benimseyene de inançsız gözüyle bakılacaktır. Çünkü, İman ve İtaat ancak gerçekliğin perde gerisinde gizli kaldığı, ileride yaşanacak uzun bir hayatın bulunduğu ve dünyanın tüm çekicilikleriyle 'Allah yok, ahiret yok' diye aldanıp, 'ye, iç ve neşelen' diye de kötülüklere sürüklemediği sürece bir değer sahibi olabilir.
    141. Burada hitap Hz. Peygaber'e (s.a) ise de, onun kanalıyla tüm müminler de bu hitabın muhatabıdırlar. Dindar kişiler, ilk günden beri aynı olan ve bugün de aynılığını devam ettiren Gerçek Din'de parçalanmalara yol açarak bölük bölük olanların yoluna uymamalıdırlar. Gerçek Din'in temel ilkeleri şunlardır:
    1) Yalnızca Allah tüm Kâinatın İlâhı ve Rabbidir.
    2) Sıfatlarında, güç ve kudretinde ve haklarında kimse O'nun dengi ve ortağı tutulamaz.
    3) Tüm insanların dünyada yaptıklarının hesabını vereceği bir başka alem kurulacaktır.
    İnsanlar hayatlarını, Allah'ın elçileri ve kitapları aracılığıyla öğrettiği bu temel ilkeler çerçevesinde düzenlemelidirler. İnsanın yeryüzü hayatına başlayışında bugüne, insanlığa verilegelen Gerçek Din budur. Sonradan ortaya çıkan farklı dinler ve mezhepler ise çeşitli zamanlarda çeşitli toplulukların Gerçek din'de yaptığı değişikliklerin sonucudur. Bu topluluklardan bazıları bu Din'e 'orijinalite' adına eklemelerde bulunmuş; bazıları tutkuların doyurmak için onda değişiklikler yapmış, daha başkaları ise aşırı saygılarından dolayı ona değişik şeyler katmışlardır. Sonra, kendi vehim, düşünce ve felselerini karıştırarak bu Din'in itikadî özünü bozmuşlardır. Hükümlerine kendi uydurmalarını (bid'at) ve kendi yaptıkları kanunları katarak, kılı kırk yarma ve ayrıntılardaki farklılıklarını büyütmekle kurallarını bulandırarak ve önemli yanlarını önemsizleştirip daha az önemli yanlarına ise gereğinden fazla önem vererek de değiştirmişlerdir onu. İki aşırı uca (ifrat ve tefrit) kaçmışlar; bazı peygamberlere âdeta tapınırken, bazılarından nefretle uzaklaşmışlardır. Böyle böyle sayısız yeni dinler ve mezhepler türemiş ve insanlık birbirine düşman gruplara bölünmüştür. Bu bakımdan, Gerçek Din'in izleyicisinin bu mezheplerden hiçbiriyle her hangi bir ilgisinin olmaması ve kendi pâk yolunda yürümesi gerekir.
    142. 'İbrahim Milleti': 'Her zaman gerçek inancın bir diğer ayırıcı özelliği de budur. 'Musa Milleti' veya 'İsa Milleti'ne tercih edilmiştir bu; çünkü, Musa ve İsa'nın izleyicileri bu 'Millete yanlış olarak 'Yahudilik' ve 'Hıristiyanlık' adlarını takmışlardır. Öte yandan hem Yahudiler, hem de Hıristiyanlar İbrahim'i gerçek peygamber olarak tanıdıklarından 'İbrahim Milleti' ifadesi kullanılmıştır. Arap müşrikleri de bu 'Millet'in (Yol'un) Doğru Yol olduğunu inkâr edemiyorlardı. Çünkü İbrahim'in doğru bir insan olduğuna inanıyorlar ve cehaletlerine rağmen Kâbe'yi yapanın bir putperest değil, Allah'ın dindar bir kulu olduğunu itiraf etmek zorunda kalıyorlardı.


  9. 162- De ki: "Şüphesiz benim namazım, ibadetlerim,(143) dirimim ve ölümüm alemlerin Rabbi olan Allah'ındır."
    163- "O'nun hiç bir ortağı yoktur. Ben böyle emrolundum ve ben müslüman olanların ilkiyim."
    164- De ki: "O, her şeyin Rabbi iken ben Allah'tan başka bir Rab mi arayayım?(144) Hiç bir nefis, kendi aleyhinden başkasını kazanmaz. Günâhkar olan bir başkasının günah-yükünü taşımaz.(145) Sonunda dönüşünüz Rabbinizedir. O, size hakkında anlaşmazlığa düştüğünüz şeyleri haber verecektir."
    165- O sizi yer yüzünün halifeleri kıldı ve size verdikleriyle sizi denemek için(146) kiminizi kiminize göre derecelerle yükseltti. Şüphesiz senin Rabbin, sonuçlandırması pek çabuk olandır ve şüphesiz O, bağışlayandır, esirgeyendir.

    AÇIKLAMA

    143. Arapça 'nüsük' kelimesi, kurban anlamına gelebildiği gibi, tüm diğer ibadet şekilleri anlamına da gelir.
    144. Yani, 'Gerçekte Allah Kâinattaki' herşeyin Rabbi iken, başka bir şey nasıl benim Rabbim olabilir? Tüm Kâinatın O'nun Kanununa teslim olduğunu görüp durur ve benim de kâinatın bir parçası olarak fizikî ve yaşantımda O'na teslim olmam gerekirken, sürdürmem için bana irade ve sağduyu verilmişken hayatımın bu yanı için yol gösterici olarak bir başka rabb aramam akıllıca bir iş olur mu?
    145. Herkes kendi yaptıklarından sorumludur ve yaptıklarının hesabını verecektir ve bu sorumluluk hiçbir şekilde bir başkasına yüklenemez.
    146. Bu ayette üç gerçek ortaya konmaktadır:
    1) Kâinattaki herşey Allah'a aittir; tüm insanlar da Allah'ın pek çok şeyini kendilerine emanet etmesi ve bunları kullanacak güç ve yetenek vermesi anlamında yeryüzünde O'nun halifeleridir.
    2) Emanetlerle ilgili olarak Allah halifelerine farklı mertebeler vermiş ve bazılarını ise başkalarından daha iyi çalışabilme kapasitesiyle donatmıştır. Buna paralel olarak, O'nun insanlara verdiği güç ve yeteneklerde de farklılık vardır; O güç ve yetenek yönünden bazılarını bazılarından daha da üstün kılmıştır.
    3) Son olarak, Allah dünya hayatının yalnızca bir denemeden ve yukarda süzünü ettiğimiz insana emanet edilen tüm şeylerin güç ve yeteneklerini ise insanın denenme araçlarından ibaret olduğunu açıkça belirtmektedir. Tek tek her insanın emanete nasıl davrandığı, emanet çerçevesinde bu şeylerden ne ölçüde yararlanabildiği, güç ve yeteneklerini nasıl kullandığı, eksiksiz olarak kaydedilmektedir. Bu deneme (imtihan) 'nin sonucu, kişinin ahiretteki mertebesini belirleyecektir.
    EN'AM SURESİNİN SONU


 

 

<b>Yorum Yaparak Bu Konunun Geliştirilmesine Yardımcı Olabilirsin</b> Yorum Yaparak Bu Konunun Geliştirilmesine Yardımcı Olabilirsin


:

Powered by vBulletin® Version 4.2.5
Copyright ©2000 - 2017, Jelsoft Enterprises Ltd.
akrostiş şiirmektup örnekleri