Hoşgeldiniz. Unutmayın, çok istiyorsanız mutlaka bir yolu vardır.!

aile içinde demokrasi ne demek , aile içinde demokrasi nedir ? Kısaca Benzer Konulara da Bakmalısın Aile İçinde Çıkabilecek Anlaşmazlıklar Neler Olabilir Aile İçinde Hangi
  • 5 üzerinden 5.00   |  Oy Veren: 11      

  1. Kayıtsız Üye
    Sponsorlu Bağlantılar


    Aile İçinde Demokrasi Ne Demek

    Sponsorlu Bağlantılar










  2. Sponsorlu Bağlantılar




    1 - HER ÇEŞİT TOPLUMUN TEMELİ VE ÖRNEĞİ OLAN AİLE

    İnsan türü aile ile başlamıştır. Ailelerle devam ettiği ve bir aileye inhisarı düşünülebilirse yeniden başlamak için bu’ ailenin yeteceği kanıtı da açıktır.. Biribirinin benzeri olan üç yaratık insanlığa ilişkin, fakat eşit olmadıkları, baba, ana ve çocuk gibi türlü görevleri bulunduğu için aileyi meydana getirirler: bu doğa] ve zorunlu kuruluştur. Çünkü baba ve ana ve çocuktan daha çok veya daha az kişiden bileşik aile düşünülemez.
    Bu sebeple, temel bakımından monoğam monogamie, yani yalnız bir erkekle bir kadının evlenmeğinden meydana gelmiştir. Poligami polygamie veya birbiri ardınca birkaç evlenme, hiçbir kadının kendi ailesini meydana getirmesi dolayısıyla bir aile. değil, birkaç ailedir.
    Birincisi yaşarken bir veya birkaç kadın almayı erkeğe izin verildiğinden dolayı bugünkü veya umulan temel poligamie olan boşanmadan söz ederken, poligaminin etkilerinden de söz açacağız.
    Buda bir aile, kendilerine benzeyen bir yaratığa hayat vermek için canlı yaratıkların birleşmesidir.
    Fakat insan türü , meydana getirilen yaratıklardan değil korunulan yaratıklardan meydana gelir. Hayvan kendine benzeyenleri korumak üzere değil belki yalnız onlara hayat vermek üzere geçici bir aile hayatı yaşar. Bir kere doğum oldu mu, baba, ana, yavrular birbirlerine yabancı yaşar, artık birbirlerini tanımazlar.
    Fakat hayvan, yavru yetiştirmek için geçici bir aile hayatı yaşama da, ahlaksal bir yaratık olan insan ailenin yetiştirdiği yaratıkları korumak için toplum durumunda yaşar hayvan tam doğar, korunma için kendi türünden hayvanlardan öğrenecek bir şeyi yoktur; İnsan olgunluğu yetenekle doğar; kendi gibilerin toplumundan her şeyi almaya zorunludur. Çünkü gerek maddesel olarak, gerekse manevi olarak relatif evriminden kendini koruyabilir ; nasıl ki meşe kozalağı meşe olunca ölürse çocuk ta büyüyünce ölür.
    Bir an için, her toplumun başladığı aileye dönelim. Cicoren ‘Primo soeistosin iso conjugio eset” (ilk toplum evliliğin kendisidir) demiştir. İktidar, yani yetiştirmek ve korumak, veya çocuğuna. kendini koruması için bilmesi gereken her şeyi öğretmek ‘vasıtasını, söz. yoluyla vererek onun zekasını geliştirmek irade ve etkisi badada bulunur.
    Baba, yetiştirmede olduğu gibi korumada, iktidar irade ve etkisinin yerine getirilmesine katılan ana vasıtası veya aracılığıyla iş yapar.
    Bu iradeye, bu etkiye bağlı olan çocuk, yetiştirme de olduğu gibi korumada da, her ikisinin mahsulüdür. Ve her ikisinden çıkmıştır.
    Örneğin hayvanların ailelerinde bile ortak olan baba, ana, çocuğun maddesel ve özel denyimleri yerine, zeki yaratığı anlatan topluma ve hatta her topluma uygun olan ve yalnız ona uygun olabilen manevi ve genel iktidar , memuriyet, uyruk sosyal kişilerdir. Memuriyet, uyruk deyimlerini koyalım. İktidar, memuriyet, uyruk sosyal kişilerdir.
    İnsan, hayvan gibi giyinmiş ve sil olarak doğmaz : öğretim eğitimi örnek bile olmaksızın, hayvana kendisine yararlı veya zararlı şeyi ayırtan avını aratan veya düşmanından sakındıran o kişisel sakınç iç güdüsünü doğadan almıştır; hayvan tekrar ederim, tanı olarak doğar.ona öğrettiği şeyler bizim gereksinimlerimiz, hazlarımız onunkiler için değildir: insan, olgunlaşma yeteneğiyle doğal; yaşamayı öğrenmesi sakınmaya gerekli olan her şey hakkında zekasıyla karar vermesi, gereksinimlerini gidermeye ve yatkınlıkla gelişmesine engel olan şeylere karşı organları aracılığıyla karşı koyması gerektirir.
    Bu sebeple hayat yolunda kendinden önce geçenler den her şeyi, fikirlerini hem başkaları hem de kendisi için anlatmak üzere söz söylemeyi öğrenmesi gerekir, Şu halde dinlemeli itaat etmelidir. İnsanı biraz daha iyi olgunlaşmış bir hayvan kabul eden maddiyatçılara nasıl anlatacaklarını sormak isterim, bunlar hayvanda pek kısa süren gebelik ve beslenme acğında kaba bir durumda görünür.’ ondan sonra’ baba ana yavrular artık birbirlerini tanımazlar; fakat uygar insanda belki de daha çok yaban adamda aynı aile organları arasında o kadar sağlam düğümler o kadar tatlı ve kuvvetli, çocukların hayatınca sürüp giden bağlar meydana getirir ki ana babanın ölümünde sonra da devam eder. Çocuğun , birleştikleri vakit, onu düşünmekten uzak yalnız kendi kişisel tatminlerini düşünen ana babaya karşı hiçbir şey borçlu olmadığını öğreten o filozoflara insanın doğası varolduğu görünmeyen ve çoğu eğilimlere ağır gelen bütün bu itaat ve saygı huylarının neden ileriye geldiğini sormak isterim. Şüphe etmeyelim bir kutuptan öteki kutpa: “babanı ve ***** sevgi ile anacaksın” sesi işitildi, .sonsuzluğa kadar da işitilecektir yalnız odur ki insan ailesini hayvanlıktan çıkarsın ve toplum düzeyine yükseltebilsin.( De Donald , 1830, s-91)
    ÇEŞİTLİ HISIMLIK ÖRNEKLERİ
    Çocuk yapma olayının sosyal ve kanunsal sonuçlarını gerektiren kan bağı, bahadan akrabalık gelir. Aynı anadan ve gözlem çevresi genişletilecek olursa; aynı baba ve aynı anadan fertler arasında bir hısımlık görülür. Buna ana hısımlığı cognatiqne sistemi derler.
    Hısımlığın kuruluşunda önemli olan ikinci unsur, bir ad altında birlikte yaşayan ve ortak bir soydan gelen üyelerden bileşik aile ile ilgili kümedir. Buna da baba hısımlığı agnatigue veya bir tek ailenin birleşmelerinden hasıl olan bir taraflı akrabalık derler. Genellikle örneğin bizim patriarkal döl sistemimizde akrabalık, erkek üyeler tarafından kurulur, fakat kadınlar üzerine, kurulu bir sistem ortaya koymak ta mantık bakımından doğrudur.
    Bu iki hısımlık örneği arasında var olan anlaşmazlığın önemli sosyal sonuçları vardır, bunların şu yolda bir şeması yapılabilir; ana hısımlığı bir çiftten başlar ve bir örümcek ağı gibi ilk çiftin çevresinde gelişir. Küme, hiçbir vakit çok yoğun değildir, çünkü başlangıçta her biri diğer iki kişiden yetişen iki kişiden başlar, o. Biçimle dört büyük ana babalık “babanın ana babaları ve anneleri” ve sekiz dede ve kadın ninelik “büyük ana ve babaların anaları ve babalan” vardır. Babadan hısımlığa gelince tersine şema tepesisin de adet oluğu üzere aile babasını Parter famililias bulunur. Ağaç bir kökten çıkmıştır ve dalları çeşitli yönlere uzanır. Tepeden kendinden daha aşağı üyeleri kendi yönetim potestas’ı altında bulunduran bu ilk baba ile çocukları torunlardan ve yeğenler de bir küme de meydana getirir.
    Sonunda üçüncü olarak ne döle, ne aileye doyurup dinle ilgili bir düşünüşe dayanan ve ne tümüyle ana ile, ne de tümüyle baba ile olan ilgili totem sistemi vardır. Dünyanın her kısmında buna rastlanır Bir hayvan, bir bitki, hatta atmosferik olay “bulut yağmur. vs.” ile sembolleşmiş mitik (mythique) bir atadan başlarşarak, yalnız insansal bir hısım tanıyan bütün bir küme üyeleri arasındaki hısımlığı kabul ederler Örneğin “Omaha Omahas’ larda ‘mandalar» klanını görüyor klanın adamlarından biri öldü mü onu bir manda derisine et tarafından sararlardı klanın markası yüzüne konurdu, arkadaşları da kendisine şöyle seslenirlerdi.
    “Sen hayvanlara - mandalara doğru gidiyorsun atalarınla birleşeceksin dört canın dört yöne gittiği yere gidiyorsun Kuvvetli ol.” mandalar klanının ikinci bir derecesi olan anga kılanında tören bunun benzeri idi ve ölüye “buraya gelmek için hayvanları bıraktın, şimdi onlara dönüyor Buradan gider gitmez önüne doğru yürümekte devam et.” derlerdi. ( Vinoprodoff Paul , 1924 , s-215)



  3. Aradığınız Bilgiyi Bulamadıysanız Üye Olmadan
    BURAYA Tıklayarak Sorunuzu Düzgün Bir Başlık ile Yazabilirsiniz.
  4. 2 - KLAN VE AİLE
    Aynı klanın üyelerine aralarında üremeli olarak birleşmeyi yasaklayan kurala , dışardan evlenme ( exogaima) derler.
    Birbirlerini akraba gibi kabul eden, fakat. yalnız bu hısımlığı ayni totemin taşıyıcısı olmak gibi çok özel bir işaretle’ tanıyan kişilerin kümelerine bu adı veriyoruz. Totem de bu kümeye başlangıç olan aynı zamanda hem simgelik, hem de ortak isimlik eden canlı veya cansız, genellikle bitkisel veya hayvansal bir yaratıktır. Totem’ bir kurt ise, klanın bütün üyesi atalarının bir kurt olduğuna ve sonuç olarak kendilerinde kurttan bir şey bulunduğuna. inanırlar. Bundan dolayı kendi kendilerine şöyle adlanırlar: Kurtlar. Bu sebeple böyle anılan klan, aile ile ilgili bir toplumdur, çünkü kendilerinin aynı kökten’ geldiklerine inanan kişilerden topludur.. Fakat hısımlığın belli kan hısımlığı ilgileri üzerine değil, yalnızca totem birliği üzerine dayanması bakımından diğer çeşit aileler den ayrılır.. Klanda olanlar birbirlerinin’ kardeşi, baba sı, yeğeni oldukları ve hepsi falan bitki veya falan hayvan adını taşıdıkları için akrabadırlar. Klan, öyle sözlü değil, belki ‘yerli bir temeli olan kabile, köy gibi bütün kümelerden . de başkadır. Bu toplumlar ya hiç totem kullanmasını bilmezler, veya bir totemleri olsa bile (ki çok az olur) bir artakalmış (survivance) ün başka bir şey değildir, ve önemsiz bir rolü vardır. Aileye kabulü naturalisation yapan o değildir, nasıl ki bugün filan veya falan - adı - taşımak; kendi başına, bizi filan veya falan - ailenin üyesinden yapamıyor. Bu sebeple klanın ayırt edici özelliğini meydana getiren olay totemdir...
    Klan, birlikte ve çocukları yanında oturan; kardeş ve kızkardeş gibi, doğrudan doğruya olmayan collateral akrabalıkla bağlı bir aileler topluluğu da değildir. 0, dediğimiz gibi şu iki ayırt edici niteliği gösterir: 1° Genellikle yekdiğerini kan akrabalığıyla hısım gibi gören, fakat kendilerini hangi belli bağların bağladığını bilmeyen fertlerden kurulmuştur. Kanlarının bir olduğuna inanmaları yalnız niteliği her zaman totem olan aynı atadan geldiklerini sanmalarındandır. 2° Mademki klanın bir soydan gelen şeceresi yoktur ve olamaz o halde hısımlıklarını tanımalarına yardım eden- alamet aynı-totemden gelmiş olmalardır. (Durgheim Emile , 1896 , s.2)

    3 – ANA AİLESİNİN GERÇEK NİTELİĞİ
    Mademki analık aile , ne ödevlerin bölünmesiyle ne madriarkal ne karışık türlü toplulukla , hatta ne de jenetik karışıldıkların sonuçlarına ilgisizlikle nitelenmiştir. Patriarkal evreye varmış olan asil toplumlardan ne suretle ayırt edilir? Bunun cevabı zor değildir: Analık hukuk toplumun başlıca niteliği, hukuk konusunu anlayıştaki herhangi bir anlayıştır. Doğulu Malenezyılıların Vevesile Menangkabaoların suku’larını karşılaştırmakla oldukça açık bir fikir edinebiliriz. Hukuk konusu, örneğin Japonların atalarındaki Amaterasu gibi varsayışlı bir kadın atadanın kadınlarından gelmiş olan bir aileler kümesi (Sogoi) dir. (Senbolik düşünce, çok kez, bu atalığa bir bitki veya bir hayvan koyar ama bu salt bir kanun değildir.) Bugün, kendi varlığına bilinç olan bir bütün, bir ortak konu meydana getirir, bütün. diğerlerinden açıkça ayrılır, üyesinden inanışları, ayinlere , adetlere bir üstünlük, tartışma kabul etmeyen bir itaat ister. ( Richard Guston , 1909 , s.97)




  5. 4 - AİLE ve EVLİLİK KURUMU

    Aile bir sosyal kurum olarak bilhassa sosyolog, antropolog, tarihçi ve psikologların yakın ilgi odağı olmuştur. Ancak, her bilim dalının kendi şartlarına göre düzenlenen yöntemi ile teknikleri ve çalışma alanı olduğu için, bilim adamları meseleye kendi açılarından yaklaşmışlardır. Bu sebeple aile hakkında önemli çalışmalar yapıldığı halde, bilim adamları arasındaki ilmi ilişkilerin yetersizliği, aile hakkında gerek siz tartışmalara sebep olmuştur.
    Ailenin Kökeni Ve Cinsi Serbestlik
    Aile hakkında tartışmaya katılan her bilim adamı kendi bakış açısına göre aileyi tanımlayarak onun tarihİ temellerine değinmiştir. Tartışmalar kısmen siyasi olduğu gibi, kısmen de büyük ölçekli teorilerin yetersizliğinden kaynaklanmaktadır. Bu sebeple çağdaş sosyologlar dan Giddens bir aile tipinden değil de ailelerden bahsetmek gerektiğini, sosyal psikolog Kağıtçıbaşı da bu görüşü savunarak sosyolog Eser gibi her toplumun aile yapısının birbirinden farklı olduğunu ifade eder. Ancak Türkiye’de bu ve benzeri görüşlere rağmen, aile tiplerinin farklılığı ve bu farklılığa göre teoriler geliştirme fikri pek dikkate alınmamıştı Birisinin dediğine sanki gerekçe ararcasına, çok az benzerliklerin dikkate alınmasına rağmen, büyük ayrılıklar yok sayılmıştır. Bize göre, bu durumun en büyük sebebi çalışmalarda izlenen kolaycı ve tenkitten uzak anlayıştır.
    Bilindiği’ gibi, her sosyal grubu etkileyen fiziki ve sosyal ortam ile tarihi geçmiş farklıdır. “Ailedeki temel süreçler de ancak onun bulunduğu sosyo-kültürel bağlamda anlam kazanır.” Dolayısıyla en basitin den bu sebepleri dikkate alırsak, farklı ailelerin olabileceğini kabul etmiş oluruz. Giddens’in ağzıyla söyleyecek olursak: ‘Sosyolog ve tarihçiler aileyi bir birim olarak ele almışlardır. Böylece onları oluştura6 bireylerin benzer şartları, kaynakları ve olanakları paylaştıklarını var saymışlardır. Oysa aileler arasında olduğu gibi ailelerin içinde de bir çok eşitsizlik vardır. Tek bir aile biçimi olduğunu varsaymak sınıf, toplumsal cinsiyet ve yaş bağlamında bir çok önemli farkı reddetmektir’
    Aile hakkında yapılan tartışmaların en başında gelen konu da ailenin menşei hakkındaki fikirlerdir. Bu konudaki yaygın kanaatlerden biri Morgan’ın çalışmalarıyla başlayan ve Marks ile Engles’in geliştirdikleri teoridir. Bu teoriye göre ailenin menşesi özel mülkiyete dayanır. Yani insanlar önceleri sürüler halinde yaşardı ve aile yoktu. Ancak insanlar toprağa yerleştikten sonra özel mülkiyetle beraber aile de ortaya çıkmış tır. 0. Sayın, bu görüşe şu şekilde yaklaşır: “İnsanların sürüler halinde gezdiği dönemlerde, aileyi bulup..ortaya çıkarmak olanaksızdır... İnsanlar toprağa yerleştikten sonra, bazen aynı kuşaktan olanlar (kardeşler), bazen de dikey kuşaklara mensup olanlar (baba, oğul, torun) birlikte oturarak bir aileyi oluşturuyorlardı” :Ayrıca ailenin “ilkel” toplumlarda olmadığı, onun sonradan teşekkül ettiği fikrinin ilk savunucularından, evrimci anlayışa sahip Morgan’a göre toplumlar “Vahşet” (avcılık), “Bar barlık” (göçebelik ve tarım) ve “Uygarlık” (kent) olarak başlıca üç büyük dönem ve bunların alt kısımlarından geçmiştir. Ona göre, “Vahşet” döneminde insanlar bir aileye sahip değildi ve bu dönemde aile olmadığı için de serbest cinsi ilişki (ensest)vardı. Fakat yazılı tarih döneminden sonra hiçbir sosyal grupta cinsi serbestlik (ensest) görülmemiştir. Bunun sebebini Morgan, şöyle açıklamaya çalışır: İnsanlar bitkisel yiyeceklerle beslenme döneminden balıkçılığı öğrenmeye ve yapay yiyecekler elde etmeye, saban sayesinde de ufak tarla taşımacılığına başlayınca belirli bölgelere yerleşmeye başladılar. Bunun neticesi olarak cinsi serbestlik sınırlanarak ilk aile biçimi, yani Morgan’a göre “erkek kardeşlerle kız kardeşler” arasında yapılan evlilik sonucu aile ortaya çıkmıştır.
    Morgan’a bazı eleştiriler olmuştur ve bunlardan biri onun eserine giriş yazan antropolog E. R. Leacock tarafından yapılmıştır. Ona göre genel kabul edilen görüşün aksine avcılık ve toplayıcılık yapan toplumlar da çekirdek ailelerden kurulmuşlardır. “Cins? misafirperverlik” veya bayramlarda görülen “cins? izin” Morgan’ın ifade ettiği gibi ”grup evliliği”nin bir kalıntısı değil, tek eşle evliliğin neticesi olarak görülen bir sosyal sapmadan ibarettir.
    Fonksiyonalist teorisinin önemli temsilcilerinden antropolog Mali Nowski’ye göre de Malinezya yerlilerinde evlilik öncesi son derece serbest ilişki vardır. Fakat yasak ilişki cezayı gerektirir ve aynı “totem” içinde cins? ilişki kesinlikle yasaktır ve yerliler arasında en büyük suç “ensest”tir. Böyle bir ilişkinin düşünülmesi dahi suçtur. Erkek ve. kız kardeşler birbiriyle özgürce konuşamazlar fakat ‘klan” dışında serbestlik çok fazladır. Ayrıca Kiriwianada gayrimeşru çocuğu olan bir kadınla tercümanı, Gomisia’nın e istediğini, ancak gayrimeşru çocuğu olduğunu öğrendikten sonra evlenmekten vazgeçtiğini anlatır. Ancak bu kabilede evlilik öncesi cins? ilişkiye girmek, ‘çocuk ol maması şartıyla serbestti. Çünkü bu kabilede çocuğun meydana gelmesine erkek değil balorna (gök yüzünden gelip de kadının hamile kalmasına sebep olan görülmez güç) sebep oluyor. Kız evlenmeden önce çocuk sahibi olursa, çocuğun babası yok kabul ediliyor ve bir er kek evleneceği kadınla önceden cins? ilişkiye girip de sonunda çocuğu olursa, o kadın kötü kabul edilir. Çünkü evlenmeden önce çocuk doğurmuştur. Yine Malirıowski’nin Trobriand yerlilerinde yaptığı araştırmaya göre evlilik tek eşlidir ve cinsi ilişki ancak evli çiftler arasında olur. Ayrıca Malinowski’ye göre yapılan antropolojik çalışmalar sonucunda gayrimeşru çocukların meşru çocuklarla aynı sosyal kimliği aldıkları bir tek örnek dahi yoktur. Görüldüğü gibi, eski topfdmkır da aile ve cinsellik sanıldığının aksine, basit bir ilişkiye bağlı değildir.
    Malinowski’nin çalışmalarında yukarıda ifade edildiği üzre, aynı zamanda farklı ve yakın bölgelerde, farklı aile ve evlilik örnekleri ortaya çıkmaktadır. Diğer taraftan eski toplumlarda “ensest” serbestisinin olduğunu ifade eden Morgan da Algonkin kabilelerinde soy içi evliliğin yasak olduğunu ve atıf yaptığı Peter Martin Dobrizhoffer’e göre de Guarani ve Abipone kabilelerinde en uzak akrabalarla bile evlenmenin yasak olduğunu belirtir. Ayrıca bu ifadeleri kadın soy çizgisinin izlendiği toplumlarda soy içi evliliklerin yasak olduğuna bir de lil olarak sunar. B. Güvenç’e göre de “tarih boyunca ensest’e izin verdiği bilinen toplumların sayısı oldukça azdır” Murdock’un 250 sosyal grubu dikkate alarak yaptığı bir araştırmaya göre de evliliğin kardeşlerle yapılmasının % 95 oranında yasak olduğuna, Mc Lennan ve Lubbock bu yasağın poleolitik çağa kadar uzandığına, Wester nıarck ise uzun süre birlikte yaşayanlar arasında cinsi duyguların azalması ya da ortadan kalkması sebebiyle ensest yasağının olduğuna dik katimizi çeker. westermarck, bu konuya şöyle bir açıklık daha getirir. Bazı antropologlar insanlığın ilk çağlarında toplu evliliklerin yaşandığına inandılar. Fakat bu görüş ilmi değildir. Bazı toplumlarda görülen sapmalar, sanki esas yapı özelliği gibi gösterilmiştir. Oysa birçok “ilkel” toplumda bekaretin yokluğu suç olduğu için evlilik dışı cinsi ilişkiye az rastlanır. Ayrıca Güvenç’in zikrettiğine göre Arapeshg yerlileri üzerinde araştırmalar yapan antropolog Mead’in yerlilerle arasında geçen konuşma. bize önemli ip uçları vermektedir:

    Mead: “Kız kardeşinizle yatar mısınız?”
    Arapeshli: “Hayırl Niçin yatalım? Onu başka bir erkeğe verir, o erkeğin kardeşini alırız. Kız kardeşlerimi değiştirirsem, en azından bir tane eniştem, bir tane de karım olur, oysa kız kardeşimle evlenirsem, ikisinden de mahrum olurum”.
    Homans’a göre bazı gelişmiş maymunlarda dahi aile var dır ve insanlar insan oldukları günden beri aileye sahiptirler. Antro polog Wells’e göre de insan toplu şekilde yaşayan bir varlık olarak toplu yaşamanın gereği, bir sosyal yapıya sahiptir. Bu yapı da temel de aileyi, aşireti ve milleti meydana getirir. Zimmerman’ın yorumuna göre toplumlar daha önce aile denilen bir sisteme bağlıdırlar ve aile cinsi ilişkileri düzenlemenin yanında, dini ve kültürel bir teşkilat olarak sosyal yapının esas hücresidir. Freyer de Zimmerman gibi yaklaşımlarda bulunarak, sosyal gelişmenin erken dönemlerinden beri bulunan ailenin hiç de basit bir teşkilat olmadığını ifade ederek, akrabalık ve hısımlık kavramlarının ne kadar karmaşık olduğunu örnek olarak sunar. Ona göre ortak cinsi serbestlik bir faraziyeden ibarettir. B. Gökçe de, Welis gibi bir yaklaşımla “en ilkelden en modern insan gruplarına kadar her birinde şu ya da bu biçimde cinsi ilişkiye dayalı ve belli bir ölçüde sosyal kurallarla çevrilmiş bir sosyal yapı şekline rastlanmaktadır Burada kesinlikle belirtilmesi gereken nokta insanın varolduğu her yerde aile özelliklerini karakterize eden yaşantıların da var olduğu görüşüdür” der.
    Buraya kadar ifade edilen fikirler ailenin çok karmaşık bir yapıya sahip olmasına rağmen, insanın var olduğu günden beri belirli bir yapısının olduğu doğrultusundadır. Fakat ailenin yapısı ve akrabalık iliş kileri sanıldığı gibi kolay izah edilebilir değildir. Belki bu sebepledir ki, aile hakkında genelde çok farklı teoriler üretilmiştir. Burada şu kadarını ifade edelim ki, “ilkel” denilen sosyal gruplar sanıldığının aksine pek de basit sosyal yapılara -‘sahip değillerdir. Bulundukları devrin şartlarını dikkate alırsak, belki günümüzdekilerden daha karmaşık bir yapıya sahip olduklarını görürüz. Mesela Morgan, iki önemli konuya değinerek, bir ensest geleneğinden, bir de soy içi evliliğin yasak olduğundan bahseder. Eğer bu görüşler doğru ise bir cinsi serbestlik nasıl oluyor da başka bir kabilede soy içinde hatta sadece aynı “t6teme” inanan insanlar arasında yazık kanunlar, polis teşkilatı ve yaygın iletişim araçları olmadığı halde yasaklanıyor ve kabul görüyor.
    Diğer yandan niçin “ilkel” toplumlarda akrabalık ilişkileri son derece önemlidir? Hatta bu ilişkilerin önemi günümüz sosyal gruplarının bir çoğunda hala görülebilmektedir. Sonuç olarak ifade ettiğimiz ve edemediğimiz bazı problemler cevaplandırılmadan ailenin evrimci izah tarzı yetersiz kalmaktadır.
    Evlilik Kumrunun Tarihi Gelişimi
    Aile, insanlığın var olduğu günden beri olduğuna göre, evlenme de aile ile aynı yaştadır. Ancak her evlenme aynı zamanda aileyi meydana getirmemektedir. Çünkü evlenmenin sonunda hemen ailede meydana gelmemekte ya da evlilikle kurulan aile, bir süre sonra ya geçici olarak ya da tamamen ortadan kalkmaktadır. Bir de cinsi bir liktelik yalnızca evliliğin sonucu olmadığı için, bu durumda geçen süre evlilikten sayılmamakta ve bireyler evli olarak kabul edilmemektedir. Dolayısıyla insanların bütün birliktelikleri, evlilik ve aile ilişkisi olarak algılanmamaktadır. Bu durumun sebeplerinin başında sosyal kabuller ve dini inançlar gelmektedir. Hatta evlilik kurumun- da, din, birinci derecede rol oynamaktadır. Mesela bir sosyal gruptaki evlilik kurumu incelenirse, evliliğin çeşitli safhalarında dinin geleneksel yapıyla olan yakın ilişkisi görülür. Bu sebeple olacak ki, çağdaş sosyologlardan Bottomore, dinin evlilik ilişkileri üzerinde son derece etkili olduğunu söyleyerek, Hindu dininde ve Katolik inancındaki boşanma yasağını ve hükümlerini örnek gösterir. Bilindiği gibi İslam dini de evlilikle ilgili birçok hükümler getirmiştir ve bu dine inanan insanlar, evlilik şekillerini ve aile yapılarını önemli ölçü de, İslami çerçevede sürdürmeye çalışırlar. Ancak sosyal yapıdan kaynaklanan gelenekler, bazı konularda din ile beraber kendini gösterirken, resmi hukuk ile örfi hukukun çatıştığı görülebilir.
    İslam dinine inananlar, Allah huzurunda kendilerini karı koca ilan ettiklerinde, dini açıdan evli sayılırlarken, gelenekler o insanların bu kararlarını, sosyal grup içinde ilan etmelerini gerektirir. Aksi takdirde onlar karı-koca kabul edilmez. Resmi hukuk açısından da kendilerini gayri resmi karı-koca kabul ederek, cinsi ilişkiye giren insanlar, bir süre sonra ayrıldıklarında dul kabul edilmezlerken, resmi olarak evlenen insanlar, cinsi ilişkiye girmeseler, hatta aynı haneyi beraber hiç kullan masalar dahi, bir süre sonra ayrıldıklarında, kanunlar karşısında dul sayılırlar.
    Tarihin derinliklerinde evlilik kurumunu bazı değerlere ve yasalara bağlayan formel ve enformel kurallar vardır. Bu kuralların en önemlilerinin başında, genelde tek eşle evlilik gelmektedir. “Samu el Johnson’un dediği gibi hiç kimse bir başkasının evlenme olanağını ortadan kaldırmadıkça. iki karı alamaz. Polyandry (Bir kadının iki ya da daha çok erkekle evlenmesi) ise o kadar az görülen bir durumdur ki, Murdock bu olguyu “etnografik bir tuhaflık” saymaktadır. Çok karılılığa izin verilen yerlerde bile, başta evlilik tipi tek karılıktır”. Yerli sosyal gruplardaki çalışmalarıyla tanınan Malinowski de “evlilik genellikle tek eşlidir; cinsi ilişki yalnız birbirleriyle evli eşler arasında geçer ve süreklidir, yaşamları birbirinden bağımsız, ekonomi ortaktır. Yalnız şefler çok kadınla evlenirler, diyerek yukarıdaki görüşü yıllar önce destekleyici bilgiler sunmuştur. Ayrıca “antropolojik çalışmalar, evlilik dışı doğan çocukların yasal çocuklarla aynı toplumsal davranışlardan yararlandığı ve aynı toplumsal yeri aldığı bir tek toplum gösteremiyorlar” diyen Malinowski, evliliğin çocuklara meşruiyet kazandıran bir kurum olduğu hususuna dikkatimizi çekerek “evliliği çocuklara meşruluk statüsünü veren, evlilikte de ek, özel bir statü kazandıran, kamu, hukuk ve gelenek tarafından belirlenmiş sözleşmeli bir birlik olarak tanımlayabiliriz” der. Malinowski, ayrıca yerlilerde cinselliğin birinci derecede sosyal ilişkileri ifade ettiğini “cinsellik, Güney Denizi adaları sakinleri için, salt fizyotojik sürecin bizdeki kadar az yer tuttuğu, aşkı ve aşk yaşamını da içeren bir şeydir; evlilik ve aile gibi öteden beri saygıdeğer olmuş kurumların çekirdeğini oluşturur; sanat ondan etkilenmiş, kendi tılsım formülleri ve kendi büyüsü vardır. Gerçekte kültürün hemen her tezahürünü etkiler. Geniş anlamda cinsi yaşam iki birey arasındaki salt bedensel ilişkiden çok, sosyolojik ve kültürel bir güçtür” diyerek belirtir.
    Malinowski ve Bottomore’nin aksine, evrimci teorinin savunucularından olan Morgan; tek eşli evliliğin sosyal grupların evrimi sonucu, sonradan meydana geldiğini ve bu evlilik tipinin nihai olduğunu, ayrıca erkeklerin her zaman çok kadınla evlenme haklarının olduğunu kabul eden Ancak bu görüşe ve Morgandan kaynaklanan “cinsi serbestlik” anlayışına sosyal bilimciler tarafından pek rağbet edilmemiştir. ( Sosyal Bilimlere ve Sosyolojiye Giriş ; Mustafa AKSOY, Alfa Yayınları)


  6. 5 – AİLEDE DEMOKRATİK HAYAT
    Demokrasi eşit katılım ve insana saygıyı esas alan bir yönetim biçimidir. Bu ilkelerin ön planda tutulduğu yaşama demokratik yaşam denir. Demokratik hayatta insanlar, doğuştan ayrıcalıklı haklara sahip değillerdir. İnsan olmak en höyük değerdir. Aile , toplum hayatının belirgin bir örneği, hatta modelidir. Dolayısı ile ailedeki demokrasi alışkanlığı toplumsal hayatı da demokratik hale getirir.
    Aile ortamı sevgi ve güven kaynağıdır. Çünkü insan sevilmek, şefkat görmek ister. Sevgi ortamı insanin kişiliğinin sağlıklı gelişmesini sağlar. Sevgi, saygı ve hoşgörü demokrasi terbiyesinin kazanılmasında en önemli unsurdur.
    Aile bireyleri birbirlerine hoşgörülü olup görüş ve düşüncelere saygı duyup, anlayışlı davranmalıdırlar.. Aile bireyleri birbirlerinin düşünce ve kanaatlerine saygı duymalıdır.
    Aile bireyleri kederde üzülüp , sevinci paylaşabilmeli , ailenin itibarını korumak için gerekenleri yapmalıdırlar.
    Çocuk, aile içerisinde sadece hakkın olmadığım bir takım ödev ve sorumluluklarının bulunduğunu öğrenir.
    Ailede bireyler üzerlerine düşer bir görevi karşılık beklemeden yaparlar. Ailede bir iş mevcuttur Her bireyin üzerine düşen görevi yerine getirmesi beklenir. Bu demokratik hayatın vazgeçilmez kuralıdır. Ailede işbölümü varsa, aile fertleri aile bütçesine imkanları ölçüsünde katkıda bulunabilirler. Çocuklar veya bütün bir tasarruf yaparak bunu sağlayabilirler. Demokrat bir aile ortamında yetişen çocuk, ileride içerisinde yaşayacağı demokratik bir toplumun güvencesi ulur(Yenidoğan , 2005 ; s.50-51 )


  7. AİLEDE DEMOKRATİK HAYAT
    Demokrasi, özünde eşit katılımı ve insana saygıyı esas alan bir yönetim biçimidir. Bu ilkelerin ön planda tutulduğu yaşama demokratik hayat denir. Demokratik hayatta insanlar, doğuştan ayrıcalıklara sahip değillerdir. İnsan olmak en büyük değerdir. Yine herkes, insan olması nedeniyle sevgi ve hoşgörüye layıktır. Aile, toplumsal hayatın belirgin bir örneği, bir modelidir. Dolayısıyla, ailedeki demokrasi alışkanlığının, toplumsal hayatı da demokratik hale getireceği söylenebilir.
    Demokrasi bir yaşama biçimi olduğu kadar aynı zamanda bir düşünce biçimidir. İnsan düşüncesine yerleşmediği sürece demokratik davranışlar hayata geçemez. Demokratik tutum ise eğitimle kazanılır. Demokrasiyi benimsemiş insanlar yetiştirilmek isteniyorsa, buna öncelikle demokratik değerlerin öğretilmesinden başlamak gerekir.
    Aile, demokratik davranışların öğrenilmesi ve uygulanması gereken bir ortamdır. Katılma, tartışma, açıklık, adalet, tarafsızlık, kendi kendine disiplin gibi demokratik değerler, yalnızca kitaplardan öğrenilmez gerçek ortamlarda yaşayarak öğrenilir. Aile bu gerçek ortamların ilki ve en önemlisidir. Bu ortamda anne-baba davranışlarının demokratik ya da baskıcı olması çocukların davranışlarını da bu yolda etkilemektedir. Yapılan araştırmalarda bu etki doğrulanmaktadır. Buna göre demokrat anne-babaların çocukları duygusal olgunluk, toplumsal uyum, liderlik ve eğitimde başarı boyutlarında yüksek performanslara sahiptirler. Öte yandan bu araştırmalar zeka puanları açısından da demokratik aile ortamlarında yetişen çocukların diğerlerine göre belirgin bir farklılık ortaya koymaktadır. Eğitim ve aile ortamlarında antidemokratik yani baskıcı bir yetişkin tavrının çocuklar üzerindeki olumsuz etkilerine değinenler de işin bu yönüne dikkat çekmişlerdir. Bunların başında Eflatun gelmektedir. Eflatun’a göre gençlerin içinde yetiştikleri sağlıksız toplum yapısı, tıpkı sağlığa zararlı bir mer’ ada (otlakta) günlük dozlarla alınan ve özümlenen bir suni zehirli ot gibidir. Bunlar farkına varılmaksızın insan (çocuk) kalbinin derinliklerinde dermansız zehir haline gelir. Kuzey Afrikalı Müslüman bilgin İbn-i Haldun ise baskının çocuk üzerindeki etkilerini şöyle yorumlar:Çocuğun ailede ve eğitim sürecinin değişik kademelerinde karşılaştığı olumsuz koşullar asabiyet (yaratıcılık, güç, kuvvet vs..) duygusunu zedelemektedir. Bu nedenledir ki, aile ve eğitim ortamlarında “asabiyet duygusu” zedelenen bireylerden oluşan toplum gerçekte tüm aktivitesini yitirmiş, yaratıcılıktan uzak bireyler toplumuna dönüşmeye daha yatkındır. lbn-i Haldun’a göre baskıcı ortamda yetişen çocuklar dürüst ve açık fikirli insanlar olmak yerine, cezalandırılma korkusu altında ezilmiş, iki yüzlü, ‘zayıf kişilikli ve hilekar tipler haline gelirler. Zamanla bu davranışlar bir alışkanlık ve karakter halini alır. Tanzimat döneminin önemli eğitimcilerinden Mehmet Tahir Münif’ Paşa baskı ve şiddetin çocuk üzerindeki bedensel tahribatından çok ruhsal ve manevi tahribatına dikkat çekmektedir: “Çoğunluk bu durum (dayak ve şiddet) .çocukların tahammüllerini yok ettiğinden, çocukların hakaret ve miskinliğe alışkın olarak ömürleri boyunca gururlarını koruyamayacakları kesindir.”
    Çocuklar için anne babanın aile içi tutumları model oluşturur. Bu model demokratik olduğu sürece, çocukların da buna uygun davranış geliştirmeleri beklenir. Ailede demokratik hayatın temel ayrıntısı olan iş bölümü, aile b katkı, düşünce ve kanaatlere saygı, keder ve sevincin paylaşılması, aile itibarının korunması gibi değerler, ancak anne babanın iyi bir demokratik model oluşturmasına bağlıdır.
    Ailede İşbölümü
    Aileyi meydana getiren bireyler konumlarına göre farklı rollere sahiptir. Babanın anneye, annenin çocuklara göre farklı olan konumları, aynı zamanda rollerini ve sorumluluklarını da farklı kılmaktadır. Burada, aile düzeninin sağlanması amacına dönük bir iş bölümü söz konusudur.
    Ailenin temeli kan koca ilişkisinde atılır. Türk Medeni Kanunu’nda “Eşler, çocukların bakımını, eğitim ve gözetimini elbirliğiyle sağlamak zorundadır. Eşler evlilik birliğini birlikte yürütür. Evin giderlerine eşler güçleri ve mal varlıkları oranında katılır” şeklinde hükümler yer almaktadır.
    Bu hükümler eşler arasında iş bölümünü vurgulamaktadır. Böyle bir iş bölümü günümüzde aile bireylerinin görev ve sorumluluklarını paylaşmalarını zorunlu hale getirmiştir. Ailesine ve toplumuna hayırlı evlatlar yetiştirme, iş bölümünün temelini oluşturur. Şüphesiz anne-babalar sadece kendi aralarında değil, çocuklarını da işin içine katmak, onlara sorumluluklar vermek, onlara güven duymak yoluyla bu amaçlarını gerçekleştirirler. Çocuklarını iş bölümüne katmayan ailelerde, çocukların yetenek gelişimi engellenmiş olur. Üstelik bu aileler, çocukların katkılarından yoksun olurlar?
    Öte yandan çocuklarına belirli sorumluluklar vermeyen ailelerde, demokratik bir ortam oluşturulamaz. Dengeli ve uyumlu bir iş bölümü, aile bireylerinde şu anlayışların geliştirilmesine bağlıdırDoğan, Sosyoloji Kavramlar ve Sorunlar, İstanbul.)

    ØAile üyeleri, aile hayatını kolaylaştırmakla yükümlüdür. Bunun için herkes üstüne düşen görevler olduğunu bilmelidir.
    ØAnne hem dışarıda çalışıyor, hem de evde çalışıyorsa; baba dahil evin her bireyi, onun evdeki işlerine yardım etmelidirler. Sofra kurmak, sofra kaldırmak, soba yakmak, soba temizlemek, odun ve kömür taşımak, toz almak, ütü yapmak, çöp atmak gibi işler kız- erkek ayrımı gözetilmeksizin, evin bütün çocuklarının üstlenmesi gereken sorumluluklardır.
    Aile Bütçesine Katkı
    Aile aynı zamanda hem üretim hem de tüketim birimidir. Bir köy evini ya da bir marangoz atölyesini göz önüne getirirsek, ailenin bir işletme görünümü yansıttığını açıkça görebiliriz Aile içinde yaşa ve cinsiyete göre bir iş bolumu vardır Evin reisi aynı zamanda hem baba hem de patron, çocuklar ise hem evlat hem de çıraktır.
    Aile, burada belirtilen özellikleriyle ekonomik bir işletmedir. Bu sebeple aile birliğinin sağlanmasında, başta baba olmak üzere tüm aile üyelerinin sorumluluk alması beklenir.
    Aile üyelerinin sorumluluklarından biri de ailenin ekonomik refahıdır. Her ailenin bir bütçesi vardır Ailenin ortalama aylık gelin bu bütçenin esasını teşkil eder Bütçenin açık vermemesi, ailenin başkalarına muhtaç olmaksızın yaşaması için gereklidir. Yeterli bütçe ve dikkatli harcama konusunda tüm aile üyeleri sorumludur.
    Gelişen ve değişen ekonomik şartlar, bir tek kişinin gelirine dayalı aile hayatını güçleştirmektedir. Yalnızca babanın geliri ile belirli standartlarda yaşayabilmek güçtür. Bu bakımdan babanın yanı sıra anne ve çocukların da aile bütçesine katkıda bulunmaları beklenir. Aile üyelerinin kadın erkek ayırımı gözetilmeksizin, eğitim ve becerilerine uygun meslekler icra etmesi hususunda girişimlerden geri durmamaları beklenir
    Ülkemizde, ev hanımı, herhangi bir işte çalışmayan anneler de aile bütçesine katkıda bulunmaktadır. Mutfak, giyim-kuşam harcamaları ile birtakım malzemelerin yeniden kullanılması, anne tarafından gerçekleştirilir. Bunu başaran annenin aile bütçesine zaten katkıda bulunduğu görülür. Mutfak harcamalarında gerekli titizliliği gösteren, eşya ve giyim alımında gerekli olanlar’ seçerek savurganlık yapmayan, kullanılmış araç ve gereçleri yeniden kullanılabilir hale getiren annenin bu davranışları, aile bütçesinin güvencesidir. Kültürümüzdeki “Yuvayı dişi kuş yapar” sözü, mantıklı ve dikkatli tasarruf özelliği olan anneyi tanımlamaktadır. Ancak belirli bir eğitimi ve buna bağlı olarak mesleki becerilere sahip olan annelerin bunu gelire dönüştürecek bir iş temininde gerekli fırsatları gözetmesi aile bütçesinin önemli bir boyutu olarak ortaya Bu yüzden anneler, aile içi katkılarının yanı sıra aile dışında da çalışarak ekonomik katkıda bulunabilir. Şüphesiz, hem aile içinde hem de aile dışında, ekonomik gerekçelerle çalışan kadının yükü oldukça ağırdır. Çağdaş Türk kadınının, hemen her meslekte çalışması, ekonomik etkenler kadar kadın çalışması şartlarının giderek daha uygun hale gelmesinin de sonucudur. Çünkü, kadının çalışmasını hoş karşılamayan anlayışlar da büyük bir hızla terk edilmektedir.
    Çocuklar da aile bütçesine katkıda bulunabilir: Bu katkı ilköğretimden sonra, iş ve meslek hayatını seçen çocuklar tarafından zaten gerçekleştirilir. Öğrenim gören çocukların çalışması ise, bunu okulları ile birlikte dengeli götürebildikleri takdirde yararlıdır. Çalışma, onların aile bütçelerine ufak katkılarıyla birlikte hayat tecrübelerini de artıracaktır. Ancak, çocukların çalışması konusunda - ailelerin dikkatli olmaları gerekmektedir. Onları yetenekleri ve arzulan dışında işlere yöneltmek ve hatta bütünüyle onların sırtından geçinmek amacıyla baskılar yapmak, bu konudaki çocuk istismarını ortaya çıkarmaktadır.
    Çocukların, aile bütçesine dolaylı katkılarından da söz edilebilir. Düzenli yaşama, savurganlığa olanak vermeyen tüketim alışkanlıklarıyla çocuklar aile bütçesine bir denge kazandırırlar. Aynı katkı, sınıflarını düzenli olarak geçen çocuklar için de geçerlidir. Sınıfta kalmamakla ailenin aynı sınıf için ikinci bir masraf yapması önlenmiş olur.


  8. ÇOCUKLAR DA ÇALIŞIR (Gülay Göktürk; Yeni yy. , 1999 s.22)
    Büyük protestolar altında gerçekleştirilen Dünya Ticaret Örgütü toplantısında en önemli tartışma noktalarından biri de çocuk emeğinin sömürüsünün engellenmesi olduğunu biliyoruz. Aslında bu konu zaten yıllardır son derece popüler ve çağdaş muhalif akımların da birinci dereceden hassasiyet gösterdikleri bir konu. Örneğin ILO uzun süredir çocuk işçi çalıştırmaya karşı sözleşmeler hazırlıyor. Dünyadaki bir çok büyük firma, denizaşırı üretimlerinde çocuk işçi çalıştırdıkları gerekçesiyle yıkıcı tüketici boykotlarıyla karşılaşıyor. Giydiği jean ‘e 13 yaşında Filipinli bir çocuğun alın terinin karışması, bilinçli Amerikan tüketicisinin vicdanını sızlatıyor.
    Ne var ki bu hümanist davranış olayın çok boyutluluğunu ve karmaşıklığını ortadan kaldırmıyor. Çünkü Filipinlerin, Endonezya ‘nın, Hindistan’ın, Pakistan’ın o yoksul çocukları sömürülmek için can atıyorlar. Onlar için sömürülmenin alternatifi okula gitmek ya da bilgisayarda oyun oynamak değil. Alternatifleri sokak köşelerinde dilenmek. Bu çocuklar atölye kapılarında üç kuruşa çalışmak için yalvarıyorlarsa, biraz da kendilerini sokak köşelerinde dilenmeye sürükle yen kaderi değiştirmek için yalvarıyorlar. Biz onlara çalışmayı yasaklamakta vicdanımızı rahatlatıyoruz belki ama, acaba iyilik mi yapıyoruz?
    Bu işin bir yanı...
    Konuya daha genel baktığımızda ise bir başka soru akla geliyor: Çocuklar gerçekten hiç çalışmamalı mı? İnsan hayatının böyle “çocukluk” ve “yetişkinlik” diye ikiye bölünmesi; öğrenme ve uygulama dönemlerinin kesin çizgilerle ayrılması doğru bir şey mi
    Bana kalırsa, gerek çocuk kavramını, gerekse çocukların çalışmasını konuşurken, bilgi çağında yaşadığımızı unutuyor, tam eski paradigmalar içinde tartışıyoruz. Oysa bilgi çağı dediğimiz şey arada bir cümle içine serpiştirilince kulağa hoş gelen bir sözcük değil ki! Bilgi çağı, hem çocuk kavramını, hem eğitim öğretim biçimini, hem de çalışmayı kökten değiştiriyor. Birincisi, hızla akan bilgi seli karşısında, öğretimin bir yaşta durdurulup, o yaştan sonra üretime geçilmesi şablonu -20 yüzyıl şablonu işlemiyor. İnsanların üretici olmaya devam edebilmek için öğretimi ömür boyu sürdürmesi, çalışmayla eğitimin mutlaka iç içe geçmesi gerekiyor. İkincisi, çalışmak dediğimiz şeyin niteliğinde hızlı bir değişim yaşanıyor. Üretim faaliyetinin ağırlığı, mal üretiminden bilgi üretimine kayıyor. Kol gücü ağırlıklı üretimden kafa emeği ağırlıklı üretime doğru bir geçiş yaşanıyor. Tam gün çalışma yerine esnek ve yarım zamanlı çalışma yaygınlaşıyor. Ve biz gerek eğitim’ anlayışında, gerekse çalışma hayatında yaşananlara baktığımızda bütün bu değişikliklerin çocukların da üretim sürecine katılmasını mümkün kıldığını görüyoruz. Mümkün kılmak ne kelime; bilgi çağı, çocukları çalışma hayatında, yetişkinlere kıyasla epey avantajlı hale b getiriyor. Çünkü onlar bilgi teknolojisini kullanmada, dijital dünyayla uyum kurmada büyüklerinden daha avantajlılar.
    0 yüzden bana kalırsa çocuk çalıştırmayı yasaklamak yerine, sadece çocuklar için değil, herkes için öğrenme üretme süreçlerinin iç içe geçtiği bir çalışma yaşama biçimini savunmalıyız. İnsan hayatının ilk yıllarının öğrenme ağırlıklı geçmesini prensip olarak kabul etmeli ama çocuğun bedensel ve zihinsel gelişimini aksatmadan hem okuyup hem para kazanabileceği sistemler düşünmeli, mevcut sistemleri geliştirmeliyiz.
    Bence çocuklara yapılabilecek en büyük kötülük onları çalıştırmak değil, bilgi çağının ümmileri olarak kalmaya mahkı2m etmektir. Gelişmiş dünyanın vicdanlı insanları, çok uluslu şirketlere çocuk çalıştırma yasağı koyacaklarına, çalıştırdıkları her çocuğa mesela günde bir saat meslek içi eğitim verme zorunluluğu koysalar, ya da istihdam ettikleri her on çocuk işçi için bir bilgisayar - bir internet bağlantısı sağlama şartı dayatsalar çok daha hayırlı bir iş yapmış olurlar.
    Düşünce Kanaatlere Saygı
    Başkalarının’ varlığını dikkate alma, düşünce ve davranışlara saygı gösterme demokrasinin özüdür. Düşünce ve kanaatlere saygı gösterme ise demokrasiye uygun bir davranıştır. Şu halde, aile içinde, bireylerin düşünce ve kanaatlerine saygı göstermekle aile içi demokrasi gerçekleştirilir.
    Demokratik bir toplumun temelinde düşünce ve kanaatlere saygılı aile düzeni yer alır. Bu yüzden aile bireylerinin, birbirlerinin düşünce ve davranışlarına saygı göstermeleri beklenir. Başkalarına tahammül edebilmek, aile içinde bu saygı ve sevgi ilişkisinin başarılmasıyla mümkün olabilir. Bir aile ortamında bile farklı görüşlerin olması doğaldır. Bu farklılıklar gelişmenin ve olgunlaşmanın hem nedeni hem de sonucudur. Farklı görüşlere saygı, gelişmeye açık ve sabırlı insanlar oluşturur.
    Ailede söz söyleme hakkını kimse bütünüyle kendinde göremez. Özellikle, sırf çocuk oldukları için küçüklerin susturulması son derece yanlış bir davranıştır. Yanlış da olsa çocukların düşüncelerini ortaya koymalarına fırsat verilmelidir. Çünkü topluluk içinde kendini ifade etme yeteneği, aile ortamında tanınan fırsatlarla gelişir. Ailesinde konuşma fırsatı verilmeyen çocukların kendilerini ifadede güçlük çektikleri görülür. Kendini ifade etme güçlüğüne ve tutukluğa, daha çok baskıcı ailelerde rastlanır.
    Çocuklara yetişkin insan gözüyle bakan, onlara değer veren Mustafa Kemal Atatürk, uzun yıllar yanında bulunan yaverlerinden Hasan Rıza Soyak’la yaptıkları bir söyleşide bu yaklaşımını şöyle ortaya koyar: “Çoğu ailelerde öteden beri kötü bir alışkanlık var, çocuklarını söyletmez ve dinletmezler. Onlar söze karışınca; ‘sen büyüklerin konuşmasına karışma’ derler. Onları sustururlar. Ne kadar yanlış, hatta zararlı bir hareket, halbuki tam tersine, çocukları, serbestçe konuşmaya, düşündüklerini, duyduklarını olduğu gibi ifade etmeye teşvik etmelidir. Böylece hem hatalarını düzeltemeye imkan bulunur, hem ileride yalancı ve riyakar olmalarının önüne geçilmiş olur. Kısacaçocuklarımızı artık düşüncelerini hiç çekinmeden açıkça söylemeye, içten inandıklarını savunmaya, buna karşılık da başkalarının samimi düşüncelerine saygı göstermeye alıştırmalıyız.”
    Aynı zamanda onların temiz yüreklerinde yurt, ulus, aile ve yurttaş sevgisiyle birlikte, doğruya, iyiye ve güzele karşı sevgi ve ilgi uyandırmaya çalışmalıdır. Bence bunlar çocuk eğiliminde ana kucağından, en yüksek eğitim odaklarına kadar her yerde, her zaman üzerinde durulacak önemli noktalardır. Ancak bu suretledir ki, çocuklarımız memlekete yararlı birer vatandaş ve çok iyi birer insan olurlar.” Atatürk bu yaklaşımı ile ailelerin çocuklar üzerindeki baskı ve engellemelerini eleştirirken gerçekte ailede demokrasinin gerçek kaynağına da işaret etmektedir. Bu kaynak aile büyüklerinin çocukların kendilerini ifade etmelerine olanak sağlayan bir kaynaktır. Çocuklarını söyletmeyen, konuşturmayan ve onları dinlemeyen bir ailenin demokrasi üretmesi de mümkün değildir.
    Tartışma adabı ve tartışmanın gerekliliği, ailede başlayan güzel alışkanlıkların sonucudur. Çocukların düşünce ve davranışlarında yanlışlarım varsa bu durum, tartışarak ve konuşarak giderilmelidir.
    Keder ve Sevincin Paylaşılması
    Keder ve sevinç insanın duygusal yapısını oluşturur. İnsan hayatı adeta sevinç ve kederlerin toplamıdır. Dolayısıyla insan sevinen, sevincini duyan ve yaşayan bir varlık olduğu gibi;.üzülen, olumsuz olay ve etkenlerle de kederlenen bir varlıktır.
    İnsan hayatı boyunca ya hep sevinç ya da hep keder yaşamaz. Yani hayat tümüyle sevinç ve coşkudan meydana gelmediği gibi, tümüyle keder ve üzüntü de değildir.
    Aile hayatında sevinçlerin yanı sıra, keder ve üzüntüler de görülür. Doğum günleri, sünnet törenleri, evlenme yıl dönümleri, diploma törenleri, düğün ve bayramlar sevinçlerin yaşandığı günlerdir. Böylesi günlerde aile bireyleri beraber olmaktan, bir arada aynı duyguları yaşamaktan dolayı büyük sevinç duyarlar. Sevinçlerin coşkuya dönüşmesinde ailece birlikte olmanın, aynı ortam ve duyguları paylaşmanın rolü vardır.
    Hayat sürprizlerle doludur. Bir gün son derece sağlıklı ve mutlu olanın bir diğer gün hasta ve mutsuz olması hayatın bu yönünü kanıtlar. Ölüm, ayrılık, kaza, maddi ve manevi diğer kayıplar, mal kaybı, hastalık, iş hayatında görülen başarısızlıklar üzüntü verici olaylardır. Aile bireylerin bu tür haller yaşaması ise her an mümkündür. Bu bakımdan ailede sevinç kadar üzüntüler de görülebilir. Ancak bilinmelidir ki, özellikle keder ve üzüntüler ailede paylaşıldıkça, hafifler, bunlar paylaşıldı da insanların bu ortak direnci yaşama azmine dönüşür
    Aile İtibarının Korunması
    İtibar kelimesi “saygı, değer, prestij” anlamlarını içerir. Aile itibarı, ailenin çevreden ve toplumdan saygı ve değer görmesi demektir. Ailenin saygınlığının sağlanması ve devamı aile itibarının korunmasına bağlıdır.
    Toplumda itibar yine toplumun iyi, güzel ve doğru gördüğü davranışların yapılması ile sağlanır. Türk toplumunda itibarın ölçüsü dürüstlük, çalışkanlık ve doğruluktur. Bunlar aynı zamanda evrensel insani değerlerdir.
    0 nedenle insanların, ailenin itibarının korunması ve sürdürülmesinde duyarlılık göstermeleri beklenir. Dürüstlük, çalışkanlık, üretkenlik, başkalarına yararlı olma, elinden ve dilinden başkalarına zarar vermeme gibi toplumsal ve ahlaki değerleri ön planda tutma; aileyi, toplumda itibarlı hale getirecektir. Bu değerlerden yoksun olan aileler, kendi içinde denge ve uyum sağlayamadıkları gibi toplum tarafından da itibar görmezler.
    Aile itibarının sağlanmasında, aile büyüklerine önemli görevler düşmektedir. Aile büyükleri, çocuklarını söz konusu değerler doğrultusunda eğitmelidir. Aile bu değerlerin önemi ve anlamı konusunda ciddi bir model olmalıdır. Çocuklarına “doğru, dürüst, çalışkan, ahlaklı özgeci ve yararlı insanlar olun” diyen, ancak bunları kendisi uygulamayan anne-babalar, çocukları için iyi bir model oluşturamazlar. Anne babaların yaşantısı çocuklarına örnek olmalıdır. Bir bilge kişinin şu sözleri ne kadar anlamlıdır:
    “Öyle bir hayatın olsun ki, çocukların hakkaniyet, ihtimam ve dürüstlüğü düşündüklerinde akıllarına sen gelesin”.
    İnsan topluluğu kadın ve erkek denilen iki cins insandan meydana gelir. Mümkün müdür ki bu kütlenin bir parçasını ilerletelim, ötekini ihmal edelim de toplumun bütünlüğü ilerleyebilsin? Mümkün müdür ki, bir cismin yarısı toprağa zincirlere bağlı kaldıkça öteki kısmı göklere yükselebilsin? Atatürk 1923.


 

 

<b>Yorum Yaparak Bu Konunun Geliştirilmesine Yardımcı Olabilirsin</b> Yorum Yaparak Bu Konunun Geliştirilmesine Yardımcı Olabilirsin


:

Powered by vBulletin® Version 4.2.5
Copyright ©2000 - 2017, Jelsoft Enterprises Ltd.
akrostiş şiirmektup örnekleri