Hoşgeldiniz. Unutmayın, çok istiyorsanız mutlaka bir yolu vardır.!

bitki olan mantarların yaşama şartları nelerdir ?? Kısaca Benzer Konulara da Bakmalısın Mantarların Yaşama Şartları mantar yaşama şartları mikroorganizmaların yaşama şartları nelerdir mantar ve mikroorganizmaların
  • 5 üzerinden 5.00   |  Oy Veren: 4      

  1. Kayıtsız Üye
    Sponsorlu Bağlantılar


    Exclamation bitki olan mantarların yaşama şartları nelerdir

    Sponsorlu Bağlantılar










  2. Sponsorlu Bağlantılar




    Mantarların evrimi

    Mantar gibi bitmek" sözü hepimize tanıdık gelen bir deyim olup sıklıkla pek çok dilde de kullanılır. Yemyeşil bir çayırda yağmurun ardından sanki yoktan var olurcasına yüzlerce mantarın bir anda fışkırması insanoğlunu her çağda, her coğrafyada etkilemiştir. Pek çok tarihi kaynak ve belgelerde özellikle Hititlerden Antik Yunan'a ve Roma'dan Uzak Doğu'ya kadar birçok kültürlerde mantarlar konu edilmiş olsalar da, şaşırtıcı bir biçimde mantar bilimi olan "Mikoloji", 19. yüzyıldan itibaren ciddi şekilde incelenip ele alınan göreceli olarak "yeni" bir bilim dalıdır. Formlarıyla bitkileri çok andırmalarına rağmen mantarlar (Latince: fungi) sanıldığı gibi bitki bilim olan botanik'e ait olmayıp bitkiler alemi flora ile hayvanlar alemi faunanın yanında başlıbaşına üçüncü bir alem ve yaşam şekli olarak anılırlar. Latince Fungi mantarlar, Fungus ise mantar anlamına gelir. Çoğunlukla sadece üreme organlarının gözüktüğü ve fungi denilen bu yaşam şekli olmadan bizim bildiğimiz hayatın da var olamayacağı bilindiğinden mantarlar hayat için aynı zamanda büyük bir ekolojik önem de taşırlar.
    Kırmızı renk bu mantarın kendisinin zehirli bir tür olduğunu söyleyen bir uyarısıdır. Kırmızı şapkalı mantarın asıl gövdesi toprak altındadır.

    ..
    Mantarların Sınıflandırılması

    Özellikle gıda biyolojisinde mantar denildiğinde halk arasında da bilinen Ekmek Küfü, Pas mantarı, Borazan mantarı, Maya mantarı, Şapkalı mantarlar, Kav mantarı ve Puf mantarı gibi çeşitli yenilebilir ve faydalı mantarlar anlaşılsa da bütün mantar türleri mantarlar (Fungiler) alemi içerisinde incelenirler. Bunun gibi bira, şarap, ekmek mayası, antibiyotik gibi insanoğlunun hayatında önemli rol oynayan yararlı, ayak mantarı, tarımsal asalak gibi zararlı pek çok mantar da fungiler içerisinde incelenirler. Canlıların belirli özellikleri göz önüne alınarak yapılan biyosistematik veya taksonomide canlılar temel olarak 6 grupta sınıflandırılır.
    • Monera Alemi
    • Arkeler Alemi
    • Protista Alemi
    • Fungi Alemi
    • Bitkiler Alemi
    • Hayvanlar Alemi




    .

    Bunun yanında mantarlar hakkında dünya genelinde yaşanılan kavram karmaşası yüzünden mantarların aşağıda şu şekilde adlanırılması ve sınıflandırılması da benimsenmektedir
    • Flamentli mikrofunguslar (küf mantarları)
    • Flamentsiz mikrofunguslar (maya mantarları)
    • Makrofunguslar (şapkalı mantarlar)
    .



    5,6 km uzunluğa ve 965 hektarlık bir alana sahip Armillaria ostoyae adlı mantar türü Oregon’un doğusundaki Malheur Ulusal Ormanında bulunmaktadır

    .


    Yaşayan en büyük canlı
    Günümüzde bir milyondan daha çok çeşitli mantar türleri olduğu tahmin edilmekle beraber bunlardan yaklaşık 100.000'i bilimsel olarak tanımlanmış olup bu mantarların büyük bir bölümünün iki milimetreden küçük, pek çoğunun da gözle görülemeyecek kadar küçük olduğu biliniyorsa da dünyada yaşayan en büyük canlı ne 30 metre uzunluğunda ve 200 ton ağırlığında bir mavi balina, ne de Sierra Nevada Dağlarında 110 metre yüksekliğe ve 6-9 m çapa erişebilin dev mamut ağaçları sekoyalardır. Dünyanın en büyük canlısı toprak altında gizli ve saklı bir şekilde kimseden habersiz yaşamını sürdüren, yaklaşık 600 ton ağırlığa ve 5,6 kilometre uzunluğa sahip toplam 965 hektar alana, başka bir deyimle 600 futbol sahasından daha geniş bir alana yayılmış bir mantar türüdür. Armillaria ostoyae adlı bu mantar türü Oregon’un doğusundaki Malheur Ulusal Ormanında bulunmaktadır ve uzmanlara göre bu dev mantar en az 2400 yaşındadır...
    Bu dev mantarın yayılmış olduğu alanın çeşitli bölgelerinden alınan örneklerin hepsi genetik olarak özdeş olup test sonucuna göre bu genetik materyallerin sadece tek bir bireye ait olduğu kesinleşmiştir. Toprak altında saklı bir şekilde vuku bulan böylesine devasa bir boyut çoğu insanların mantarlar hakkında sahip olduğu fikirlerle de uyuşmamakta. Mantarlar bir çok insan tarafından genellikle bitki sanılır ve görünürde topraktan fışkıran ve yenilebilir şapkaları da bu organizmanın kendisi olarak algılarlar.
    Oysaki her iki görüş de yanlıştır. Çoğunlukla hafife alınan mantarlar aslında çok garip canlılar olup ne bitki ne de hayvandırlar, aksine başlı başına ayrı bir canlı grubudur. Bunun anlamı mantarlar günümüzden yaklaşık 1 milyar yıl önce nihayet diğer canlı formlarından ayrılarak hayat ağacındaki ana bir daldan birçok yan dallara ayrılan, kendilerine has bir çizgi üzerinde kendilerine özgü bir evrim geçirdiler ve 550 milyon yıl önce de sudan karaya çıkan ilk canlı biçimlerinden biri oldular. Mantarların canlılar âleminde başlı başına bir grup olarak ele alınmasının diğer bir nedeni de mantarların bitkiler gibi fotosentez yapamayışlarıdır.
    .


    Mantarların Soy Ağacı

    Toprak üstünde yeryüzüne çıkan şapkalar aslında tüm mantarın sadece bir kısmını kapsar. Bir dalın çiçeklerinde olduğu gibi mantarlar toprak üstünde yer alan bu yapıları üremek ve çoğalmak için kullanırlar. Buna rağmen asıl mantarın büyük kısmı yer altında bulunur. Hazır karşılaştırma yapıyorken bir elma ağacının aslında yer altında derinliğe doğru büyüdüğünü , sadece elma meyvelerinin ve çiçeklerin toprak üstüne çıktığı şeklinde de düşünülebilir. Bu canlının daha ziyade yer altında faaliyet göstermesi muhakkak ki onun neden bu kadar az ve yanlış tanınmış olmasının da açıklamasıdır. Birçok insan "eğer mantarlar olmasaydı sadece çok lezzetli bir yiyecekten mahrum kalırdık" diye düşünseler de bu tamamıyla çok büyük bir yanılgıdır.
    Eğer mantarlar olmasaydı insanoğlu ne alışık olduğu şekilde bira mayalayabilir veya şarap elde edebilir, ne de şu an hastalıklara karşı kullandığı birçok önemli antibiyotiklere veya ağrı kesici narkotiklere sahip olabilirdi. Bunun yanında mantarlar evrim tarihinin çok önemli bölümlerine de imzalarını attılar. Nitekim mantarlar olmasaydı günümüz bitkileri de kara ve kıtalara yayılamayacak, bugün bildiğimiz ormanlar olmayacak ve orman sakinleri de olamayacağından insan da olamayacaktı.
    .
    Tarihçe
    Bu kadar hayati önem taşıyan ama yine de çok az algılanan bu yaşam şekli ne tür bir canlıdır ve neden bunca zaman yanlışlıkla bitki alemine dahil edilmişlerdi? Hayvanlardaki gibi kulakları, gözleri, ayakları veya herhangi başka bir organı olmadığından bitkiler alemine dahil edilen bu canlılar Antik Yunan alimleri tarafından kah ağaç köklerinin bir parçası sanılmış, kah toprak altında büyüyen ve dejenere olmuş bir bitki türü olabileceği düşünülmüştür.
    Bunun yanında mantarlarda bitkilerde olan ama kendilerinde olmayan başka bir şey de mevcuttu. Yaprak yeşili..Bu yeşil sayesinde çoğu bitkiler güneş ışığının taşıdığı enerjiyi kullanarak dış dünyayla madde alışverişinde bulunabiliyor, bu sayede metabolizma yaparak büyüyüp gelişebiliyordu da. Mantarlarda ise klorofil denilen bu yeşil töz bulunmamaktaydı. Bunun yerine hayvanlarda olduğu gibi yaşamını sürdürebilmesi ve gelişmesi için enerji içeren organik maddeler ve kalorili besinler almak zorundaydı.
    Araştırmacılar 17. yüzyılda ilk kez mantar ve yeşil bitkilere ait örnekleri dilimleyerek mikroskop altında incelediklerinde bu ikisi arasında hücre yapılarında ve ince dokularda farklılıklar olduğunu gördüler. Daha sonra hücre duvarlarının da farklı maddelerden oluştuğunu gözlemlediler. Bu maddeler bitkilerde selüloz, mantarlarda ise kitinden oluşuyordu. Kitin de yengeç, örümcek ve böcek gibi eklembacaklı canlıların dış iskeletini oluşturan korunma panzerlerinde vardı.
    Tüm bunlar çok kafa karıştırıcıydı ve çoğu zaman soluk görünen bu yaratıklar ne bitki ne de hayvandılar, o zaman başka bir canlı grubunda yer almaları gerekiyordu. Uzun süren tartışmaların ardından 1969'da biyologlar bu canlıları kendilerine ait olan özel bir yere ve kategoriye atadılar. Mantarlar artık hayvan ve bitkilerden ayrı bir canlılar alemi olarak eşit muamele görüyordu. Yapıları, metabolizmaları, yaşayış şekilleri o kadar farklıydı ki bitki florası ve hayvanlar faunasından bağımsız bir şekilde gelişmiş olmaları gerekiyordu.
    Daha modern moleküler ve genetik metotlar sayesinde bilim adamları bu garip canlı ve onun diğer alemlerle olan akrabalık ilişkileri hakkında daha detaylı bilgilere ulaşabildiler ve ortaya çıkardıkları şey gerçekten büyük bir sensasyon niteliğindeydi. Zira çeşitli mantar türlerin genetik yapılarını incelediklerinde mantarların bitkilerden çok hayvanlar alemine daha yakın olduklarını buldular. Biyologlar bu organizmanın şaşırtıcı geçmişini şimdi daha iyi rekonstüre edebiliyorlar. Bunun için de geçmişe dönüp bir milyar yıl ve daha öncesine gitmeleri gerekiyor.
    .

    .
    Seksi icat eden ilk canlı türü
    veya
    “Kalbe giden yol mideden geçer”

    Seks ile avlanarak yenilmek arasında çok ince bir çizgi vardır ve bu ikisi arasındaki geçişler de akıcıdır. Zaten o devirde seks yapmanın amacı da zevk almak veya eğlenceli saatler geçirmek değildi. Bunun yanında ilk seks yapan canlı da bir insan değildi, hatta ne bir hayvan ne de bir bitkiydi. İlk seks yapan canlılar mantarlardı ve onlarda bunu varoluşsal nedenlerden yapıyorlardı. Olmak ya da olmamak, avlamak ya da avlanılmak.. Dört hücreden oluşan ve yaşamlarını parazit olarak sürdüren minik zygomycota mantarların (ekmek küfleri) hayat gerçekleri ve yaşam şartları bunu böyle kılıyordu. O devirde hayvanlar ve bitkiler de henüz var olmadığından mantarların da kendi aralarında çift oluşturmaktan veya kendi kendilerini yemekten başka bir alternatifleri de yoktu.
    .
    Bir mantar hayatta kalabilmek için diğer bir mantara parazit gibi yapışırken, diğeri de ona ev sahipliği yapıyordu. Zaman içinde bu ilişki de çok yapışık ve dar çerçeveler içinde yaşandığından kaçınılmaz olarak birbirlerine karışarak gen alışverişinde bulunuyorlardı. Bu durumda da mantar cinsellik ne ön görüyorsa onu yapıyordu. Genleri aktarmak..Birbiriyle karışmış bu genler de gelecek nesillere aktarılıyordu. Jena Üniversitesinden mantar araştırmacısı Kerstin Voigt de seksin ve ilk eşeyli cinsel üremenin bu şartlar içinde üstünkörü bir şekilde ortaya çıktığı görüşünde;
    .
    "İncelediğimiz mantarların kendi içlerinde seksüel mekanizmaların en basit formlarını geliştirebilmiş olduklarını gözlemledik. Bu mantarlar diğeriyle karşılaştığında onunla cinsel bir aksiyona mı girmek yoksa onu asalakça sömürmek mi istediklerine önceden tam olarak bilmiyorlar ve birbirlerine olan yaklaşımları, karşısındakini yemek veya onun ürettikleriyle beslenmek ya da onu parazit şeklinde sömürmek arasında bir karışım gösteriyor. Bu arada sanki kaza olmuş gibi seksüel bir reaksiyon meydana geliyor ve plansız bir şekilde genetik malzemeleri birbirine karışıyor".
    .
    Burada asalak sözcüğü biyolojik tanım olarak doğru olsa da biraz negatif duyuluyor ama eğer bir parazit konağını öldürmeyip onun yaşamasına izin veriyorsa ve bu ikisi birbirleriyle anlaşmışsa buna zaten "simbiyoz" diyoruz. Bu durum da zaten birçok biyoloğun daha önce dediklerini tasdik ediyor, 'eşeyli veya cinsel üremeyi ilk kez simbiyotik mikro organizmalar icat etti'. Bunun yanında 1 milyar yıl önce olup biten gizli saklıları bugün laboratuvarda petri kabı içinde dikizleyebiliyoruz da.
    .
    Bunun yanında ilginç olan başka bir şey daha var. Amacı sadece yemek yemek ve hayatta kalabilmek olan bu canlılar henüz ölmemiş olan başka bir canlıyı ürkütmeden onların yanına yaklaşabilmek ve hala hayattaki yiyeceklerini ürkütüp kaçırmamak için bunu sağlayabilecek mekanizmalar bulmaları lazımdı. Diğerini kandırıcı ve kendilerine çekici kimyasal koku maddeleri lazımdı ki bunlar bizim bugün bildiğimiz feromenlerin öncüleri olacaktı. Nitekim bir çeşit kimyasal böcek tuzakları olan bildiğimiz feromen tuzakları bu prensipe göre çalışır. Böcek yakalaması için tuzaklara konulan ve her böcek için ayrı olan feromen kokuları da labaratuvar ortamında elde edilirler. Günümüz fenomenlerin öncüleri sayabileceğimiz bu kimyasallar sayesinde bir mantar diğer bir mantara kendisinin yenilebilir ve çok lezziz olduğunu veya hali hazırda ölü bir leş olduğunu imite ederek tuzağa düşürüyor veya ona davetiye göndererek kendisini yemeye gelmesi için ikna ediyordu. Fakat avlarken avlanmak durumunda kalınabildiği gibi bazı durumlarda da güçler eşit olduğundan ikisi de bunda başarılı olamayıp bunun yerine birbirlerine karışıyorlardı. İşte böyle anlarda genler de birbirine karıştığından feromen tuzağı üreten asalığın bu geni de ev sahibinin gen havuzuna naklediliyor ve sonunda feromenlere cevap verebilen feromenler ve mantar türleri türeyebiliyordu. Bu nedenle seks ve asalaklık arasındaki sınır bayağı bulanıktır denilebilir.
    .
    Erken mantarların kullandığı bu kimyasallar steroid hormonlar ile aynı grupta yer alırlar ve günümüz hayvan türlerinin partner ararken ve çiftleşirken kullandıkları koku maddeleri olan feromenler de aynı şekilde bu grup içinde yer alırlar. Bu özellik de mantarların bitki aleminden çok hayvanlar alemine yakın sayılmalarının başka bir nedenidir. Cinsel üreme veya başka bir adla eşeyli üreme evrim sürecinin en önemli adımlarından biridir. Daha önce sadece eşeysiz üreyen canlılığın yeni ürettikleri kopileri de kendilerine benziyorlardı ve klon gibi yeni bir genetik özellik veya çeşitlilik oluşturamıyorlardı. Sadece dış etkenlerin meydana getirdiği mutasyonlar genetiği değiştirebiliyordu. Eşeyli üreme ise daha yüksek ve kompleks canlı türlerinin oluşmasının ön şartıydı. Jena Üniversitesince yapılan bu araştırmalar ve yeni bulgular belki de "kalbe giden yol mideden geçer" önermesinin neden doğru olabileceğine bir açıklık getirmektedir.
    .





    Cücelerin arasında mantar devleri: Sadece yarım metre boya varabilen ilkel kara bitkilerin ve ilk eğrelti otların oluşturduğu bir vejetasyonda 8 metre uzunluktaki mantar devleri. 400 milyon yıl önce henüz omurgalı hayvanlar ortada yokken devon döneminin görünüşü böyle olabilirdi.
    .
    Mantarların Evrimi

    O zamanda ilk okyanuslarda kamçısını küçük bir pervane gibi kullanarak hareket edebilen bir tek hücreli yaşıyordu. Bu, bakteriden biraz daha büyük ve bünyesinde bir çekirdeğe de sahip olan bir ökaryot idi. Ökaryotların bilinen en önemli özelliğiyse genetik malzemelerinin bir veya birkaç çekirdek içinde yer alması ve bu çekirdeğin de bir zarla çevrili olmasıdır. Bakteri ve arkeler ise çekirdeksiz olduklarından beraberce prokaryot olarak adlandırılırlar. Çekirdeğin yanı sıra, ökaryotların mitokondri veya kloroplast gibi zarla çevrili çeşitli organelleri bulunmaktadır. Bu tür hücre içi karmaşık yapılar ise prokaryotlarda bulunmaz.
    Yeşil bitkiler veya aynı zamanda mavi-yeşil algler, mavi-yeşil bakteriler olarak da bilinen Siyanobakteriler (Cyanobacteria)gibi klorofile sahip olmadığından bu ökaryotlar başka organizmaların ürettiği enerji içeren moleküllerle beslenmek zorundadır. Bu jeolojik dönemde bir zamanda bu tek hücreli iki farklı kola ayrılır. Bu iki kol birbirlerinden bağımsız olarak ilk çok hücreli canlıları oluşturmaya başlar. Yavaş yavaş çeşitli hücre tiplerinden de doku ve yapılarını, organları meydana getirirler.
    Bunu yaparken de birbirinden farklı hayatta kalma stratejileri geliştirdiler. Bu kollardan biri, farklı dokulardan daha karmaşık yapılar meydana getirerek besinleri alabilmek ve sindirebilmek için ağız ve mide gibi sindirim sistemine özgü organlar, hareket edip yol alabilmek için kas sistemi ve çevrelerini algılayarak yön ve yol bulabilmek için de duyu organları oluşturdular. Özetle bu kol hayvanlar alemini oluşturdu.
    İkinci kol ise daha farklı bir strateji güttü. Bu strateji daha basit olmasına rağmen başarılıydı da. Bu kolun temsilcileri ise diğerinden farklı olarak karmaşık doku yapıları, sindirim ve duyu organları gibi hareket edebilmek için gerekli olan organları oluşturmamayı tercih ettiler. Bunun yerine zaman içinde kendilerine daha sağlam bir yapı veren sert hücre duvarları oluşturdular (Hayvanların hücre duvarları ise bundan farklı olarak daha esnek ve daha yumuşaktır). Bu kola ait bireylerden bazıları tek hücreli, bazılar ise iplik gibi birbiri ardına sıralanmış bir şekilde hayatlarını sürdürüyorlardı. İlk çok hücreli mantarlar da böyle görünüyorlardı.
    .
    Chicago Üniversitesi'den bilim adamlarının 350 yıl öncesine ait olan bir mantarın Prototaxites-Fosilini ortaya çıkarılırken görüntüleri..

    .
    Bunlar metabolizmaları için gerekli olan maddeleri tamamıyla başka organizmaların ürettiği, geride bıraktığı veya yok olduklarında kendilerinden arta kalanları değerlendirmeye ve sadece bunlarla beslenmeye odaklanmışlardı. Hayvansal kol ise adeta bir yemek yeme makinelerine dönüşüp tamamıyla bitkilerden veya kendisi gibi diğer hayvansal organizmalardan beslenirken mantarlar ise arta kalanları değerlendirme ve atık maddeleri toplama görevini üstlenirler. Bazıları ise parazit olarak yaşamayı, başka bir canlıyla karşılıklı yardımlaşma ve beslenme yöntemini benimseyerek simbiyoz oluşturmayı tercih eder.
    Tüm bunlar gelişirken mantarlar için büyük ikramiye, asıl yaşam karaları fethetmek için yola çıkmaya hazırlandığında çıkar. Büyük olasılıkla mantarlar hayatın karadaki ilk öncüleri olup karasal bitkilerden çok daha önce henüz çorak olan sahil kıyıları ve peyzajlarını fethettiler. Muhtemelen bunu da başlangıçta sadece kara ile su arasındaki ıslak ve nemli bölgelerde iyi hayat şartları bulabilen siyano bakterilerle gerçekleştirdikleri işbirliğine borçluydular. Bilindiği gibi siyano bakteriler fotosentez yapabilen ve fotosentez ile açığa çıkan enerjiyi kullanarak su ve atmosferdeki karbondioksitten sakkaroz (şeker) gibi enerji içerikli organik moleküller üretebilen bir bakteridir. Mantarlar da bu bakterilerle işbirliği yapabilmek için hücre membranlarını bu bakterilerin üstüne giydirerek orada küçük baloncuklar oluşturmakta ve onlara bir nevi yuva yaratarak onları dış etmenlere karşı sağlam hücre duvarlarıyla korumakta ve aynı zamanda ihtiyacı olduğu minerallerle beslemekteydi. Bu yardıma karşılık olarak siyano bakteriler de mantar hücrelerine, karbon bileşimleri şeklinde kimyasal enerji ve de bir miktar ürettiği şekerden veriyordu.
    .
    Likenler
    Başka mantar türleriyse bu dönemde yeşil alglerle birleşerek ortak bir yaşam topluluğu oluşturup su dışında kalan arazileri fethediyordu. Hem siyano bakterilerle hem de yeşil alglerle yapılan simbiyozlar ise Likenler (Lichenes) adı verilen daha yeni yaşam formları meydana getiriyordu. Likenler ise başlı başına birer organizma değildirler. Mantarlar ve fotosentetik alglerden meydana gelen simbiyotik birliktelikler olup şekil ve yaşayış bakımından kendilerini oluşturan alg ve mantarlardan tamamen ayrı bir yapı gösterirler.
    .


    "Likenler" Ernst Haeckel'den Artforms of Nature, 1904. Likenleri oluşturan alg ve mantarlar arasında bazı fizyolojik iş bölümleri vardır. Simbiyotik organizmalardan alg, klorofil taşıdığından fotosentez yapar ve birliğin karbonhidrat gereksinimini karşılar. Mantar ise su ve madensel maddelerin alınmasında görev alır.

    .
    Bu organizmalar uzaktan bakıldığında yosunları ya da diğer basit yapılı bitkileri andırırlar. Çalı, yaprak veya dilim gibi formlara benzer şekilleri onların karakteristik özelliklerindendir. Bu şekilde simbiyotik ortaklardan hiçbirinin yalnız başına hayatta kalmayı başaramayacağı ekstrem yaşam şartlarında bile birlikte yaşamayı ve hayatta kalmayı başarırlar. Yeşil algler ve siyano bakteriler fotosentez aracılığıyla enerji sağlarken, mantarlar da kayalıklardan çözdükleri mineralleri onlara vererek yaşam için önemli olan besin maddeleriyle onları besliyordu. Bu joint ventura tarzı iş ortaklığında mantarlar kitlenin önemli kısmını oluşturuyor ve oluşan Likenlere form ve biçim veriyorlardı. Günümüzde bile hala yaklaşık 16.000 ile 20.000 arasında çeşitli liken türleri olup bunlardan çoğu yeşil algler ve yüzde on oranında da siyano bakteri içerirler.
    Likenler dış etmenlerden pek etkilenmeyen robus ve güçlü yapılar olup başka canlıların yaşayamadığı çöl, kutup bölgeleri, ağaç kütükleri veya yüksek dağ bölgelerindeki çıplak kayalıklar gibi en çorak bölgelerde bile yaşayabilirler. Likenler -20 C da bile yaşam faaliyeti gösterebilir, aylarca süren kuıraklık dönemlerini zarar görmeden atlatabilirler. Böyle dönemlerde ihtiva ettiği su oranını kendi ağırlıklarının %2'si kadar düşürebilir ve sadece 30 saniye içinde 150 kat büyüyebilirler. Bunlardan bazıları büyük olasılıkla karalara ilk ayak atan öncü organizmaların torunları olup bazıları ise daha sonra mantarlar ve algler arasındaki ortak yaşamın meydana getirdiği türlerdir.
    Günümüzden 460 milyon yıl önce ama mantarlardan milyonlarca yıl sonra yeşil algler karalara ilk çıkma girişiminde bulunurken bunu muhtemelen mantarlarla girdikleri simbiyoz yaşam tarzıyla gerçekleştirebildiler. Bu iş birliğini halihazırda sularda yaşarlarken mi yoksa karaya ayak bastıkları sırada mı oluşturdukları henüz kesinlik kazanmış değil.
    Yeşil alglerden türeyen ve mantarlarla simbiyoz oluşturan ilk kara bitkileri yosunsu türlerden olup çok basittiler. Ne kökleri ve sapları ne de gerçek yaprakları vardı. Bu simbiyotik yaşam biçimi her ikisine de yararlıydı. Yer mantarları kuraklığa ve şiddetli güneş ışınlarına karşı çok dayanaklı, hem de kayalıklardaki hayat için önemli olan ve bitkinin faydalandığı tuz ve mineralleri çözebilecek özellikteydi. Karşılık olarak mantarlar da ilk yosunların ürettiği organik maddelerden besleniyordu.
    .


    Alem: Plantae (Bitkiler) Bölüm: Pteridophyta Sınıf: Pteridopsida Takım: Dicksoniales Familya: Dennstaedtiaceae Cins: Pteridium

    İlk Eğrelti Otları
    Böylelikle 420 milyon yıl önce bu yosunlardan yavaş yavaş damarsı dokulara sahip ilk bitkilerden olan eğrelti otları da oluşmaya başlar. Bunların arasında Lycopodiaceae isimli ilkel türü de. Eğrelti otları damarlı bitkiler ailesinde yer alır ve suyu kökleri yardımıyla alıp, damarları aracılığıyla yapraklarına kadar ulaştırabilirler. Daha ziyade rutubetli ve keskin güneş ışıklarına maruz kalmayan gölgeli yerlerde üreyebilirler. Bazıları yosuna benzer biçimde olup miniktir. Gelişmiş sayılabilecek ilk varoluşları günümüzden 300 milyon yıl öncesine dayanır. Devoniyen Dönemi'nde karada hiçbir hayvan türünün yaşamadığı dönemlerde belirmiştir. 250 milyon yıl önceki Karbonifer Dönemi'nde yeryüzündeki karaların hemen hemen tamamı eğreltiotu ormanları ile kaplıydı. Bu yüzden bu döneme eğrelti otu dönemi denir. Dünyadaki kömür yataklarının temelleri bu dönemdeki eğrelti otlarına dayanır. O dönemde yaşayan eğrelti otlarının çoğunun soyu tükenmişse de bazıları soyununu günümüze kadar sürdürebilmişlerdir.

    Bu ilk damarlı bitkiler ise yavaş yavaş 3 değişik yenilik getirmişlerdi.
    1. Köklerle yapraklar arasında karşılıklı malzeme taşıyabilen bir damarlar sistemi
    2. Fotosentez yapabilmek için daha büyük yüzeyleri olan yapraklar
    3. Etkili bir şekilde su ve mineralleri topraktan alabilen kökler
    .

    Amanita isimli mantar türünün bir bitnin kökleriyle oluşturduğu ektomikorizal ortak yaşam.

    .
    Ağaçlar ve Mantar kökler (Mikorhizaller)
    Mantarlarla olan simbiyotik iş birliği bu dönemde devam ettiyse de yüksek yapılı bitki türleriyle olacak bu iş birliği gelecekte sadece bitki kökleriyle sınırlı kalacaktı. Nitekim mantarlar daha aşağılara, köklere de inip oradaki bitki hücrelerinin içlerine girerek, hücre içinden hücre dışına ve oradan çevresini kaplayan toprağa doğru salgıladıkları uzun ipleri de salacaklardı. Bu şekilde köklerin de yüzeyleri büyüyerek topraktan gelişebilmesi için daha iyi ve optimal bir şekilde su ve mineralleri edinebilecekti. Bu şekilde Mikorhizal denilen mantarkökler de oluşabilecekti. Bu tip mikorhizal ortak yaşamda mantarlar bitkinin asalağı değil, destekçisi rolündedirler. Kelime olarak mantar-kök anlamına gelir. Bitkiler arasında mikorizal durum istisna değil, bir kuraldır. Mikorizal mantar bitki kökünün korteksine (kabuğuna) yerleştikten sonra korteks içine hiflerini (mantar ipliği) salarak iç ortamın bir parçası olmaktadır. İçeride ve dışarıda hızla gelişen hifler dışardan içeriye su ve mineral madde, içerden dışarıya da organik madde sağlamaktadırlar. Bu ortak yaşam, doğası gereği çok aktif olup ekosistemde besin döngüsü ve bitki canlılığının devamını sağlamaktadır.
    Oluşan bu ortak yaşam şekli aynı zamanda yeryüzünde dünya tarihinin gördüğü en verimli ve doğurgan simbiyoz örneği olacaktı. Zira bundan 115 milyon yıl sonra ortaya çıkacak olan ilk tohumlu bitkiler de bu işbirliğini devralacaklardı. Ve bu süreç hala günümüzde de devam etmektedir. Günümüz kara bitkilerinin % 95'i mikorhizal yaşam sürer. Hemen hemen tüm yüksek yapılı bitkiler böylece mantarlarla olan bir yaşam ilişkisi sürdürürler. Bu simbiyotik partnerleri olmadan da şimdiki yaşadıkları ekolojik çevrelerde yaşayamazlar.
    Sadece bu mantarların yardımıyla kara bitkileri yeni coğrafyalar keşfedilmekte, oraya yerleşerek çoğalabilmekte ve sonucunda yeni bitki türleri oluşturabilmektedirler. Ancak mantarların sayesinde yüksek yapılı bitkiler karalara geçtikten sonra bu denli çeşitli form ve biçimlerde birçok türler meydana getirebilmişlerdir. Bunun tersi olarak mantarlar da yeni kazanılabilen bu arazilerden yararlanmaktalar.
    Karalara yerleştikten sonra daha sık şekilde ölü ve cansız bitki parçaları da oluştuklarından daha büyük oranlarda organik maddeler de birikmeye başlıyordu. Bu yüzden mantarlar için daha çok alternatifler ve besin kaynakları oluşuyor ve yeni imkanlar açılıyordu. Böylece mantarlar simbiyoz yaşamları dışında da yaşayabilecekleri alanlar ve ortamlar oluşmuştu. Mantarlar da artık simbiyoz dışında veya simbiyoz olmadan da yaşayabilen türler geliştirmeye başlar. 450 milyon yıldır karalarda kendi başlarına da yaşayabilen mantarlar vardır. Bu mantarlar karaya çıkışın en erken dönemlerinden beri ileride bütün ekolojik sistemlerde yaşayabilen tür ve tiplerini oluşturacak çeşitliliğin temelini atmışlardı.
    .
    Üçlü Simbiyoz: "Mantar, Karınca ve Parazit"

    Çiftçilik yaparak mantar ve gübre yetiştiren, parazit ayıklayan, bunun yanında tarım ilacı ve pestisid üreten bu ilginç karıncalar Orta ve Güney Amerika’da koloniler halinde yaşarlar. Bu karınca türü topladıkları bitkileri ve yaprakları kendileri yemezler. Küçük kesici çeneleri ile kestikleri ve topladıkları bu yaprakları bir çeşit mantarı yetiştirmede ve onları bu yapraklarla beslemekte kullanırlar. Ürettikleri mantarlar da bu yaprakları yiyerek çürütür ve gübre haline dönüştürür. Bu mantarlar da karıncaların besinleridir.
    Ne yazık ki bu kolonide karıncaların ürettiği mantarlarla beslenen başka bir mantar türü de bulunmakta. Bu diğer mantar türü de karıncalar acxısından asalak yaşayan bir ekin zararlısıdır. Bu ekin zararlısı da başka hiç bir yerde değil sadece bu karıncaların bulunduğu kolonilerde yaşarlar. Karıncaların yaptığı çiftçilik insanların yaptığı çiftçiliğe çok benzer. Karıncalar bu paraziti tarlada yabani ot toplar gibi kontrol eder ve aşırı çoğalmasını önleyerek yetiştirdikleri mantar türüne zarar vermemesini sağlarlar. Karıncalar ortadan kaldırıldığında bu parazitler de çoğalmaya ve gelişmeye başlarlar. Karıncalar olduğu sürece parazitler kontrol altında kalır. Paraziti kontrol altında tutmanın başka bir yolu daha bulunmakta. Karıncalarının boynunun arkasında bakteri oluşan bir yer var. Parazite saldıran antibiyotiği salgılayan bu bakteri de yalnız orada yetişir.
    Karıncalar ve onların yetiştirdikleri mantar ile mantara saldıran parazit ve yalnızca karıncaların ürettiği “parazite saldıran bakteri” arasında böylece çok karışık ve çıkarlara dayanan simbiyoz bir ilişki yaşanır.
    Özetle mantarlar dünyası olmadan bizim bildiğimiz hayat da olmayacaktı..



  3. Aradığınız Bilgiyi Bulamadıysanız Üye Olmadan
    BURAYA Tıklayarak Sorunuzu Düzgün Bir Başlık ile Yazabilirsiniz.
 

 

<b>Yorum Yaparak Bu Konunun Geliştirilmesine Yardımcı Olabilirsin</b> Yorum Yaparak Bu Konunun Geliştirilmesine Yardımcı Olabilirsin


:

Powered by vBulletin® Version 4.2.5
Copyright ©2000 - 2017, Jelsoft Enterprises Ltd.
akrostiş şiirmektup örnekleri