Hoşgeldiniz. Unutmayın, çok istiyorsanız mutlaka bir yolu vardır.!

Peygamber imizin yalnız kalma isteğinin nedeni neydi? Kısaca Benzer Konulara da Bakmalısın Dünya İkliminin Ilık Kalma Nedeni Nedir Şeytan kişinin yalnız kalma isteğini kullanarak aslında

  1. Kayıtsız Üye
    Sponsorlu Bağlantılar


    Peygamberimizin yalnız kalma isteğinin nedeni neydi?

    Sponsorlu Bağlantılar










  2. Sponsorlu Bağlantılar




    Ey Örtüsüne Bürünen Kalk ve Uyar 1

    “Ey örtüsüne bürünen (Resulüm)! Kalk ve uyar” Müddesir 1-2

    Peygamber Aleyhisselam, ‘alak’ süresinin ilk beş ayeti ile muhatap olduktan sonra; biraz şaşkınlık, biraz korku, biraz sevinç ve heyacan dolu bir atmosfere bürünmüş kısa bir süre içerisinde bu şoku atlatamamıştı. Başta en sadık dostu ve hayat arkadaşı olan ‘tahire’ Hatice, aynı zamanda ona dava arkadaşı da olmuştu. Muhammed-ül Emin Muhammed Resullullah olmuştu; ve ilk taraftarına-yardımcısına kavuşmuştu. Bu kutlu ikili günlerini sürdürmeye devam ederken bir müddet daha vahiyler gelmeye başladı. Gelen ilk vahiyler ‘iç alemi’ inşaya yönelikti. Vahyin ilk teorik emri ‘oku’ idi, ilk pratik-eylemsel emir ise namaz oldu. Namaz şekil olarak vardı ve Hz. İbrahim-İsmail (as.)’den kalma “bir ritüel alışkanlık” olarak yerine getiriliyordu.(El Esas Fis’sünne, Said Havvac C1 S.265) Fatiha süresi ile içi doldurulan namazı Peygamber Aleyhisselam, gerek evinde ve gerekse Kabe’nin dibinde kılmaya başlamıştı.

    Alak sûresinin ilk beş ayetinden sonra, bir bütün olarak inen ilk sure Fatiha Sûresi oldu. Fatiha Sure’si Peygamber Aleyhisselamın ufkunda ve gönül dünyasında büyük açılımlar oluşturmuştu. Vahyin hayatı nasıl inşa edeceğinin kodlarını vermişti. Müfessir-Alim İzzet Derveze Fatiha Sûresi’ni nuzul sıralamasında birinci sıraya koyar. Bu çok doğru bir tespittir. Mustafa İslamoğlu Hoca’da Fatiha ilk inen sûredir der. (Hayat Kitabı Kur’an, Meal-Tefsir)

    “Namaz dinin direğidir.” (Hadis-i Şerif) Fatiha ise namazın direğidir. Fatihasız yerlerde sürünen namaz Fatiha ile dirilip ayağa kalkmaya başladı. İşte Allah’û Teâla bu namazla Peygamberinin önce gönlünü diriltip ayağa kaldırdı. Peygamber Aleyhisselam ve muhterem eşi Hz. Hatice, önce duhan (kuşluk) ve ikindi vaktinde olmak üzere günde iki kere ve ikişer rekat namaz kıldılar.

    Hz. Peygamber Aleyhisselam ve ilk dava arkadaşı Hz. Hatice ile namazlarını ilk olarak kimseye hissettirmeden evlerinde kılıyorlardı. Onların bu eylemlerini gören Hz. Ali bu eylemin niteliğini anladıktan sonra daha çocuk yaşta iken (muhtemelen 11 yaşında) İslam’ın üçüncü müntesibi olur. Muhterem İslam tarihçisi Mustafa Asım Köksal Hoca tüm tarih-siyer kitaplarını tarar ve ilk iman edenlerin listesini uzunca verir. (İslam Tarihi C. 1 S. 222-247) Peygamber Aleyhisselamın dört kızından üçü de (büyük kız Zeynep kocaya gitmiştir ki onada mesaj ulaştığında hemen iman edecektir.) iman eder. Bunlardan Rukiyye olgunluk yaşına ulaşmış olsada Ümmü Gülsüm ve Fatima henüz çocuk yaşlarındadırlar ve anne-babalarını taklit edebilmektedirler. Evin bir ferdi olan Zeyd Bin Harise’de (ki bu zat Hz. Hatice’ye köle olarak satılmış oda kısa bir süre sonra azat ederek kocasına bağışlamıştır.) gördüğü bu manzarayı hic sorgulamadan Hz. Peygamber’e inanarak Rabb’ine yönelir. Böylelikle vahyin evinin tamamı vahye teslim olur ve ilk kulluk eylemlerini yerine getirmeye başlarlar.

    Vahiy henüz dışa açılmayı (inzar/tebliğ etmeyi) emretmemiştir. Bundan dolayı da Peygamber Aleyhisselam bir “misyon adamı” olarak ortaya çıkmamıştır. Yalnız duyurma-bildirme babından hareketle dostlarına duyurmuş ve kendisine katılmasını istemiştir. Bunlardan ilki de Hz. Ebubekir’dir. Hz. Ebubekir evin dışında inananların- Peygamberi tasdik edip ona katılanların ilki olmuştur. Hz. Ebubekir (ra)’in bildirimi ve telkinleri ile de bazılaraı köle olan bir çok insan bu yeni oluşuma katılmıştır. (Rabbimiz bu çekirdek kadronun hepsinden razı olsun.)

    Bu yeni topluluk (ümmet) henüz bir ‘hareket’ değildi. Tevhidi çekirdek, ahlaki oluşum olabilirdi. Ama bu oluşum henüz bir ‘Tevhidi Hareket’ değildi. Çünkü henüz misyon açıklamamıştı. Evet, yeni bir din olarak Mekke gündemine girmişti ama bu dinin dışa açılımı henüz hissedilmemişti. Mekke’nin oligarşi (seçkinler takımı) güç odakları ve bu güç odaklarının etkisinde olan koskocaman halk kitlesi bir tedirginlik ve telaş içinde idi. Özellikle güç odakları/hükmü elinde bulunduran ‘mele’ takımı Muhammed’in (sav) getirmiş olduğu bu yeni dinden tedirgin olmuşlardı. Ama henüz bir tepki de koymamışlardı. Hz. Muhammed’in (sav) “bana vahiy geliyor” sözlerini çok ciddiye almamışlardı. Bu durumun geçici bir heves mecnunluk alameti, cinlerden bilgi alıp aktarma….şeklinde olabileceğini düşünmüşlerdi. Yada en azından gönülleri böyle istiyordu.

    Fatiha süresinden sonra müzemmil sûresi indi. Müzemmil sûresi (Mustafa İslamoğlu Hoca’nın dediği gibi Kur’an Meali c2 s1287) duyguyu-ahlakı inşa etti. Günde iki vakit kılınan namaza bir üçüncü namaz eklendi. Gece (teheccüd) namazı. Bu namaz müminler üzerinden hafifletildi ise de Peygamber Aleyhisselam için farz namazı olarak kılınageldi. (namazın dindeki yeri ve önemine ileriki bölümlerde izah edeceğimizi hatırlatarak; vahyin seyrine devam edelim.)

    Bu arada vahiy kısa bir süre durakladı. Pek çok İslam alimi bu döneme “vahyin kesilmesi-fetret” demiş ve bir çoğu da bu süreyi iki buçuk üç yıla çıkarsalar da; bu rivayet ya da savlar gerçeği yansıtmamaktadır. Üstad İzzet Derveze’de bu süreyi birkaç güne indirmektedir ki bu da isabetli bir görüş değildir. Zira bundan sonraki dönemde de pek çok kere vahiy birkaç gün aralıklarla hatta daha fazla zaman aralıklarıyla gelmişti. O zaman vahiy bir kere değil defaatle kesildi demek gerekir. Aslında vahyin kesilmesi diye bir şey yoktur ve olmamıştır. Burada iki şey söylenebilir:

    Bir: Vahiy, Alak sûresinin ilk beş ayeti, Fatiha sûresi ve Müzemmil sûresinin bir kısım ayeti ile Mekke’nin gündemine girmişti. Özelde Peygamber Aleyhisselam’ın (sav) iç dünyasında ve genelde ise hem iman edenlerin hem de karşısında duranların düşünce dünyalarında bir şok etkisi yaratmış ezberleri bozmuştu. Adeta deprem olmuş ve taşlar hala yuvarlanıyordu. Vahyin bu kısa bir süre duraklama dönemi adeta taşların yerine oturması gibi bir durum oldu. Bu da Rabb’imizin “öğretme, inşa etme” metotlarından bir kesit olmalıdır. Mutlak doğruyu bilen Rabb’imizdir. Bu duraklama süresi birkaç hafta yada en fazla bir iki aydan fazla değildi.

    İkinci olarak da Mustafa İslamoğlu Hoca’nın dediği gibi (Duha sûresinin yorumu) henüz vahyin geliş süreci yeni başlamıştır. Sûre yada ayetlerin geliş zaman dilimlerinin belirlenmemiş olmasından dolayı, burada iki vahyin arası biraz uzadığından dolayı Peygamber Aleyhisselam telaşa kapılmıştır. “Acaba yapamıyor muyum? Acaba hakkını veremiyor muyum?” diye endişelere kapılmıştır. Vahyi daha ilk günden itibaren alaya alan veya cin telkini diyen müşriklerin baskısı da Peygamber Aleyhisselam’ı bunaltmış olacak ki, bu düşüncelere kapılmıştır. “Acaba terk mi edildim.” İşte böyle bir dönemde bir ara duraklayan vahiy tekrar gelmeye başlamıştır.

    “Kuşluk vaktine ve sükuna erdiğinde geceye yemin olsun ki Rabbin seni bırakmadı ve sana darılmadı da. Gerçekten senin için ahiret dünyadan daha hayırlıdır. Pek yakında Rabbin sana verecek sen de hoşnut olacaksın. O seni yetim bulup barındırmadı mı? Şaşırmış bulup ta yol göstermedi mi? Seni fakir bulup ta zengin etmedi mi? Öyleyse sakın yetimi itip kakma. El açıp isteyeni de sakın azarlama. Ve Rabbinin nimetini şükranla an” (Duha 1-11)

    Bu mübarek sûre adeta Peygamber Aleyhisselam’ın ruhunu ve gönlünü okşuyor. Bu sûre ile Peygamber Aleyhisselam teskin ediliyordu; ve Allah adıyla, Allah adına ve Allah (cc) rızası için yola çıktığı hatırlatılıyordu. Hayatı ahiret eksenli düşünmesi gerektiği, dünyacı (bugünkü tabirle seküler) müşrikler gibi düşünmemesi gerektiği hatırlatılıyordu. Hatta Duhan sûresinin eşi sayılan İnşirah sûresi de bu sûrenin arkasından inmiş Peygamber Aleyhisselam’ı motive ettikten sonra ilerleyen günlerde daha büyük zorluklarla karşılaşacağı hatırlatılmış ve arkasından da bu zorluklar sabır ve metanetle karşılanınca kolaylıkların geleceği de müjdelenmişti.

    “Göğsünü açıp ferahlatmadık mı? Ve yükünü sırtından kaldırmadık mı? Ki o ağır yük belini bükmüştü. Ve senin şanını yüceltmedik mi? Elbette zorluğun yanında bir kolaylık vardır. Gerçekten her zorluğun yanında bir kolaylık vardır. Şu halde boş kaldın mı hemen işe koyul ve yalnız Rabbine yönel” (İnşirah 1-8)

    Bu sûrelerin inzâli ile, Hz. Peygamber bir sürece hazırlanıyordu. Misyon sahibi bir kimlikle ortaya çıkma sürecine. Bu süreç muhtemel ki beş altı aylık bir süreçti. Bu süreç içerisinde Peygamber Aleyhisselam, fikri telkinler (ayetlerle bilinçlenme) ve namaz ibadeti ile (Müzemmil sûresinin bildirdiğine göre özellikle gece-teheccüd namazı ile) kalbi ve iradesini güçlendiriyordu. Rabbi onu gelecek zor günlere böyle hazırlıyordu. Çünkü henüz daha zor günler başlamamıştı. Peygamber Aleyhisselam henüz bambaşka bir kimlikle ve yepyeni bir misyonla Mekkelilerin karşısına çıkmamıştı. Şu zamana kadar (Mustafa İslamoğlu’nun da dediği gibi) “pasif iyi” idi. Pasif iyinin “aktif iyi”ye adım atması gerekiyordu. Tabi sadece pasif iyi değildi. Kimliksiz pasif iyi idi. Bundan böyle “kimlikli aktif iyi” olmalıydı. İşte bu süreçten sonra gelen Müddesir sûresinin ilk ayetleri “Ey örtüsüne bürünen, kalk ve uyar…” diyerek aktif iyiliğe adım atmasını istiyordu. Zira O Resul artık “kimlik ve misyon” sahibi idi. O zaman bunu aktifleştirmesi gerekiyordu. Aktif olan misyon kayda değerdir. Aktif bir şekilde temsil edilmeye misyon ne kayda değer ki?



  3. Aradığınız Bilgiyi Bulamadıysanız Üye Olmadan
    BURAYA Tıklayarak Sorunuzu Düzgün Bir Başlık ile Yazabilirsiniz.
 

 

<b>Yorum Yaparak Bu Konunun Geliştirilmesine Yardımcı Olabilirsin</b> Yorum Yaparak Bu Konunun Geliştirilmesine Yardımcı Olabilirsin


:

Powered by vBulletin® Version 4.2.5
Copyright ©2000 - 2017, Jelsoft Enterprises Ltd.
akrostiş şiirmektup örnekleri