Hoşgeldiniz. Unutmayın, çok istiyorsanız mutlaka bir yolu vardır.!

Osmanlı Devleti'ni Çöküşe Sürükleyen Etmenler Nelerdir 17. yy’ın sonundan itibaren Osmanlı İmparatorluğu’nun gerilemesi başlamıştır. Gerileme deyince , genel olarak Osmanlı İmparatorluğu’nun Avrupa’daki sınırlarının doğuya doğru

  1. Sponsorlu Bağlantılar


    Osmanlı Devleti'ni Çöküşe Sürükleyen Etmenler

    Sponsorlu Bağlantılar




    Osmanlı Devleti'ni Çöküşe Sürükleyen Etmenler Nelerdir

    17. yy’ın sonundan itibaren Osmanlı İmparatorluğu’nun gerilemesi başlamıştır. Gerileme deyince, genel olarak Osmanlı İmparatorluğu’nun Avrupa’daki sınırlarının doğuya doğru gerilemesini anlamak gerekir ilk aşamada. Çünkü yapısal ve toplumsal gerileme siyasal gerilemeden önce başlamış olsa bile, su yüzüne çıkması hayli vakit alacaktır.

    Osmanlı İmparatorluğu, o muazzam sınırlarına fetih ve istila yolu ile ulaşmıştır. Yani imparatorluğun genişlemesi, kuvvete, devletin askeri gücüne dayanmıştır. Zamanla bu kuvvet zayıfladıkça, fetih yoluyla kazanılan toprakları elde tutmak imkanı da zayıflamıştır. Aynı süreç içinde Akdeniz ve Karadeniz çevresi ile Avrupa’da feodalitelerin yerini merkezi krallıklar yani özetle daha güçlü rakipler almaya başlamıştı. Bununla birlikte bir devletin, üzerinde bulunduğu topraklar genişledikçe, bu toprakları merkezi otorite vasıtası ile yönetmekte de güçleşir. Böyle bir durumda, yönetim sistemi olarak, bugün “yerinden yönetim” denen “ademi merkeziyet (décentralisation)” sistemini uygulamak bir zorunluluk olur. Osmanlı İmparatorluğu da böyle yaptı. Lakin vilayetlerin başına getirilen yöneticilerin hepsinin aynı yetenek ve nitelikte olmamaları ve bunlardan bazılarının merkezi otoritenin etkisinden uzak olmanın da avantajını kullanarak, şahsi çıkar ve zaaflarını gerçekleştirme yoluna gitmeleri, özellikle son dönemlerde imparatorluğu ve toplumsal yapıyı sarsan en önemli faktörler arasında yer almışlardır. Üstelik Ademi Merkeziyet Sistemi kuvvetli bir merkezi otoriteye ihtiyaç gösterir. Halbuki Osmanlı İmparatorluğu’nun askeri bakımdan zayıflaması, merkezi otoritenin de zayıflaması sonucunu vermiştir. Zaten yönetim kadroları Kanuni’den itibaren yetersiz kalmaya başlamış bu da merkezi otoritenin durumunu daha da güçleştirmiştir.

    Osmanlı İmparatorluğu’nun savaş ganimeti gibi önemli bir gelir kaynağının fetihlerin sona ermesi ile ortadan kalkması; İç isyanlar, savaşlar ve seferlerin devletin masraflarını arttırırken, diğer yandan ekonomik dengeyi iyiden iyiye bozmuş olmaları; Kanuni döneminden itibaren başta Fransızlar olmak üzere yabancı devletlere verilen kapitülasyonların ekonomik yaraları arttırması; Sarayda kadınların devlet işlerine karışmaları, gibi çeşitli etkenler siyasi çöküşü içerden perçinlemeye başlamıştır.

    Koca İmparatorluk, sınırları içinde, çeşitli milletleri, dinleri ve mezhepleri, farklı dilleri ve ırkları toplamış bulunmaktaydı. Esasında Osmanlı Devleti bunlara karşı ve özellikle Hıristiyan unsurlara karşı, Avrupa’nın başka ülkelerinde eşine rastlanmayan bir hoşgörü göstermiş, çağın en uygar davranışını yaparak, bunları dini inanç ve ibadetlerinin her türlü uygulamasında serbest bırakmıştır. Doğal olarak, bu farklı unsurların, ilelebed Devlet’e devamlı bir bağlılık ve sadakat göstermeleri beklenemezdi. Devlet zayıfladıkça, Osmanlı’nın geniş hoşgörüsü ile muhafaza ettikleri milli, ırkî ve dini benliklerini ortaya koymaları kaçınılmazdı. Hele Fransız İhtilali’nin hürriyet fikirlerinden (bkz. Batı’daki gelişmelerin Türk İnkılâbı’na etkileri) sonra, bunlar imparatorluk ile bağlarını koparmak için her fırsatı kullanma yoluna gittikleri gibi, özellikle Balkanların büyük devletlerin politik ihtiraslarının çatışma sahnesi haline gelmesi de bunların işine yaramıştır.

    Yükselme dönemi padişahlarından Fatih, Selçuklu ve Doğu Roma İmparatorluğu’ndan sonra Batı Roma İmparatorluğunu da zaptederek kuvvetli bir saltanat kurmak istemişti. Yavuz Selim, Fatih’in açtığı batı cephesini tespit etmekle birlikte tüm Asya’yı birleştirerek büyük bir İslâm İmparatorluğu vücuda getirmek siyaseti takip ederken, Kanuni Sultan Süleyman her iki cepheyi güçlendirmeyi ve Akdeniz’i bir Osmanlı gölü haline getirdikten sonra Hindistan üzerinde nüfuz kurarak “cihan şumül” bir siyaseti uygulamıştı. Ancak, başta da dolaylı olarak üzerinde durduğumuz gibi devletin dahili/iç teşkilâtı ve iç siyaseti, globalleşmeyi öngören böyle bir dış siyaseti desteklemeye yeterli olmamış, bu durum iç kaynakların azalmasına neden olduğu gibi milli güç unsurlarının da yeniden tanzimi mecburiyetini ortaya çıkarmıştır. Buna, durum ve şartlar yeterli gelmediğinden, Osmanlı İmparatorluğu kendi çöküşünü biraz da kendisi hazırlamış oldu.

    Çöküş sürecinden bahsederken din unsuru üzerinde, hem iç hem de dış zihniyetleri göz önüne alarak durmamız gerekir. Dış zihniyetten kastımız, Ortaçağ’dan beri, Avrupa’da milletlerarası münasebetler demenin, sadece Hıristiyan devletler arasındaki münasebetler demek olduğudur. Şimdi bir Osmanlı Devleti çıkıyor ve fethettiği topraklarla beraber birçok Hıristiyan halk da bir “Müslüman Devlet”in egemenliği altına giriyor. Hıristiyan Avrupa, -Haçlı Seferleri’nin nedenlerini de göz önüne alırsak- bunu hayli hayli hazmedemedi doğal olarak. Osmanlı Devleti’nin o uygarlık sembolü dinsel hoşgörüsünü, birlikte yaşama alışkanlığını bile, uygarca karşılayamadı. Bu sebeple, bir yandan Osmanlı İmparatorluğu’nu Avrupa’dan kovmanın hırsına (bkz. Şark Meselesi) kapılırken, öte yandan da Hıristiyanlığı İslam’ın sultasından(!) kurtarmayı kendisine kutsal bir misyon edindi 20. yy’ın ilk çeyreğine kadar.

    Bütün bunların üstüne, Osmanlı imparatorluğu çağdaş gelişmeleri, ne kültür, ne ekonomik ve ne de teknik alanda, yeteri kadar takip edebilmişti. 15. yy’da Batı’da yavaş yavaş başlayan, daha sonra çeşitli ekonomik ve kültürel olayların etkisi ile hızını arttıran bilimsel, teknolojik ve ekonomik ilerleme, Osmanlı toplumuna çok yabancı gelmiştir. Yüzlerce yıl Batı’dan üstün olduğu, “Avrupa’dan alınacak bir şey yoktur, ancak verilebilecek bir şeyler vardır” inancı ve anlayışı ile yaşayan Osmanlılar özellikle bilimsel gelişmenin dışında kalmış hatta biraz ileride açıklayacağımız unsurlarla kendi kabuğuna çekilmiş Batı’da olup bitenlerle ilgilenmek gereğini duymamışlardır. Bu hal Osmanlı İmparatorluğu’nu içten zayıflatan bir husus olmuştur. Avrupa devletleri arasındaki yakın münasebetler sonucu, ve özellikle Hıristiyan dinine dayanan bir kültür birliği dolayısıyla, herhangi bir teknik buluş, herhangi bir alandaki gelişme, bütün diğerlerine yayılırken, bu yenilikler ve gelişmeler Osmanlı Devleti’ne yeterli ölçüde yansımamıştır. Mamafih, bu yeni gelişmelerin Osmanlı İmparatorluğu’nda da kabulü için yapılan teşebbüsleri, özellikle bağnaz din adamlarının nasıl tepkiyle karşıladıklarını hatırlarsak iç zihniyetten kastımızın ne olduğu rahatlıkla ortaya çıkacaktır. Zaten Osmanlı’nın çöküş sürecinde her alanda hakim olan zihniyet de budur. Osmanlı teokratik bir devlet midir? gibi bir soruya bir çok kesim farklı cevap verebilir. Çünkü burada devreye yine “Hangi Osmanlı?” sorusu girecektir. Kuruluş, Yükseliş dönemleri, hatta Duraklama dönemini de bir kenara bırakalım çünkü hiçbir zaman bu dönemler tam teokratik olarak kabul edilmeyebilir. Fakat son dönem Osmanlısı dine değil, din sömürüsüne, dinin yanlış yorumlamalarına dayalı anlayışı ile kesinlikle teokratiktir. Devletin böyle bir dinî karakter arzetmesi, böyle bir din anlayışının devlet işlerine karışması ıslahat ve yenilik hareketlerini baltalıyor, güçleştiriyordu. Islahatın mutlaka bu anlayışa uygun olması gerekiyordu. Osmanlı İmparatorluğu’nun bu karakteri sebebiyle, bu anlayışa sahip din adamları İmparatorluğun kaderi üzerinde söz sahibi idiler. Son dönem devlet uleması, sadece taassup sebebiyle değil, daha çok menfaatleri dolayısıyle tutucu idi ve ıslahata karşı gelirken de, Osmanlı Tarihi’nde sayısız örneği bulunduğu üzere aslında tehlikeye düşen kendi menfaatini de koruyordu.

    Osmanlı İmparatorluğu’nun dinî bir devlet olması, genel öğretimin din adamlarının tekelinde bulundurulmasını gerektiriyordu. Son dönemlerde o eski döneminin en iyi medreselerinden eser kalmamış artık tamamen söz konusu dini niteliği taşıyan öğretim programları Orta Çağ usullerine uygun bir şekilde pozitif bilimlere ve felsefeye yer vermemekte idi. Bu eğitim sisteminin, rüşvet, iltimas ve ahlak buhranı ile birleşince toplumun genel yapısı üzerideki etkileri hakkında fazla fikir yürütmeye gerek kalmayacağı ortadadır.

    Askeri kurumların başta Yeniçeri Ocağı olmak üzere düştükleri disiplinsiz, kayıtsız ve itaatsiz ortam; tımar sistemi yerine kurulan iltizam usulünün insafsız, aşırı ve basiretsiz vergilendirme tarzı; sermaye birikiminin bulunmaması; sınaî üretimin olmaması; sanayi casusluğunun yapılmaması ve dolayısıyla teknolojinin takip edilememesi; kaybedilen topraklarla birlikte yaşanan yoğun göç olgusunun yol açtığı sosyo-kültürel ve ekonomik sorunlar; dışardan alınan borçlar; Batı’daki gelişmeleri yakalamak amacıyla yapılan çalışmaların yetersizliği ve Batı’dan alınan unsurların olduğu gibi alınarak taklit edilmesinin getirdiği başarısızlık vs…, bunlar siyasi, askeri, iktisadi, teknolojik ve sosyo-kültürel açılardan Osmanlı’yı çöküşe sürükleyen sebeplerdir.

    Kısaca Benzer Konulara da Bakmalısın

  2. Osmanlı Meclis-i Mebusanı Osmanlı taslakları - 1914-1918 Osmanlı Meclis-i Mebusanı üyeleri
  3. Suriye hangi osmanlı padişahı zamanında Osmanlı Devleti topraklarına katılmıştır
  4. Osmanlı Devleti'nde istanbul'un Önemi Nedir? istanbul'un Osmanlı Devleti İçin Önemi
  5. Osmanlı Devletinin Gelişmesini Sağlayan Etkenler, Osmanlı Devleti’nin Kuruluşu
  6. OsmanLı DevLeti Azep - Osmanlı Devleti Askeri Ordu
  7. Paylaş Facebook Twitter Google






  8. Sponsorlu Bağlantılar




    Kurtulma/Kurtarma Çabaları

    Siyasi, askeri, ekonomik, sosyo-kültürel ve ahlaki açılardan üzerinde durduğumuz sebepler nedeniyle yavaş yavaş çöküş sürecine giren ve bilinen sona doğru ilerleyen Osmanlı, kendisini, bu durumdan daha doğrusu bilinen sondan kurtarmak amacıyla harekete geçecektir. Osmanlı’nın kendisini kurtarma, tekrar toparlanma çabaları üç şekilde karşımıza çıkmaktadır. Bunları Islahat Hareketleri, Denge Politikası ve Fikir Akımları gibi üç başlık altında toplayabiliriz.


    Islahat Hareketleri

    Osmanlı İmparatorluğu, 17. yy’ın başlarından itibaren, uğradığı devamlı yenilgiler karşısında Batı dünyasının üstünlüğünü görmeye başlamıştı. Yani Batı’nın üstünlüğü, tehlikeli bir noktaya ulaştığında, Batı’ya karşı koyma endişesi ile ıslahatlar başlamış ve Batı’ya ancak Batı’nın silahları ile karşı konulabileceği sonucuna varılmıştır. Batının askeri yeterliliği, üstünlüğünün nedeni değil bir belirtisiydi. Osmanlı’nın anlayamadığı da aslında bu idi. Bir söz vardır, “İki devlet savaş meydanında karşı karşıya geldiklerinde her şeyleriyle, siyasi, ekonomik, sosyo-kültürel, bilimsel, teknolojik ve ahlaki alt yapılanmalarıyla birikim ve donanımlarıyla savaşırlar, silahlar sadece bu unsurlardan oluşan bütünün simgeleridir.” şeklinde. Osmanlı, 18. yy’ın ilk yarısında III. Ahmet’ten itibaren, Avrupa ile kendi arasında mevcut olan mesafeyi kapatmak için bir takım reform hareketlerine girişirken bunları sadece askeri alanda düştüğü durumdan kurtulmak için yapıyordu. Çöküş sürecinin kapsamını göremeyen Osmanlı, sadece bu alanda yapacağı reformlarla durumunu düzeltebileceğini düşünüyordu. Nitekim yaptığı reformlarda bu düşüncenin paralelinde hep sınırlı ve dar kapsamlı olmuştur 18. yüzyıl boyunca.

    Osmanlı İmparatorluğunun kapsamlı bir değişime ihtiyacı olduğunu gören ilk Osmanlı padişahı III. Selim’dir. III. Selim, hükümdarlığının, halkın refah ve mutluluğunu sağlamaya yönelik bulunduğuna ve kendisinin de halkın bir hizmetkârı olduğuna inanan bir padişahtı. Ülke yönetiminin her kesiminin yenilenmeye muhtaç olduğunu görmüş ve bu konuda yapılması gerekenler için tavsiye ve teklifte bulunmak üzere bir Meclis-i Meşveret(Danışma Meclisi) kurmuştu. Bu meclise, “sizden rey, benden infaz” demişti. Bir parlâmentonun prototipi sayılabilecek bu meclis teklifleri yapacak, III. Selim bu teklifleri yürürlüğe koyacaktı. “Ölümden gayrı(başka) her hastalığa ilaç bulmak mümkündür” diyen III. Selim, Osmanlı’ya ilaç bulmaya çalışırken, ülkede yenilikleri kaldıracak zihniyet olmadığından, bu uğurda hayatını kaybetti.

    Selim’in Nizam-ı Cedid(Yeni Düzen) adlı yenilik hareketlerinin iki karşılığı söz konusudur. Biri, yine Nizam-ı Cedid adı ile tanınan yeni bir orduyu ifade etmekte, diğeri bu orduyu da kapsayacak şekilde tersane, donanma ve diğer ocaklardaki ıslah hareketleri ile idare, ilmiye, iktisadi, siyasi, ticari ve diplomasi (özellikle daimi elçiliklerin kurulması) alanında yaptığı ve yapmayı düşündüğü yenilikleri kapsayan bütün yenilik hareketlerini ifade etmektedir. III. Selim zamanında savaş tekniği kurumlarının düzenlenmesi, eğitim ve öğretimde yenilikler, örneğin Mühendishane-i Bahr-i Hümayun(Deniz Okulu) ve Mühendishane-i Berri-i Hümayun(Topçu Okulu) gibi, Batı tesirlerinin sızmasını da kolaylaştırmıştır.

    III. Selim’in herhalde en büyük hatası yeni orduyu kurarken, Yeniçeri Ocağı’nı kaldırmayıp, bir süre ikisinin bir arada devam etmesini uygun görmesidir. Bu hata onun ölümüne neden olacaktır. Fakat bu gelişme ileride benzer hareketleri gerçekleştirecekler için iyi fakat pahalıya mal olmuş bir model teşkil edecektir. III. Selim’den sonra tahtta çıkan II. Mahmut ilk önce Yeniçeri Ocağı’nı kaldıracak, yenilik hareketlerine daha sonra başlayacaktır. İlerleyen süreçte Mustafa Kemal, harf devrimini ve diğer inkılâplarını gerçekleştirirken, tarihi iyi bilen, toplumumuzu yakından tanıyan biri olarak, hep hızlı ve radikal davranacak, geçici bile olsa, III. Selim modelinin verdiği ders ile hiçbir zaman eski ile yeniyi bir arada yaşatmayacaktır.

    III. Selim’den sonra tahta çıkan II. Mahmut’un ilk sadrazamı Alemdar Mustafa Paşa da ıslahat yönünde önemli bir adım atmıştı. Ayan ve Beylerin, kendi başlarına buyruk bir şekilde ve merkezi hiç kaale almadan hareket ettiklerini gören ve ülkenin yönetiminde disiplin ve birlik isteyen Alemdar, bunlarla İstanbul’da yaptığı toplantıda bir takım kararlar almıştır. Bu kararlar Padişah’ın bir Hatt-ı Hümayunu ile onaylanmıştır ki, buna Sened-i İttifak denir. Bu sözleşmede taraflar ülkenin iyi bir şekilde yönetilmesi için çaba harcayacaklar ve yenilik hareketlerinin gerçekleşmesine çalışacaklardı. Hukuki bakımdan bu belge, Padişah’ın Ayan’ı bir taraf olarak kabul etmesi ve onunla yetki paylaşımına gitmesi; Ayan’ın yetkilerinin ve yönetim alanlarının tespit edilerek bu alanlara Padişah’ın müdahalesinin önlenmesi gibi hükümleri ihtiva ettiği için hükümdarın mutlak otoritesine getirilmiş bir sınırlama idi.

    III. Selim ve yenilikçi tavırlarının bedelini onunla aynı sonu paylaşarak ödeyen Alemdar tecrübelerini gören II. Mahmut, birinci planda kendi iktidarının güçlendirilmesine önem vermekle beraber, ülkede bir takım yenilikler yapma zorunluluğunu da görmüştü. Evvela kendi otoritesini tehdit eden ve adam-akıllı bozulmuş olan Yeniçeri Ocağı’nı kaldırdı (Vaka-yı Hayriye: Hayırlı Olay-1826) ve bunun yerine Asakir-i Mansure-i Muhammediye isimli yeni bir askeri örgüt kurdu. Bundan sonra, yönetimde disiplini sağlamak için, Mehmet Ali Paşa hariç asi valilerin başları ezildi. Devlet organlarında düzeltmeler yapıldı. Maliye, Dahiliye, Hariciye ve Ticaret Nezaretleri(Bakanlıkları) kuruldu. Bunlara müsteşarlar tayin edildi. Vergilerin ıslahı için yeni tedbirler alındı. Posta teşkilatı kuruldu ve ilk defa nüfus sayımı yapıldı. Harbiye ve Tıbbıye okulları açıldı. İlk resmi gazete olan Takvim-i Vekayi(Olayların Takvimi) yayınlanmaya başlandı. Yine eğitim ve öğretim alanında olmak üzere, II. Mahmut Avrupa’ya pek çok öğrenci gönderdi. Mahmut devrinde, halkın çeşitli ihtiyaçlarını karşılamak için devletin faaliyet alanı nispeten genişletilmiş, eğitim, sağlık ve bayındırlık alanında hizmetlere girişilmiştir.

    II. Mahmut’un bu yenilikleri, şüphesiz Osmanlı toplumuna büyük faydalar sağlamıştır. Fakat II. Mahmut daha önceki tecrübeleri görmüş ve bilmiş olduğu için, gerici zihniyetle mücadele edebilecek köklü bir programa cesaret edememiştir. Aslında buna cesaret eden tek kişi, tarihimizde Atatürk’tür zaten onu da önemli kılan yönlerinden biri budur. Her ne olursa olsun, Mahmut’un mutlak otoritesinin sınırlanmasına hiç yanaşmamasına, hatta otoritesini güçlendirmek için Batının kurallarını, kurumlarını almanın ve anlamanın gereğine inanmasına rağmen onun dönemi Tanzimat için hazırlık olarak kabul edilebilir.



  9. Aradığınız Bilgiyi Bulamadıysanız Üye Olmadan
    BURAYA Tıklayarak Sorunuzu Düzgün Bir Başlık ile Yazabilirsiniz.
  10. Tanzimat Fermanı

    Sultan II. Mahmut’un ölümünden sonra yerine geçen, genç padişah Abdülmecid, Mustafa Reşit Paşa’nın uyarısına uyarak yeni düzenlemelere girişti. Mustafa Reşit Paşa, hazırladığı “Gülhane Hat-tı Şerifi” veya diğer bir deyimle “Gülhane Hat-tı Hümayunu” diye anılan Tanzimat Fermanı’nı Gülhane Meydanı’nda Padişah’ın ve memleketin büyükleri ile yabancı devlet temsilcilerinin önünde düzenlenen büyük bir merasimde, 3 Kasım 1839′da okudu. İlan olunan ve Fermanla başlayan ve I. Meşrutiyete kadar devam eden bu devreye Tanzimat Devri denmektedir.

    Tanzimat Fermanı ile;

    Müslüman ve Hıristiyan bütün tebaanın ırz, namus, can ve mal güvenliğinin sağlanması; Verginin düzenli bir usule göre ayarlanması ve toplanması; Askerliğin düzenli bir şekle sokulması; Soruşturma olmadan, yargılama yapılmadan kimsenin cezalandırılmaması; Hıristiyan ve Müslüman bütün Osmanlı uyruklarının eşit olarak kabul edilmesi; gibi temel bazı hakların teminat altına alınması ve bunlara uygun yeni kanunların hazırlanması öngörülmüştür.

    Tanzimat Osmanlı İmparatorluğu’nda III. Ahmet’ten itibaren başlamış olan Avrupalılaşma hareketleri dizisi içinde önemli bir merhale teşkil eder. Ve bu merhale kendisinden öncekilere oranla çok farklı bir özellik taşır. O zamana kadar yapılan yenileşme hareketleri, ağırlıklı olarak, Devlet’in uğradığı askeri yenilgiler göz önünde tutularak, hemen daima askeri alanda vuku bulmuştu. Tanzimat’ın hareket noktası ise, esas itibariyle böyle bir endişeden doğmuş değildir. Devlet’in başına gelen gailelerin sebeplerini, gerek Devlet, gerek Osmanlı düzeninde görmüş ve hem bu düzenin temellerini ve hem de Devlet’in işleyişini yeniden düzenlemeyi amaç edinmiştir. Bundan dolayı, Tanzimat Fermanı, hem bir çeşit İnsan Hakları Demeci ve hem de bir bakıma anayasal nitelikte ortaya çıkmıştır. Fakat Tanzimat Fermanı, şüphesiz, bir Amerikan veya Fransız Haklar Beyannamesi değildir. Çünkü, her şeyden önce, Tanzimat Fermanı, bir halk hareketi sonucu halktan gelen bir isteğin ifadesi olmayıp, yukarıdan aşağıya, yani, devlet iktidarını kullanan üstün otoriteden, hükümdardan gelmiştir ki bu, Tanzimat Fermanı’nın zayıf tarafıdır, halk tarafından hazmedilmemesinin bir sebebidir. Ayrıca Gülhane Hat-tı Hümayunu, üstün otoritenin, padişahın tek taraflı bir beyanı, vatandaşlarına bir lütfu idi. Yeri geldiğinde padişah bu hakları geri alabilirdi.

    Tanzimat Fermanı’nda esas olarak ferdi hakların ele alınmasında, Avrupa’da gelişmekte olan Liberalizm(Hürriyetçilik) hareketinin ve 1830 İhtilalleri’nin etkisini görmemek mümkün değildir. Esasen Tanzimat, Paris ve Londra’da elçi olarak bulunan, Louis-Philippe’in liberal rejimini ve İngiltere’deki seçim reformunu yakından takip eden, buralardaki araştırmaları sonucunda Osmanlı İmparatorluğu’nda da liberal reformların yapılmasının; Müslümanlarla Hıristiyanların eşitliğinin sağlamasının gerekliliğine inanan Mustafa Reşit Paşa’nın eseridir. Paşa’nın düşünce sistemi, o zaman ki Osmanlı toplumunun çok ilerisinde bulunuyordu. Onun fikirlerini uygulamak için gereken atmosfer olgunlaşmamıştı. Bununla birlikte Reşit Paşa’nın, Osmanlı Devleti’nde hem Devlet ve hem de Osmanlı toplumuna bir ileri hamle yaptırdığına da şüphe yoktur.

    Tanzimat Fermanı ile padişah, milli egemenlik, meşrutiyet veya cumhuriyet rejimlerine gidilmeksizin, kendi iradesiyle kendi yetkilerini sınırlamıştır. Kendi otoritesinin faaliyet sınırlarını çizmiş ve siyasi gücünün kullanılma şeklini, ilk defa belirli bir statüye kendisi bağlamıştır. Tanzimat, bu yönleriyle, anayasalı rejimin gerçekleşmesi yolunda atılmış bir ilk adımdır.

    Yeri gelmişken 1830 İhtilallerinden etkilense de Tanzimat Fermanı bunlarla karşılaştırılamaz. Çünkü 1830 İhtilalleri, hürriyet için aşağıdan yukarıya doğru hareketlerdir, otoriteye karşı birer ayaklanma şeklinde ortaya çıkan bu hareketler her şeyden önce anayasalı rejimlerin kurulmasını amaç gütmüştür.

    Osmanlı’da Batılılaşmayı sistemleştirmeye çalışan bu ferman uygulamada pek parlak sonuç vermemiş, dışardan ve içerden tepkilere maruz kalmıştır. Rusya ve Avusturya-Macaristan gibi çok uluslu imparatorluklar, kendi vatandaşlarının da benzer haklar istemelerinden korktuklarından tepki göstermişler ama bu arada özellikle Rusya, Osmanlı içişlerine karışmak için bunu fırsat olarak görmüştür.

    Rusya’nın Akdeniz’e inen yolu üzerinde bulunan Osmanlı Devleti’nin Tanzimat ile kuvvetleneceğini düşünen İngiltere ve Fransa bu yenileşme hareketinden memnun kalmakla birlikte onlarda Osmanlı’nın içişlerine karışmak için bunu bir vasıta olarak kullandılar.

    Hıristiyan tebaa içinde en ayrıcalıklı azınlık olan Rumlar, ayrıcalıklarının eşitlik ilkesi çerçevesinde bozulmasına hiç de olumlu yaklaşmadılar. Müslüman tebaa da Hıristiyanlarla eşit duruma gelmekten pek hoşnut kalmayacaklardır. Menfaatleri zedelenen, iktidarlarını başıboş, istedikleri gibi kullanan paşalar da, yetkileri kısıtlanan valiler gibi Tanzimat Fermanı’ndan hiç memnun kalmadılar.

    Tanzimat Fermanı’nın uygulanabilmesi için öngörülen kanunlar bir süre sonra çıkarılarak, fermana uygun tedbirler alınmaya başlandı. Yeni bir Ceza Kanunu ve İdare Kanunu yapılmış; Aşar, maliye memurları vasıtasıyla toplanırken, Hıristiyanların verdikleri cizye, Patrikhaneler vasıtasıyla toplanmıştır. Vergi işleri için defterdarlıklar kurulmuşsa da, cizye ve aşar toplanmasında tekrar eski usullere dönülmüştür. Tanzimat Fermanı’na uygun olarak Hıristiyanlar da askere alınacaktı. Bu unsurlar yüzyıllardır askerlik yapmadıklarından, bu uygulamadan vazgeçildi. Böylece Hıristiyan-Müslüman eşitliği ilk darbeyi yedi.

    Milli eğitime yönelik düzenlemeler, ulemanın kontrolündeki medreselerle başedilemediği için başarısızlıkla sonuçlandı ve eğitim-öğretim işleri bir birliğe kavuşturulamadı.

    Görüldüğü üzere Tanzimat Fermanı uygulamada istenen sonuçlara ulaşamadı. Sadece idari örgütte bazı yenilikler yapıldı ve bazı eyalet ve sancaklarda yerel meclisler kuruldu.

    Tanzimat Fermanı’nı takiben, Islahat Fermanı ve Adalet Fermanı gibi fermanlar çıkarılmış, muayyen/belirli ve sınırlı alanlara da inhisar etse, bir takım ıslahat hareketlerinin sebebi olmuştur.


  11. Islahat Fermanı

    Kutsal Yerler Meselesi ve Osmanlı İmparatorluğu içindeki Hıristiyan tebaanın ayrıcalıkları gibi sorunlar nedeniyle bir Avrupa Savaşı olarak ortaya çıkan Kırım Savaşı, Paris Antlaşması ile son bulmuştur.

    Savaşın kaynağı Hıristiyan tebaanın ayrıcalıkları konusu olduğuna göre, bu antlaşmanın bu soruna bir çözüm getirmesi kaçınılmazdı. Paris Kongresi’nde bu sorun üzerinde Avrupalı Devletler kendi çıkarları çerçevesinde birbirleri ile çatışırlarken, Kırım Savaşı’nda müttefiklerimizin dayatma ve isteklerini karşılamak üzere Padişah Abdülmecid, 28 Şubat 1856′da Islahat Fermanı’nı yayınladı. Paris Antlaşması’nda yer bulmuş olmasıyla, Osmanlı Devleti’nin iç sorunu gibi gözüken Ferman, esasında milletlerarası bir nitelik kazanmıştır.

    1856 Islahat Fermanı, yirmi noktada Hıristiyanlar ile Müslümanlar arasında eşitlik sağlamayı amaç edinmiş bir belgedir. Bu eşitlik çerçevesinde, Hıristiyanlar, kendilerine tanınan yeni haklarla, Müslümanların düzeyine getiriliyor ve bu suretle de bu farklı din mensuplarının kaynaştırılmasına çalışılıyordu. Ferman’ın içeriği özetle şu şekildedir:

    Hıristiyanların dinsel nitelikteki bütün hak ve ayrıcalıklarının aynen korunması; bütün uyruklar için dinsel ibadet ve dinsel törenlerin yapılması serbestisi; Hıristiyanların da Müslümanlar kadar güvenliğe sahip olma hakları; gerek kamu kurumları, gerek özel kişiler tarafından olsun, Hıristiyanları küçültücü, Müslümanlara oranla fark gözetici, hakaretâmiz muamelede bulunulmaması ve söz söylenmemesi; bütün memurlukların ve bütün okulların, fark gözetilmeksizin bütün uyruklara tam bir eşitlikle açık olması; bütün cemaatlerin okul açabilmesi; bütün uyrukların eşit ve serbest bir şekilde ticari ve ekonomik faaliyette bulunabilmesi; Müslümanlarla Hıristiyanlar arasındaki ticaret ve cinayet davalarına karma mahkemelerin bakması ve mahkemelerde herkesin kendi dinine göre yemin edebilmesi ve yemininin geçerli olması; bütün uyruklar için vergi eşitliği; Müslüman olmayanların da askere alınması ve bunların Ordu’da kullanılmalarına ait usul ve esasların tespiti ve düzenlemesi; Müslüman olamayanların da yerel meclislerde temsil edilmesi.

    Müslüman ve Hıristiyanlar arasında bir eşitlik düzeninin kurulmasına çalışılması bakımından Tanzimat Fermanı ile Islahat Fermanı arasında bir ayrılık yoktur. Fakat bu ikisi arasında, başka bakımlardan farklılıklar vardır.

    Bir defa, Islahat Fermanı, kaynağını ve ortaya çıkış sebebini yabancı devletlerden almaktaydı. Onlar istediği için yayınlanmıştır. Yabancı kaynaklıdır. Hatta denebilir ki, esaslarını bile -sözünü ettiğimiz Paris Kongresi’ndeki çatışmaları ve tartışmaları esnasında- yabancı devletler tespit etmiştir. Islahat Fermanı, dış politika olaylarının bir sonucu olarak ortaya çıkmıştır. Buna karşılık Tanzimat Fermanı’nda bu nitelikleri ve özellikleri bulmak mümkün değildir. Tanzimat Fermanı, Osmanlı Devleti’nin kendiliğinden teşebbüs ettiği, kendi inisiyatifini kullanarak gerçekleştirdiği bir reform hareketiydi. Herhangi bir yabancı baskısı veya etkisi söz konusu olmayan Tanzimat Fermanı’nın amacı devletin yapısını yeniden düzenlemekti. Diğer taraftan, Islahat Fermanı sadece Hıristiyan uyruklara yönelik iken, Tanzimat Fermanı Müslüman-Hıristiyan ayırımı yapmadan tüm Osmanlı İmparatorluğu vatandaşlarını göz önüne alan adeta bir insan hakları demeci niteliğinde ortaya çıkmıştır. Bu farklılıklardan anlaşılacağı üzere 1856 Islahat Fermanı, Avrupa’daki liberal akımlara benzetilemez ve bir anayasalcılık hareketi ile de ilgisi yoktur.

    Islahat Fermanı, Osmanlı’nın Mustafa Reşit Paşa gibi aydın devlet adamları tarafından, yabancı devletlerin baskısıyla ortaya çıkmış olması ve Müslüman-Hıristiyan eşitliğinin fermandaki gibi birdenbire değil yavaş yavaş gerçekleştirilmesi gerektiği gibi bazı yönlerden eleştirilmiş, tepkiyle karşılanmıştır. Müslüman halk da, Hıristiyanların kendileriyle eşit duruma getirilmelerini hazmedememiştir. Buna karşılık, Avrupalı aydınlar tarafından Islahat Fermanı takdirle karşılanırken, Avrupalı devletler bu fermanı Osmanlı Devleti’nin içişlerine karışmak için kullanacaklardır.



    Adalet Fermanı

    Adalet Fermanı 1876′da ilan olunmuş ve memleket içinde huzursuzlukları gidermek ve yabancı devletlerin müdahale ihtimalini önlemek maksadı ile, mahkeme bağımsızlığını ve hakim teminatını kapsayan hükümlere yer vermiştir. Ferman, hakim teminatı ve mahkeme istiklâli için ıslahat vaat ediyordu.


 

 

<b>Yorum Yaparak Bu Konunun Geliştirilmesine Yardımcı Olabilirsin</b> Yorum Yaparak Bu Konunun Geliştirilmesine Yardımcı Olabilirsin


:

Powered by vBulletin® Version 4.2.5
Copyright ©2000 - 2017, Jelsoft Enterprises Ltd.
akrostiş şiirmektup örnekleri