Hoşgeldiniz. Unutmayın, çok istiyorsanız mutlaka bir yolu vardır.!

19 mayıs ile ilgili tiyatro metinleri lazım Kısaca Benzer Konulara da Bakmalısın 19 Mayıs İle İlgili İngilizce Komposizyon, 19 Mayıs Hakkında İngilizce Kompozisyon Orman Haftasıyla
  • 5 üzerinden 5.00   |  Oy Veren: 5      

  1. Kayıtsız Üye
    Sponsorlu Bağlantılar


    19 Mayıs İle İlgili Tiyatro

    Sponsorlu Bağlantılar










  2. Sponsorlu Bağlantılar




    19 Mayıs İle İlgili Tiyatro

    19 MAYIS ORATORYO (1)

    Uzun sürmüş savaş

    - Uzun ve Çetin
    Dört cephede açlık, haksız yenilgi
    Emmiş iliğini memleketin

    Yemen savaş
    Kafkas savaş
    Kanal savaş

    Tüm silahlar üstümüze çevrilmiş
    Kalmamış taş üstünde taş
    İçerde vurgun, rüşvet, eşkıyalık
    Üstelik deprem, kuraklık, fırtına, kar
    Gidenler dönmemiş geri
    Babasız kalmış çocuklar
    Sağıla sağıla kurumuş halkımın bereketli kaynakları
    Kurda kuşa, bilene yamandır, durum yamandır
    -Havada bulut yok, bu ne dumandır?
    Dağ geçit vermemiş, kapatmış yolu
    Bacaları tütmez olmuş
    Öten kuşu ötmez olmuş
    İki eli böğründe
    Yaralı bir can Anadolu

    YORGUN DA YARALI DA OLSAN

    Bu yolun sonuna kadar gideceksin
    Günler gebe, doğum çetin
    Yorgun da, yaralı da olsan
    Kurtuluş, süngünün ucunda
    Bir şafak, günün ucunda
    Tohumlar çatlar içinde
    Yorgun da, yaralı da olsan

    Ben Samsun’u görmedim
    Bilmem, Samsun nicedir?
    Samsun bana, bir şafak vakti
    Karadeniz’in dağılan sisiyle

    Ben Sivas’ı görmedim
    Bilmem Sivas nicedir?
    Sivas bana yıldız yıldız çoğalıp
    Onun sesiyle gelir

    Görmedim Erzurum’u
    Bilmem Erzurum nicedir?
    Erzurum bana bir ak bilinç kesilip
    Onun akıyla gelir

    Ankara’yı çok gördüm
    Yaşadım Ankara’da
    Ankara bana, bir dağ gibi
    Onunla ve zaferiyle gelir

    19 MAYIS ORATORYO (2) (ATATÜRK ANLATIYOR)

    ATATÜRK ANLATIYOR

    Yıl 1881 Kiraz mevsimi
    Vakit alaca karanlık
    Ay batacak, güneş doğmak üzere
    Toprak kabardı , gök gerine gerine uyanıyordu
    İki katlı kagir evde çifte şamdan yanıyordu
    Ve ansızın
    O? Sarı, gür bir kadın saçı gibi
    Dalga dalga esti rüzgar
    Kiraz ağaçları meyve yüklü pıtrak pıtrak
    Gün ağardı taze, apak Ve öptü yeni doğanın
    Küçük Mustafa'nın parlak ışıklı yüzünü güneş
    Yüzyıllar öncesinden
    Yüzyıllar sonrasından sesleniyorum size
    Ben Mustafa Kemal'im hey!
    Ben Mustafa Kemal"im
    Selanik
    Baba ocağı
    Kilise canlarının ezanla karışıp gittiği çocukluk yıllarım
    Gür ağaçlı bahçeler
    Ve tadına doymadığım karadut
    Daracık sokaklarda kaybolup gittiğimiz liman şehri
    Selanik bir büyük liman,
    Selanik bir büyük şehir/Suda balık sürüleri gibi :
    Gelir gider, gider gelir
    Yorgun tembel balıkçıların
    Beni uzaklara salacağı martı sesleri
    Baharda gürlediği vakit Korkutan
    Korktuğu kadar düşündüren gök gürültüleri
    Selanik gecelerinde yıldızlar kocaman olurlardı
    Ya da ben öyle hatırlıyorum
    Ne kadar çok, ne kadar parlaktır, bir o kadar uzak.
    Arkadaşlarım, komşu çocukları, gayri Müslim arkadaşlarımız çok olmazdı
    Olanlarda bize en yakın yıldız kadar yakın
    Oysa
    Yaşadığımız acı tatlı ne varsa
    Bu küçücük şehirdeydi.
    Geçti dört mevsim dört yaz
    Uzun ince parmaklarımda
    Mahalle mektebinde diz çöküp
    İlahilerle başladı okula
    Bir sabah beyaz bir entari giydirildi bana
    Sırmalı bir sarık elimde yaldızlı bir dal
    Annem dua etti.
    Ben de babamın ve hoca efendinin elini öpüp okula gönderildim.
    Beyaz kemerli loş bir oda
    Rahlede bir kuran
    Hoca keramım anlatmaya başladı.
    Anlayamadığım bir dilden okuyup, dizlerimin üstünde yazmaya çalışıyordum.
    Kemiklerim sızlardı, ayakta yazmak istemezdim
    Hoca tek sesiyle emrederdi
    Otur
    "Ama böyle yazmak zor oluyor, dizlerim acıyor deyince,
    Bana karşımı geliyorsun, dedi.
    Ben de evet dedim.
    Sonra babam beni başka okula gönderdi.
    Şemsi Efendinin özel laik okuluna.
    Burası daha iç açıcıydı. Yan yana sıralar daha aydınlık
    Üstelik artık dizlerim acımıyor
    Babamın işleri bozulunca, dayımın köyüne Langazaya gittik.
    Çiftlik hayatı başladı.
    Bir tarlada öğrenmişti vatan bekçiliğini
    Kargaları kovalaya kovalaya Mustafa
    Yel eser gün vurur akşamlara dek kavrulur yanardı elleri ekinlerin ortasında
    Yüzyıllar öncesinden
    Yüzyıllar sonrasından sesleniyorum size
    Ben Mustafa Kemal'im hey Ben Mustafa Kemal" im
    Orada okul yoktu, sıkılıyordum. Köydeki Müslüman hocadan ders alıyordum.
    Sonra da köyün papazından, ama Rumca'yı sevmiyordum.
    Teyzemin yanına Selanik'e gönderildim.
    Arapça öğretmeni kaymak Hafızdan hayatımın ilk dayağını yedim. Bu bana çok dokundu. Çocuksu sorularıma dahi cevap veremeyecek kadar cahil , aciz koskoca bir adamdan dayak yiyordum.
    Bir gün komşumuzun oğlu Ahmet, bizi ziyarete geldi. Askeri okuldaydı.
    Pırıl pırıl tertemiz üniforması, anlamlı bakışı, kendinden emin konuşması.
    İşte o gün ben de o üniformanın içine girmiştim sanki.
    Annem olmaz dedi.
    Osmanlının askeri demek bitmez tükenmez sürgünler, savaşlar demektir.
    Kıyamam sana.
    Ama nafile gizlice okulu kazanmıştım.
    Anacığımın elini öptüm, hakkını helal etti.
    Yeni okulumu arkadaşlarımı seviyordum. Başarılıydım.
    Matematik öğretmenimiz senin de benim de adımız Mustafa dedi.
    Gel bir de yanına Kemal adını koyalım. Bundan sona senin adın Mustafa Kemal olsun.
    Ortaokuldan sonra, yatılı olarak Manastır Askeri Lisesine başladım. Manastır Makedonya'nın can damarıydı, sınır bölgesiydi.
    Bulgar, Arnavut, Yunan çetelerinin cirit attığı bir yer. Etrafımda nelerin olup bittiğini anlamak istiyordum.
    Sonra Ömer'le arkadaş olduk.
    Tatil günleri istasyona gider, askerleri seyrederdik.
    Oradan da Yonya'ya.(Yonya bir liman gazinosuydu)
    Orada bir şeyler içer saatlerce tartışırdık.
    Ali Fethi ile tanıştıktan sonra ufkum daha da genişledi.
    O bana siyasetin ne olduğunu anlattı.
    Jan Jak Ruse , Volterî, Mantesküi'yi anlattı.
    | Volter , Rober Piyer ,1789 ihtilali , halk , ulus , özgürlük , gerçekler.
    |Ve yaşamın sınırları. Kafam karmakarışıktı.
    Gökte ay üşür
    Dışarıda gece üşür
    Düşmanca kol gezer bıçak sırtı bir ayaz
    Mustafa Kemal üşümez
    Düşünür.
    Bir gün Ömer'le tren istasyonunda dervişlere rastlamıştık.
    Ve garda da. bir sürü yabancı yolcu.
    Dervişler, ellerinde sivri külahları
    Bol cübbeleri kendilerinden geçmiş, bağırıp çağırıyorlardı.
    Nara atıyorlar, kimileri de düşüp bayılıyorlardı.
    Şöyle bir baktım. Utandım.
    Gözlerimi kapadım. Cennetin anahtarını satan papazla, muska satan yobaz
    Ve nara atıp kendinden geçen, sözüm ona dervişler.
    İşte dedim kendi kendime.
    Dünyayı bu hale sokan sizlersiniz.
    Artık düşünüyordum, öğrenmek istiyordum.
    Düşlerim beni aştıkça, yeniden öğrenmeliyim.
    İçimdeki büyük aşkın ne olduğunu artık iyice anlıyordum.
    Okul bitince...
    İstanbul'a Harbiye'ye gidecektik düşlerimizi gerçekleştirmeye.
    İnsanlığa aşıksın sen Sönmeyen tek ışıksın sen Kurtuluş ve özgürlüğe
    Bir evrensel bekçisin sen
    İstanbul
    Daha ilk bakışta ortaçağı anımsattı bana
    Sanki insanlar hala yüzyıllar öncesi gibi yaşıyordu,
    Kara çarşaflı, peçeli hayaletler gibi, karanlık basmadan evlerine koşuşan kadınlar
    Asma çardakların gölgesinde
    Günde beş vakit ezan sesiyle kımıldayan çehreler.
    Haliç'in ötesinde ölü bir görüntüden ibaret kalan Türk mahalleleri
    Ve şaşkın değişmez sessizliğe uyuyorlardı.
    Oysa Beyoğlu, Pera ve baş döndürücü sokakları sonunda liman...
    Şık faytonlar, mağazalar, tiyatrolar, müzikaller.
    Bambaşka sosyal bir çevre.
    Vergi vermeyenler sırtını kapitülasyonlara dayamış
    Merkezi hükümete önem vermeksizin bir bambaşka İstanbul.
    Osmanlıların üstündeki yabancı baskısı o derece şiddetliydi ki
    Sanki Türkler kendi vatanlarında esir
    Yabancılar efendiydiler.
    Düşman devletler Osmanlı Devletine Maddeten ve manen tecavüz halinde
    Karar vermişler onu yok etmeye, bölüşmeye
    Padişah ve halife olan kişi de
    Düşünmüyor hayatını ve rahatını
    Kurtarmaktan başka çare.
    Artık Fransızca gazeteleri okuyabiliyordum.
    Bazı kitaplar yasaktı. Bunları geceleri okurdum.
    Namık Kemal’i, Volter, Robes Piyer'i şimdi daha iyi anlıyordum.
    Önce Napolyon’a hayrandım.
    Felsefi görüşlerim iyice şekillenince, ondan pek hoşlanmadım.
    Demek ki devrimler karşı devrimleri getirebilirdi.
    1789'un saflığı ve temizliği ve Napolyon'un emperyalizmi.
    O gün arkadaşlarla bir komite kurduk.
    El yazısıyla gazete çıkarmaya karar verdik.
    Gazete sarayın kulağına gidince yakalandık.
    Ama okul müdürü devrimci bir adamdı. Kurtulduk.
    Belki de bir içgüdü.
    Kurmay okulunun ilk sınıfında hepimizden bir araştırma, yazısı istemişti.
    Araştırma yazısını okuyan öğretmenim gözlerime baktı.
    Zaten dedi, senden de bu beklenir.
    Araştırmanın adı:
    Başkente karşı Anadolu isyan hareketlerinin Gerilla taktikleri.
    Sonra yine yakalandık.
    Bildiri dağıtıyorduk üstelik okul bitmiş daha yeni yüzbaşı olmuştum.
    Tutuklu kaldığım süre içinde yazıyordum.
    Şiir yazıyordum.
    Devrim taslakları yazıyordum. Sonra kıta hizmeti adına İstanbul dışına sürüldüm, Şam’a
    Yıl 1905
    Mustafa Kemal şimdi yüzbaşı
    Yıldızlar İçinde yıldız; yücelmiş daha başı
    Dışarıda bıçak sırtı bir ayaz
    Gökte yıldız ve ay üşür
    Mustafa Kemal üşümez
    Vatanını ve ulusunu düşünür
    Peki dedim, öyle olsun. Bizde gider çölde bile yeni bir devlet kurarız.
    Zamanla binlerce gerçeğin değil, tek bir gerçeğin olduğunu anladık.
    Ne işimiz vardı Arabistan çöllerinde.
    Hepimizi baskı altında toplamaya çalışan softaların, yobazların içinde, ne işimiz vardı.

    (YEMEN TÜRKÜSÜ)

    iyice anlamıştım ki ,
    Müslüman olmayanların cennetin bütün nimetlerinden yararlandıkları,
    Müslümanların ise cehennem azabı çektikleri bir yerdi.
    Osmanlı İmparatorluğu.
    Sende-de dünyalar devirenlerin
    Ayakta tutmayan darbesi vardı;
    Zamanı yakından çevirenlerin
    Zincire vurulmaz hür sesi vardı
    İhtilalin nasıl, neresinden başlamalıydı.
    Vatandan uzak Arap illerinde...
    Arkadaşlardan kopuk.
    Makedonya'ya gitmeliydim.
    Bu işin can damarı arada atıyordu.
    Bir müddet sakin kalıp, Selanik’teki Genel Kurmaya atanmalıydım.
    Ve atandım.
    İhtilalin çekirdeği bazen de kendince oluşuyordu.
    Kendini devrimci ihtilalci sayanlar vardı
    Bir elinde kılıç, bir elinde din kitapları, devrim üzerine yemin ederler.
    Değişmesi gereken bir düzen için, değişmeyecek kurallar üstüne yemin edebilir miydi?
    Ama ihtilal kadrosu yavaş yavaş tamamlanıyordu.
    Biz reformcu değildik,
    Biz siyasal yapıyı değiştirmek istiyorduk
    Egemenlik kavramını değiştirmek istiyorduk.
    Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir
    Dinsel kuvvetler ise bunun tam tersiydi.
    Kökten dinciler gücünü tartışmadan değil
    Baskıdan, düşünce özgürlüğünden değil
    Kayıtsız şartsız itaatten alıyorlardı.
    Üstelik kör itaat
    İnsan zekası ve uygar olabilmek
    Evrenin sınırlarını çözmeye çalışmak,
    Bilim teknik ve hür düşünce yerine kör itaat
    Bizi bu hale sokan karanlık, cehalet değil miydi?
    Yola çıkarken kavşak noktalarında düşüncelerimiz saydamlaşıyordu
    Arkadaşların çoğu Müslümanlıktan din olarak değil
    Siyasal bir güç olarak bahsediyorlardı
    Yobazlar, gericiler, tutucular
    Müslümanlığın yüz karasıydı.
    Ve bu cehalet sürdükçe mahvolup gidecektik
    Bazı arkadaşlar din yerine ırk kavramını uygun görüyorlardı.
    Ama sis dağıldıkça çoğunlukta devrim çekirdeğinde anlaşıyorduk
    Başlık kendi kendine çıkıyordu
    TÜRK DEVRİMİ!
    Hangi devrim tek başına yapılabilirdi.
    Devrim kimin için yapılabilirdi
    Üstelik başlayınca durmak dinlenmek yoktu artık
    Esirler, mazlumlar için sende
    En içli şairin bir kalbi vardı
    Harise, zalime karşı çehrende
    Bir korkunç devrimci gazabı vardı
    Yanı başımızda bir ihtilal daha vardı.
    Sovyet ihtilali.
    Bu devrim hareketi daha başında bir Panslavizm hareketine dönüşüyordu.
    Oysa
    Uygarlık ister istemez evrensel boyutlara gidiyordu.
    Artık uygarlık değil, dünya uygarlıklarının temelleri bize yakışırdı.
    Siyasi görüşlerim asker kişiliğimle bağdaşamaz hale gelmişti.
    Yavaş yavaş kızağa alınıyordum.
    Önce Trablusgarb'a gönderdiler.
    Kaybedilmiş bir cephenin yeniden kurtarılması için
    Ama karşımda ümmetinden bile bıkmış
    Şeyhler, aşiretler, kabileler, tarikatlar
    Savaşmak için hiçbir nedeni olmayan
    Kaybedilecek hiçbir şeyi kalmamış topluluklar
    Trablus macerası ve Balkan Savaşı sonrası
    Ömrümün çoğunun geçtiği Selanik bile elden çıkmıştı
    İstanbul Hükümeti hayalperest insanların elindeydi
    Acı ama gerçek bu
    Uyarıyordum. Ama iktidar olma hırsı
    Onlar için her şeyden öndeydi.
    Bitsin bu gaflet uykusu
    Padişahtan hayır yok artık bize
    Geldi düşmanın önünde dize
    Büyük savaşa az kalmıştı



  3. Aradığınız Bilgiyi Bulamadıysanız Üye Olmadan
    BURAYA Tıklayarak Sorunuzu Düzgün Bir Başlık ile Yazabilirsiniz.
 

 

<b>Yorum Yaparak Bu Konunun Geliştirilmesine Yardımcı Olabilirsin</b> Yorum Yaparak Bu Konunun Geliştirilmesine Yardımcı Olabilirsin


:

Powered by vBulletin® Version 4.2.5
Copyright ©2000 - 2017, Jelsoft Enterprises Ltd.
akrostiş şiirmektup örnekleri