Hoşgeldiniz. Unutmayın, çok istiyorsanız mutlaka bir yolu vardır.!

VORONEJ A.V. Koltsov Akademik Drama Tiyatrosu’nda her akşam yeni bir oyun görüyoruz. Sert geçen kışa rağmen her gece dolu salonda oyun izlemek elbette ki tiyatro
  • 5 üzerinden 5.00   |  Oy Veren: 3      

  1. Sponsorlu Bağlantılar


    --->: Eleştiriler

    Sponsorlu Bağlantılar




    VORONEJ A.V. Koltsov Akademik Drama Tiyatrosu’nda her akşam yeni bir oyun görüyoruz. Sert geçen kışa rağmen her gece dolu salonda oyun izlemek elbette ki tiyatro severler için önemli bir sanat olayıdır. İzleyiciler arasında uzak diyarlardan gelmiş tek konuk olduğum için, tiyatro tutkunu Voronejlilerle her gece görmediğim bir oyun izliyorum. Seyircilerle birlikte oyunu izlerken, aynı oyuna birkaç kez gelenleri tanır gibi oluyorum. Çok iyi çalışılarak hazırlanmış oyunlardan seyircilerle birlikte büyük zevk alıyoruz.

    Yedi oyundan dördünü ilk kez bu tiyatroda gördüm; diğer üç oyunu bildiğim için ilk gördüklerime katmıyorum. Bunlar da sırasıyla Çehov-Vişne Bahçesi, Lorca-Bernarda Alba’nın evi ve Gogol’den “Müfettiş”i saymalıyım. Ancak bildiğim bu üç oyunu Voronej Akademik Drama Tiyatrosu’ndan ilk kez izleyeceğim. Tiyatronun repertuarında bulunan, Aleksandr Nikolayeviç’in “Tiyatro Romansı”, Reşat Nuri Güntekin’in ünlü oyunu “Hülleci”yi İvanov, çok başarılı bir müzikli, danslı tiyatro yapmış ve “Benim Sevgili Meleğim” adıyla oynamışlardı.

    Voronej Tiyatrosu’ndan izlediğim üçüncü oyun Beaumarchais’nin “Figaro’nun Düğünü”ydü, Anatoli İvanov, büyük bir incelik göstermiş, hiç izleyemediğim yedi oyunu repertuara almıştı. Bu davranışıyla büyük bir dostluk ve konukseverlik gösterdi. Bütün oyunculara da ayrı ayrı teşekkür borçluyum, yüksünmeden, yorulmadan büyük bir özveriyle İvanov’un isteği doğrultusunda biz, tüm izleyenleri mutlu ettiler. Anatoli İvanov’la 2000 yılında Moskova’daki festivalde başlayan dostluk (rejisör-eleştirmen (kritik) arasındaki düzeyli dostluğu yarattı.)

    Mihayıl Afanasyeviç Bulgakov (1891- 1940), 1917 devrimiyle uyum sağlayamadığı için sürekli eleştirel bir tavır sergilemiş, oyunları sık sık repertuardan kaldırılmış ya da yasaklanmıştı. Oyun yazarı, roman ve öyküleriyle tanındı. Oyunları, roman ve öyküleriyle tanındı. Aslında tıp eğitimini Kiev’de tamamlamıştı. Ne ki yazarlığı seçti. 1919’a kadar taşrada hekimlik yaptı, bu tarihten sonra yazarlığa başladı. 1921’de Moskova Sanat Tiyatrosu’nda 1930’dan sonra irdeleyerek üzerinde durduğu ‘yeni burjuva’ oyunları yasaklandı. 28 Mart 1930’da Stalin’e bir mektupla, yaşam boyu suskun kalacaksa, ülkesinden ayrılıp Paris’teki kardeşinin yanına gitmek istediğini yazar. Kalacaksa, tiyatroda kendisine iş verilmesini ister. Bir süre sonra, bir gece evinin telefonu çalar; Gürcü aksanlı Rusçasıyla Moskova Sanat Tiyatrosu’na başvurmasını, ona tiyatroda iş verileceğini söyler telefondaki ses. Bulgakov’la konuşan Stalin’dir.

    1930’dan sonra Stanislavski’nin yanında çalışmaya başladı. Stanislavski’nin yardımcısı oldu. Gogol’un “Ölü Canlar”ıyla, Cervantes’in “Don Kişot” adlı yapıtlarını sahneye uyarladı.

    Paylaş Facebook Twitter Google

  2. "Misafir” olma duygusu ait olmamakla özdeştir bir yerde. İçinde, yeni olana duyulan merak ve heyecan duygularını barındırır. Misafirlik; kabul edene de, kabul görmek isteyene de belirsizlik hissini yaşatır. Hem istenir, hem de ait olmamanın huzursuzluğuyla sıkıntı verir. Hele o misafirlik başka ülkenin, başka kültürün kuralları çerçevesinde belirleniyorsa; huzursuzluğun boyutu artar. İşte bu noktada büyük bedeller ödemek kaçınılmazdır.

    İzmir Devlet Tiyatrosu’nun “Misafir” adlı oyunu, günümüzde hala önemli bir sosyo-politik sorun durumunda olan göç, gurbetçilik, kültür çatışması gibi evrensel kavramları, Bilgesu Erenus’un güçlü dramatik kurgusu ve İzmir Devlet Tiyatrosu Sanatçısı Gürol Tonbul’un yaratıcı rejisiyle sahneye taşıyor.

    Bir Devlet Politikası Olarak Göç…
    Almanya ile Türkiye arasında 30 Ekim 1961’de imzalanan işgücü anlaşmasının üzerinden geçen kırk yedi yıl, yaşanan sorunların biçim değiştirerek devam etmesine engel değil. Kuşkusuz Almanya’nın Türkiye’den işçi talep etmesinin temelinde, kalifiye işgücü ihtiyacını karşılayarak şirketlerin daha fazla kar etmesi düşüncesi vardı. Türk işçilerin Almanya’ya göç etme nedeni için ise söylenecek fazla söz yok, çünkü her şey küçücük bir umutla başlar… Tıpkı gurbetçi Musa’nın traji-komik hikayesinde olduğu gibi… Musa, çaresizliğine çare bulmak umuduyla Almanya’ya göç eder. O tarihten itibaren ağır şartlar altında, yabancı muamelesinin ezikliğiyle çalışır. Bir süre sonra eşi Elfide’yi ve iki küçük çocuğunu da yanına alır, fakat büyük oğlan Kamer’i memlekette bırakmak zorunda kalırlar. Köydeki Yarenbaşı’nın himayesinde büyüyen çocuk, yıllar boyunca Musa ve ailesi için sızlayan bir yaradır.

    27 Kasım 1973’te Almanya’nın işçi alımını durdurması Türk işçiler açısından önemli bir dönemeç sayılıyor. Bu tarihten sonra yabancı işgücünün Almanya’ya gelmesine karşı sert önlemler alındı. Diğer yandan da, işçilerin Türkiye’deki ailelerini yanlarına almalarına olanak sağlandı. Dolayısıyla çelişkiler yumağı giderek büyüdü. Oyunda olduğu gibi, Almanya’daki olanaklarını düzelterek çocuklarını yanlarına alma mücadelesi veren ailelerin pek çoğu özlem ve yerine getirilemeyen vaatler arasında sıkışıp kaldılar.

    Ait Olma İsteğinden Öte Ait Olamama Duygusu…
    Kırk yedi yıl önce ailelerini geçindirmek, çocuklarına güvenli bir gelecek sağlamak için Almanya’ya göç eden birinci kuşak işçilerin bir kısmı hayallerini gerçekleştirmeden bu dünyadan göçüp gitti, bir kısmı da zorluklara, sıkıntılara, hasrete rağmen kurdukları hayalleri doyasıya gerçekleştirmeyi başardılar. Hem ağır çalışma koşullarının hem de gurbetçi olmanın bedeli ağırdı… Göç tarihinin ilk tanıkları, yaşamlarını Türkiye ile Almanya arasında mekik dokuyarak geçirirken, ailelerine iyi bir gelecek sağlama umuduyla çok acılar çektiler, çok fedakarlık yaptılar. Tıpkı Erenus’un oyunundaki “Misafir” Musa gibi… Serdar Kamalıoğlu’nun güçlü yorumu ve başarılı performansıyla izlediğimiz Musa’nın gurbetçilik macerası da temelinde bir umut ışığıyla başlıyor. Köyünün sınırları içinde sıkışıp kaldığı fakirlik ve cehaletin boyunduruğundan kurtulmak, çocuklarını daha iyi koşullarda yetiştirebilmek, ailesinin belirlediği yaşam şeklinin dışına çıkabilmek onun cesaretini körükleyen etkenler.

    Kültür Şoku mu, Kültürel Yozlaşma mı?
    Oyunda Musa’nın traji-komik hikayesi, Türk kültürünün önemli bir parçası olan “Yarenlik Geleneği” nin nitelikleri çerçevesinde, epik bir oyun düzeniyle anlatılıyor. Yaren geleneğinden gelen Musa’nın saf bir karakteri olması, özüne, kültürüne bağlılığı, çektiği acıları daha da yoğun yaşamasına neden oluyor. Cehaletine rağmen, yozlaşmamak için verdiği mücadele yaşamında her şeyin eksik kalmasına yol açıyor.

    Kendilerini yetiştirmeden uyum sağlamaya çalıştıkları ileri kültürü özümseyemedikleri için bocalayan gurbetçiler için başarılı bir model Musa. Yaşamı boyunca ilk kez köyünden çıkıp kendini Almanya’da bulan Musa, yaşadığı kültür şoku sonucu, özünü koruma ve kendini kabul ettirme kaygısıyla dışlanıyor. Böylece ne Alman kültürünü özümseyebiliyor, ne de ülkesine döndüğünde onlardan biriymiş gibi kabul görüyor. Serdar Kamalıoğlu, Musa’nın iç çelişkisini ve iki kültür arasında ezilmişliğini başarılı bir biçimde yansıtıyor. Aynı şekilde, oyunda rol alan İbrahim Raci Öksüz, Ahmet Dizdaroğlu, Musa Zindan, Sadık Yağcı ve Devrim Akkaya, seyirlik oyunların taklit unsurundan yararlanarak uyumlu ve güçlü bir performans sergiliyorlar.

    Yarenbaşı’nı canlandıran İbrahim Raci Öksüz’ün, aynı zamanda Anlatıcı konumunda olması ve seyirciyi Almanya’ya göç tarihi hakkında bilgilendirmesi yerinde bir buluş. Gürol Tonbul, sahneleme yönünden yaratıcı bir rejisör; özellikle de Musa’nın, ikinci kuşağın uyum sorununu kukla oyunu ile yansılaması çok başarılı ve etkileyici bir ayrıntıydı. Ön oyunun biraz uzun tutulması serimi ve dolayısıyla konuya geçişi yavaşlatmış olsa da, epik yaklaşımdan kaynaklanan sahne üzerindeki hazırlıklar; seyirci ile oyuncular arasında sıcak bir bağ kurulmasını sağlıyor. Perde arasında oyuncuların sahneden ayrılmayarak oyunu sürdürmeleri, seyirciyle iç içe çay içip yarenlik etmeleri, ayrıca Yönetmen Gürol Tonbul’un fuayede seyircinin arasında oluşu sıcacık atmosferi pekiştiriyor.

    Epik anlatımı güçlendiren sade ve işlevli dekor ile kültürel motifleri yansıtan aksesuarlar Tayfun Çebi’ye ait. Fuayeden başlayarak etkileyici bir atmosfer yaratılmış; yarenlik geleneğine özgü bir şekilde ayakkabılar üst üste yığılıp, etrafında mumlar yakılmış. Böylece oyun başlamadan önce seyirciyle duygu birliği sağlanmış. Aynı şekilde Yıldız İpeklioğlu’nun kostümleri de, seyirlik roller arasında pratik geçişler için elverişli. Elbette Tarkan Erkan’ın duygulu müziklerinin sahne kenarında klarnetle yorumlanması da oyunun duygu bütünlüğünü tamamlayan unsurlar arasında.

    Yarenlik Üzerine…
    Misafir’de, Yaren toplantılarındaki seyirlik oyun geleneği; oyun içinde oyun mantığıyla anlatılıyor. Böylece, Geleneksel Türk Tiyatrosu’nun göstermeci niteliğinden de yararlanılarak yabancılaştırma sağlanmış oluyor. Yarenlik; Orta Asya Türk boylarında, eğlence ve dayanışmayı içinde barındıran bir gelenektir. Belli kurallara bağlanarak Anadolu halkının yaşamında önemli bir yer edinmiştir. Toprakları sürekli istila edilen, yağma ve talana uğrayan, tarih boyunca yoksulluk içinde bu saldırılara karşı mücadele etmek zorunda kalan Anadolu köylüsünün tehlikelere karşı korunmak ve ayakta kalabilmek için tek çaresi omuz omuza vererek güçleri birleştirmektir. Yaren meclisleri de bu dayanışma örgütlenmelerinden biridir. Yaren toplantılarının ilk kısmında köyün ve köylünün sorunları konuşulur, çareler aranır, ikinci kısmında ise sazlı-sözlü sohbetler başlar, seyirlik oyunlar oynanır. İşte bu seyirlik oyunlar aracılığıyla, hem vatanından ayrılmanın zorluklarına katlanan Musa’nın ikilemi, hem de geride kalan yakınların gurbetçilere yolunacak kaz gözüyle bakmaları mizahi bir yaklaşımla anlatılıyor. Musa’nın yıllarca Almanya’da yaşamış olması, onun köyünde dışlanmasına neden olmuş, iki kültür arasında kalmış görgüsüzlüğü abartılı bir alay konusu haline dönüştürülmüştür. Köy halkı hem yıllarca Musa’dan bir şeyler beklemiş, hem de onun iki arada bir derede kalmış zavallı -----liğiyle alay etmiştir.

    Yaren meclislerinde kovulma en ağır cezadır ve çok nadir uygulanır. Kovulan kişinin yüzüne kovulduğu söylenmez, ama tavırlarla belli edilir. Bu uygulamadan Musa da payını almış, dışlanmıştır, ama kimse onun çektiği acıyı, yaşadığı çelişkileri anlamak istemez ya da işlerine gelmez. Çünkü Musa artık onlar gibi değildir, hatta onlardan biri bile değildir.

    Yaren meclisinde bulunanların ayakkabıları karmakarışık bir şekilde kapı önünde bir yerde toplanır. Yalnızca kovulanın ayakkabısı düzgün bir şekilde yanı başına mum, çıra ya da fener yakılarak bir kenara bırakılır. Kişi bu şekilde kovulduğunu anlar. Kovulmanın yarattığı sonuçlar elbette çok ağırdır, kişi kendini dışlanmış hisseder. Oyunda, İbrahim Raci Öksüz’ün oynadığı Yarenbaşı’nın sürekli kurallara uyulması konusunda diğerlerini uyarması, birlik bütünlüğü koruma çabası, bir anlamda kültürel değerlerin yozlaşmasına da gönderme niteliğinde. Gurbetçilik kavramıyla kaybolmaya yüz tutan değerler, her iki kültüre de tutunma mücadelesiyle yorulup hiçbir yere ait olamayan bireyler etkileyici ve yürek burkan bir hikayenin başarılı anlatımı olarak belleklerdeki yerini aldı.

    Dışlanmanın Kalp Ağrısı…
    Alman işçilerden daha düşük ücretlerle, ülkelerinden, sevdiklerinden uzakta, güç koşullarda çalışmak zorunda kalan, küçücük bir geri dönme umudu ile iki kültür arasında bir yerlerde sıkışıp kalan niceleri, sonunda her iki topluma da ait olmamanın mutsuzluğuyla yaşamayı öğrendiler belki, ama toplum hafızamızda da derin yaralar açtılar… İlk göçlerin üzerinden uzun yıllar geçse de, yaşanan acılar dinmedi… Almanya’da yaşayan vatandaşlarımız, günümüzde hala göçmen olmanın ezikliğini, dışlanmanın kalp ağrısını çekmekteler. Misafir, onların bitmeyen misafirliğini buruk bir güldürüyle yüreklere taşıyor.

    İzmir Devlet Tiyatrosu’nu, Misafir’in bu güzel yorumundan ötürü tebrik ediyor, bugüne dek izleyememiş olanlar için oyunun yeni sezonda da repertuara alınmasını umuyoruz.


  3. Geçtiğimiz haftalarda Ankara Devlet Tiyatrosu’ndan telefon aldım. Ankara DT’ nin oyunu “ Zorunlu Hedefler” İstanbul turnesine geliyormuş. 2 yıl gibi bir süredir Devlet Tiyatroları’nın Ankara Bölge Oyunlarını izleme şansım olmamıştı. Uzun süredir hiç bu kadar sevinmemiştim. Hemen atladım arabaya oyuna gitmek için… Oyun İstanbul DT Beykoz Feridun Karakaya Sahnesi’nde. Sahne yeni açılmış, ama gelin görün ki sahneyi bulmak neredeyse imkansız. F. Karakaya Sahnesi sanki İstanbul’da kimseler oyun izlemesin diye yapılmış. Üstüne üstelik iç dizaynı sinema salonlarını aratmıyor. AKM’ nin tadilatı ne kadar sürer bilmem, ama bildiğim bir gerçek var; İstanbul Devlet Tiyatrosu gelecek sezon, geçtiğimiz sezonun seyircilerini mumla arayacak!

    Vakanüvist Tarih
    Efendim, “Zorunlu Hedefler” Bosna olaylarına dayalı bir oyun… Hani Sevgili Soner Yalçın’ ın şu aralar dizisini de yaptığı gündemde bir konu… Fakat her nedense gündeme gelen konu: Kan, vahşet, kötü Sırplar, Kasap Miloseviç… ABD’ nin Yugoslavya denilen Sosyalist ülkeyi yıkarken yarattığı “ırk savaşları” hiç mi hiç gündeme gelmiyor ya da doğru tanımlarsak getirilmek istenmiyor. Durup dururken bir savaş çıkmış ve Bosna halkı zulm görmüş. Yitip giden bir devlet kimselerin umurunda değil. Sanki Tito’nun Sosyalist Yugoslavya’sı tarihte yer almamış. Koca ülkede tek Bosnalılar zulm görmüş! Gerçek tarihi görmek isteyenlere hemen şunu anlatmak istiyorum. Miloseviç, Hollanda’da Lahey Savaş Suçları Mahkemesi’nde yargılanırken, Bosnalı kadınlara tecavüz eden ve onları katleden grupların Nato örgütlü silahlı birlikler olduğunu üstüne basa basa söylemişti. Peki bunları kim dinledi? Elbette hiç kimse! Sovyetler Birliği’ nin yıkılmasından sonra tek süper güç kalan ABD, dünyada kendisine karşı hiçbir rejime tahamül edemediği için, Yugoslavya’ yı medya silahı ve yarattığı insanlık dışı olaylarla yıktı/yok etti!

    Bosna’ nın Dramı ABD’ nin, Yugoslavya’yı parçalara bölmek için giriştiği çabadan en çok Bosnalılar zarar gördü. Aslında Yugoslavya’da yaşayan Sırplar, Makedonlar, Kosavalılar, Bosnalılar…vs her çeşit millet bu yıkımdan kendisine bir pay almıştır. Ama Bosnalıların özellikle de Bosnalı kadınların gördüğü acıyı 2. Dünya Savaşı’ndan sonra hiçbir toplum görmemiştir. Emperyalist güçler, savaşta kendilerini haklı duruma getirmek için Bosnalı kadınlara insanlık dışı işkenceler yapıp, neredeyse bu kadınların tamamına da tecavüz etmişlerdir. Bu insanlık suçunu da Sosyalist Devlet Başkanı Miloseviç’in üstüne atmışlardır. Sadece güçlülerin var olduğu dünya sistemi, yine zavallı insanları öldürerek siyaset yapmaya devam etmiştir. Yakında Irak’ta işkence edilerek tecavüz edilen kadınlara da uzaylıların saldırdığını söylerler!...

    Zorunlu Hedefler Konu
    Yugoslavya / NATO Savaşı’ndan sonra bir takım işkencelere maruz kalan; bir takım askerler tarafından tecavüze uğrayan Bosnalı kadınlar, ABD’ nin toplama kampında tutulurlar. Bu kadınların her birinin ayrı ayrı yaşam öyküsü vardır. Ama yaşam öykülerini anlatacak devletleri yoktur. Ülkeleri yerle bir edilmiştir. Biri maceracı araştırmacı birisi de yüksek liberal öğretilerle yetişen Psikiyatr iki kadına emanet edilen kadınların dramı, Amerikalı Feminist Yazar Eve Ensler’in kaleminden son derece basit anlatılmış. Ensler, “Vajina Monologları” yazabilecek kültürel değere sahip yaklaşımından kaynaklı, yaşamı boyunca okumadığı toplumu/sistemi dışarıdan kafasına göre uydurduğu olaylarla yazmaya kalkmış. Savaşı da konuyu da eline yüzüne bulaştırmış. Ensler bir ara Irak savaşı karşıtı söylemleri ile geldiği İstanbul’da “feminizm” nutukları atıp ülkesine gerisin geri dönmüştü. Yaşamda durduğunuz nokta, yazdığınız edebi eserin niteliğini belirler. Eve Ensler’in yüksek kapitalist öğretilerle geçen hayatı, bu konuyu yazmak için yeterli değil/olamaz da!

    Harun Özer, eseri olduğu gibi sahneye aktarmış. Oyuncuların üstün yetenekleri yönetenin oyundan başarıyla çıkmasına neden olmuş. Fakat Yöneten Harun Özer, yakın tarihi özümseyememiş. Olayların baştan sona ABD tarafından yönlendirildiğini düşünürsek, konunun belli kısımlarına müdahalede bulunup, tarihi nesnel aktarabilirdi. Sayın Özer genel anlamda başarılı.

    Hakan Dündar’ın Dekor Tasarımı çok kötü. Hatta konuyla uzaktan yakından ilgisi yok. Bizlere gösterilen dekor yapısı, bir apartmanın ön kısmının yıkılmış haline benziyor. Hiç böyle bir sığınma kampı olabilir mi? İki katlı, merdivenli, tüllü…vs Fatma Görgü’ nün Giysi Tasarımı gayet iyi. Savaşı, dönemi çok iyi anlatmış.

    Ve Oyuncular
    Gülçin Yaşaroğlu, Pelin Dikmenoğlu, Ayşe Atak, Nesrin Üstkanat, Berrin Öney Meliha Savaş, Nilgün Çorağan, Çağdaş Serter, Zeynep Dizer, Simru Sürmeli oyunda başarılılar. Gülçin Yaşaroğlu ve Pelin Dikmenoğlu’ nun rollerine adaptasyon sorunu yaşadığı kanaatindeyim. Meliha Savaş ekip içinde ön plana çıkan isim. Bu sene aldığı tiyatro ödülü de bunu kanıtlıyor. Nilgün Çorağan, Zeynep Dizer ve Simru Sürmeli ekip içinde daha dinamik ve daha başarılılar. Bosnalı kadınların savaş acılarını –sadece feminist bakış açısıyla- güzel aktarıyorlar.

    Ankara Devlet Tiyatrosu’ nun “Zorunlu Hedefler” oyunu, bu sezon içinde Ankara sahnelerine renk katmış. Yazarın dünya görüşünün alt yapısı sağlam olmadığı için, yakın tarih bizlere basite idirgenerek anlatılmış. Yugoslavya’ nın parçalanarak Bosna’da yok edilen insanların öyküsü, tarihe nesnel gözle bakan bir yazarın kaleminden oyunlaşmalı.

    Dip Not
    Zamanında Orhan Pamuk’un romanları için “yazım yanlışları var… anlatım bozuklukları var…” gibi sözler kullananlar, Sayın Pamuk Nobel Edebiyat Ödülü’nü alınca suspus oldular. Yazdığım eleştirilerde “yazım yanlışı var… anlatım bozukluğu var…” diyenler, önce Türkçe’ nin dolaylı anlatım dilini okumayı öğrensinler! __________________


  4. Bencil, duygusuz, empati kurabilme yeteneğini gün geçtikçe kaybeden, ruhsal açıdan özürlü insanlarla dolup taşmış evrende herhangi birisi sizin için ne ifade ediyor? Yahut bir başkasını ne kadar anlamaya çalışıyorsunuz? Çalışıyoruz?
    İsrailli yazar Nava Semel’in yazdığı ve Kemal Başar’ın yönettiği ‘’Gözlerin Ardındaki Çocuk’’ adlı oyun Trabzon Devlet Tiyatrosu’nda izleyiciyle buluştu.

    EVRENSEL BİR KONU
    Down sendromlu oğlunu acımasız dünyada bekleyen zorluklardan korumaya çalışan bir annenin çırpınışları… Korku ve yalnızlıkla baş başa kalan bir ailenin, hasta çocuk aracılığıyla nasıl masumiyetin altına girdiği… Tüm acılar ve yıkımlar karşısında bir kadının ne kadar güçlü kalabileceği… Hasta bir çocuğun bütün aileye yaşamın anlamını öğretmesi… Tüm bunları Fatma Öney bize muazzam oyunculuğuyla izletiyor. Oyunda insanın hangi milletten, hangi coğrafyadan olursa olsun özünde bir olduğunu, hep ortak acılara maruz kaldığını düşünüyoruz. Kendimizi başka insanların yerine koyup acılarını paylaşmaya, onları anlamaya çalışıyoruz. Dünyanın en unutulmuş en kuytu köşesinde, herhangi birisinin karşılaştığı acılar gün gelir bizi de bulur. Tabii bu, olaya duyarlı bir insanın bakış açısı. Ya kendinden başkasını düşünmeyen, sistem yaratığı, evrenin hasta mahlukları? Onlara da verilecek en güzel cevabı hasta çocuğun annesi veriyor: ‘’ Dünya,cahil, medeniyetsiz insanlarla dolu. Taaa Spartalılardan bu yana. Toplumun bilim adamlarına ihtiyacı var. Başarısızlara değil.’’

    FATMA ÖNEY’İN MUAZZAM OYUNCULUĞU
    Meslek hayatında 20 yılını geride bırakan Öney, tek kişilik oyunda 20 yılın birikimini seyirciyle paylaşıyor. Deneyimli oyuncu anne karakteriyle öylesine bütünleşmiş ki… Seyircinin dikkatini annenin acılı dünyasının tam ortasına öylesine çekiyor ki… Onunla beraber gülüyor, duygulanıyor, sinirleniyorsunuz. Aniden değişen ruh hali ve bu değişken ruh hallerini ustaca yansıtan oyunculuğu görülmeye değer. Hasta çocuğunu dünyaya getirirken doğum esnasında çektiği sancıları ve onunla beraber yaşadığı ruhsal bunalımları, yıkımları, insanların duyarsızlıklarını -bu dünyada sadece siz yaşamıyorsunuz, biz de varız!- dercesine anlatıyor, yaşattırıyor.

    DANSÇI KIZ BEDEN DİLİYLE KONUŞUYOR
    Sahnenin arkaya yakın kısmında bir yükseltinin üzerinde, siyah perdenin arkasında bir gölge gibi zaman zaman görünüp kaybolan dansçı kız, Fatma Öney’in neredeyse söylediği her bir söze beden diliyle hayat veriyor. Yeni doğan çocuğun küveze konmasını, büyüyüp koşmasını, annenin çaresizliğini… Bale figürlerinin zarifliği ve kıvraklığıyla dansa döküyor. Ve beden dilinin ne kadar evrensel ve sessiz bir çığlık olduğunu bize gösteriyor.

    SON SÖZ
    Gelin hep beraber zamanımızın küçük bir kısmını başka insanları, hayatları düşünerek, anlamaya çalışarak geçirelim. Bugün Irak’ta… Yarın Filistin’de… Ertesi gün Afrika’da, Anadolu’ da… Daha da ertesi gün dünyadaki bütün çocuklar olalım. Büyüyemeyişlerinin, okula gidemeyişlerinin, özgürce koşup oynayamayışlarının ve de şeker yiyemeyişlerinin yaşamlarında bıraktığı boşluğu ve ölüm korkusu onlar gibi yaşayalım. Ve insan olabilmek için buradan başlayalım.


  5. Trabzon Şehir Tiyatrosu, bu günlerde, Hüseyin Kazaz Kültür Merkezi’nde ikinci oyunu Dış Ses’i sahneliyor. Genç yazar Zeynep Kaçar’ın kaleme aldığı Dış Ses’te iki kadının yaşadıkları konu ediliyor. Aslında onlar birer örnek. Oyun, onların çizgisindeki diğer kadınları da ele alıyor. Erkek egemen toplumdaki yerlerini, onlara dayatılan yaşam tarzını… Bu kadınlardan biri ev kadınıdır. Kendini çocuklarına, evine adayan bildik kadınlardan biri. Eşi de çocuklarından biri gibidir. Çocuklarına gösterdiği ilgiyi, özeni, ona da göstermek zorundadır, hatta kat kat fazlasını. Ama çocuklarından büyük bir farkı vardır onun. Her şeyden önce çekinceleri vardır ondan yana. Atacağı her adımı ona göre ayarlamak zorundadır. Kendi istek ve hayallerinin bir önemi yoktur. Başkalarının hayatını yaşamasına katkıda bulunur sadece. Bir görev bilir bunu, olanca yaşam sebebi. Çünkü ona öyle öğretilmiştir.

    Dış Ses’in ikinci kahramanı ise, çalışan bir kadındır. Kendine iyi bir kariyer edinmeyi her şeyin üstünde görür. Bu doğrultuda kurar hayatını. Ama o da sorunsuz değildir.

    Ona da toplum tarafından dayatılan kurallar, sınırlayıcı roller vardır. O da ayrımcı bakış açısından pay alır, cinsel kimliğinden dolayı ezilir. Kariyer edinmek yolunda kişiliğinden, kadınlığından ödünler vermek durumunda kalır.

    Bir kadın yazardan sonra yine bir kadın sanatçının, Dilek Güven’in yönetmen olarak emek verdiği Dış Ses, ilk bakışta sıradan bildik bir öyküymüş gibi gözüküyor. Fakat enteresan yanları var. Olaylara farklı bir yerden bakıyor. Kadın sorunlarını, ciddi olduğu kadar yer yer de esprili bir dille ele alıyor. Bu yönleriyle sıradışı diye nitelenebilecek bir oyun.

    Burçin Demiral, Serap Berber ve Burhan Kurt’un rol aldığı oyun, kadınlara dair gerçekleri anlatmayı amaçlamış. Öte yandan fantastik bir yapısı da var. Sosyal konumları farklı iki kadın, bir gün kendilerini daracık kabinlerde bulurlar. Zaten tek perdelik oyunun tüm dekoru, bu iki kabinden ibarettir. Tıpkı küçük dünyalarına benzeyen, fakat sınırları somut bir şekilde belli olan kabinlerdir bunlar.

    Bir “dış ses” -ki toplumun, çevrenin sesidir- neler yapmaları, nasıl davranmaları konusunda hemen her gün aynı komutları verir onlara. Her zaman yaptıkları işleri tekrarlarlar. Nedense yine o ses, orada önemli sorular da sorar onlara. Eleştiri niteliğinde sorulardır bunlar. Kafa karıştırtıcı, ezberi bozan sorular. İki kadının yolları kabinlerde kesişir. Oradan çıkabilmenin yollarını ararlarken, onları sorgulayan o sesin sustuğu yerden kendileri devam ettirir. Birbirlerine sordukları sorular sayesinde, kendileriyle yüzleşirler. Ezbere bir hayat mı, yoksa kendi özgür sesleri doğrultusunda oluşturdukları bir hayat mı yaşadıklarını anlamaya çalışırlar. Daha doğmadan sarılı oldukları zincirleri fark etmelerini sağlayacaktır bütün o konuşmalar. Kendine özgü bir dünya yaratmanın, o zincirlerden sıyrılmakla mümkün olacağını anlarlar.

    Oyun, zorunlu olarak başlatılan bir sorgulamaya ister istemez sizi de davet ediyor. Aynadaki aksinizi seyreden biri konumundasınız o an. İş kadınısınızdır ya da ev kadını. O güne değin ne ile yetindiğinize bakarak, neleri kaybettiğinizi anlamaya çalışıyorsunuz.

    Dış Ses, tamamen söze dayalı bir oyun. Kısa tutulması ve sahne aralarındaki müzikler sayesinde sıkıcılıktan kurtarıyor. İş kadınını oynayan Burçin Demiral’ı Zamazingo adlı oyundan tanıyoruz. Oradaki başarısından sonra, Lionslar tarafından Genç Yetenek Ödülü’ne layık görüldü. Bu oyundaki performansıyla da dikkat çekiyor. Özellikle sahne geçişlerindeki psikolojik değişimleri iyi ayarlıyor.

    Ev kadını rolündeki Serap Berber’in ise, ilk sahne deneyimi. Ondan beklenenden fazlasını yaparak ve inandırıcı yönüyle oyunun giderek artan bir ilgi ve merakla izlenilmesine katkıda bulunuyor.
    Gelelim oyunda havada kalan sorulara: “Dış ses” diye adlandırılan ses, toplumun sesidir. Ve bir erkektir. Onlara komutlar veren, onları daracık kabinlere mahkum eden, yargılayan da odur. Hatta sorgulama başlatarak ufuk açmak, aydınlatmak isteyen de yine o. Neden bu kadarı? Buradaki sorular yanıtsız kalıyor.

    Oyunun fantastik yapısına ters düşecek belki ama… Bu iki kadının hayatında bir sorgulama başlatması için, ille de daracık kabinlere tıkılmaları mı gerekiyor?

    Evde, sokakta, iş yerinde haksızlıklara maruz kaldıklarında, ezilip yıprandıklarında, günleri birbirinin tıpatıp aynı olduğunda, hatta günler üstüne üstüne geldiğinde… Bilgi, birikim bakımından ama donanımlı ama değil; bir “iç sesi” veya taşan bir çığlık geliştirmemiş olabilirler mi?


  6. Türk tiyatrosunun Shakespeare’i sayılan Orhan Asena ve küçük kent insanının sözcüsü Cahit Atay’ın iki kısa oyunu sahnedeydi önceki akşam. Konya Devlet Tiyatrosu sanatçılarından Bengisu Gürbüzer Doğru’nun Devlet Tiyatrolarında ilk defa reji koltuğuna oturduğu oyunların ortak noktası, insanların bilinçsizce yaşamak zorunda bırakıldıkları, ezilmeleri ve sömürmeleri konu alıyor. Pusuda; ağa-köylü-aydın üçlüsünün işlendiği oyunda, Dursun bostancıdır, asla insan yerine konmaz. Ağa Yılanoğlu, kasabanın okumuş yazmış aydın delikanlının, yani Yaşar’ın ortadan kalkmasını istemektedir. Çünkü onun kasabaya dönüşü işine gelmez. Bu işi yapması için Dursun’u seçer. Seçer seçmesine ama aydınlığa doğrulttuğu silah bir anda kendisine döner ve cehaletin kurbanı olur. Öç; Şehmuz Ağa, Hasso’nun karısı Kezzo’yu kaçırır.Hasso karısını geri alabilmek için adalete başvurur. Cahildir ama umutludur. Karısını almak için her yolu dener. Adalet kapısından adalet koparamadığı gibi geçen yıllar onu karısından uzaklaştırarak yapayalnız bırakmıştır. Parmak ısırtan oyunculuklarla hayat bulan oyun, uzun süre hafızalardan silinmeyecek bir başarıya imza atarak sezona damgasını vuruyor.

    İki dev yazarı seyirciyle buluşturan KDT, Anadolu’da yaşayan insanların temel sorunlarını bize hatırlatıp bir kez daha düşünmemizi sağlıyor. Yitirdiğimiz değerleri, sevginin gücünü, cehaleti, menfaatleri, ağa- maraba ilişkilerini ve donemin siyasi anlayışını (- ne yazık ki günümüzde de değişen pek bir şey yok) gün yüzüne çıkarıyor.

    Yönetmen Bengisu Gürbüzer Doğru, seçtiği oyunlarla hem bu iki ustayı seyirciyle buluşturarak bir vefa örneği gösteriyor, hem de muhteşem yorumu, sahnede devleşen oyuncularıyla eser sahiplerine saygıda kusur etmiyor.

    Cahit Atay
    Halk evlerinde amatör topluluklara oyun yazarak başlıyor sanat yaşamına. 60-70’li yıllarda en parlak dönemini yaşayan Atay, kendine özgü bir sahicilik taşıyan oyunlarında köy ve küçük kent insanın gerçeklerini yansıtan konuları, ezilmeleri ve sömürmeleri açısından ele alıyor.

    Bu konu, sorun ver temaları toplumsal bir taşlama içince, zorlamasız bir gülmeceyle, yalın bir tipleştirme ve sade bir anlatımla verir. Karmaşık bir insanlık konusunu minyatürleştirerek sunar.

    Orhan Asena
    Tüm dikkatleri, 1954 yılında Devlet Tiyatroları’nda sahnelenen 'Tanrılar ve İnsanlar-Gılgameş' adlı eseriyle çekti. Bu eser Fransızca, İngilizce, Almanca, Rusça, İspanyolca ve İtalyanca’ya çevrilerek dünya çapında bir üne kavuşmasını sağladı. İstanbul Tıp Fakültesi’ni bitirmesine rağmen edebiyattan hiçbir zaman kopmayarak yazdığı eserlerle yaşadığı doneme ve sonraki gelecek nesillere müthiş eserler bıraktı.

    ''Hürrem Sultan'', ''Tohum ve Toprak'', ''Simavnalı Şeyh Bedrettin'', ''Atçalı Kel Mehmet'', ''Öç'' gibi oyunlarıyla tanınan Asena, bu eserlerinde Anadolu insanını işledi. Şili’deki karşı devrimin ardından kaleme aldığı ''Şili’de Av'' adlı oyunu ile Tiyatro 74 ve İsmet Küntay ödüllerini aldı. "Ya Devlet Başa Ya Kuzgun Leşe'' isimli oyunuyla ''Türkiye İş Bankası büyük ödülü''nü alan sanatçının ''Ölümü Yaşamak'' isimli oyunu da ''Avni Dilligil'' ödülüne layık gösterildi.

    Eserlerinde toplumsal bir taşlama ve yalın bir dil kullanarak insanlığımızın ortak sorunlarına eğilmiş, yüzyıllardır insanlığın en büyük sorunu olan cehalete dikkat çekmiştir.

    Öç oyununda olduğu gibi diğer oyunlarında da tarihsel olayların yanı sıra, güncel olayların atmosferinden yararlanan, başkaldırı temasının egemen olduğu eserlerinde kişilerin iç çelişkilerini sergiliyor.

    Sahneyi ateşe veren oyunculuklar.
    Kadroda yer alan tüm oyuncuların canla başla mücadele ettiği müthiş bir takım oyunculuğu yanı sıra, düşmeyen tempolarıyla tiyatronun onurlu bir yer, tiyatroculuğun övünülecek bir meslek olduğunu sahne yetenekleri ve ustalıklarıyla bir kez daha kanıtlıyorlar. Doğan Doğru – Bostancı dursun - arzuhalci
    İlk perdede Bostancı dursun tiplemesiyle seyircinin huzuruna çıkan Doğru’yu ilk defa ''Definname'' adlı oyunda anlatıcı rolüyle izlemiştim. Geçen yıllar ona tecrübe ve deneyim kazandırdığı su götürmez bir gerçek. Acemiliği üzerinden atmış, sahnelendiği yıl yaşanan dil sürçmeleri ve beden dili zayıflığından eser kalmamış.

    Gel gelelim bu oyundaki ilk perdede canlandırdığı kahramanla içli dışlı olmayı başarmış bir oyuncu olarak çıkıyor karşımıza. Doğup büyüdüğü tarladan dışarı çıkmayan saf (her ne kadar sahnedeki tipleme, salak havasında geçmiş olsa da) ağasının sözünden çıkmayan bir ana kuzusu. Yani tamamen metne sadık bir tipleme. Rolü gereği hızlı konuşmasına rağmen tek bir diksiyon çatlamasına rastlamadım. Ağa ve Yaşar’la olan alışverişi tempolu bir havada sergiliyor. İlk bolümü canlı tutarak oyunu sıkmayan dengeyi sağlıyor.

    İkinci bölümde; yaşını başını almış, olgun, esprileri çok iyi satan bir arzuhalci olarak çıkıyor karşımıza. İlk bolümde de olduğu gibi canlandırdığı kahramanın tahlilini yapmış. Yaşanan toplumsal sorunların parçalarından biri olarak çıkarcı, Hasso’nun cehaletinden faydalanan bir tipleme. Hiç düşürmediği temposu, yalın ve abartısız sahneleyişi, daha önemlisi Hasso karakterini ortaya çıkaran yan tip olarak içten bir yorum sergiliyor. Bir önceki sahnede nasıl saf ve cahil bir çocuksa, ikinci sahnede menfaat düşkünü, olgun, yaşına uygun ses tonuyla tam zıt bir arzuhalci.

    Her iki bolümde de sergilediği oyunculuğuyla samimiyeti ve coşkusu sahneden taşıp, izleyiciye ulaşıyor.

    Mustafa Uzman – Yaşar - Katip
    İlk bolümde canlandırdığı Yaşar tiplemesinde çizdiği aydın tiplemesi ve üzerine basılarak söylemesi gereken mesajları tam yerine ulaştırıyor. Yeterli ses düzeyi ve abartısız yalın oyunculuğuyla üzerine düşeni fazlasıyla yapıyor.

    İkinci bolümde katip rolünün de hakkını vermiş. Hasso’yla olan diyalogları ışık ve müzikle olan uyumu tam. Oyunculuğunun yanı sıra reji asistanlığı yapmış, oda yetmemiş, oyunun fotoğraflarını da çekerek on parmağında on marifet olduğunu göstermiş.

    Her iki bolümde de verdiği tiplemelerle hem Hasso karakterinin ortaya çıkmasında hem de ilk bolümde bostancı Dursun’un yeterli rol imkanına önemli ölçüde katkı sağlıyor. Sade oyunculuğuyla başarıya ulaşıyor.

    Yıldırım Gücük – Ağa Yılanoğlu - Hasso
    Gelelim geceye damgasını vuran oyuncuya.

    İlk perde ''Pusuda'' adlı oyunda Yılanoğlu tiplemesiyle karşımıza çıkıyor Yıldırım Gücük. İlk perdede zengin köy ağası rolüyle rolü gereği ikinci planda kalıyor. İkinci planda kalarak bostancı Dursun’a gereken yeri sağlıyor. İyide yapıyor. Metine sadık bir tiplemeyle oyunculuğunu sergileyen Gücük, asıl bombayı ikinci perde de patlatıyor. Yalın, abartısız, oyunun dokusuna uygun şiveli yorumu iyi. Oyunun anlatıcı konumundaki ışıkla beraber gittikçe büyüyen bir deve dönüşüyor.

    Ve ikinci perde…
    ''Öç'' adlı oyunda oyunun baş kahramanı olan Hasso tiplemesiyle seyirci karşısına çıkıyor. Gerçek performansa bu bolümde tanık oluyorum.

    Bir oyun sahneye koyulur, iyi bir rejide yapılır. Teknik kadroda iyidir. Ama gel gelelim, kim ne derse desin, ne yaparsa yapsın, bir oyuncuyu ağlatmayı başaramaz. Sahnede ağlamakta kimi için bir ölçü değil belki ama, ifadelerin keskinliği,oynanış biçimine bakıldığında sevdiği için önce gaipten gelen seslere verdiği tepkiler, ani reaksiyonlar, arzuhalciye olan çaresizliği, katibe (donemin bürokrasi) olan hıncını o kadar güzel canlandırıyor ki oyuncu olmaktan çıkarak bir Hasso’ya dönüşüyor.

    Kezzo’yu kaçıran ağaya dava açmak için arzuhalcinin çıkarcı tutumuna cebindeki son kuruşa kadar verip, dava açmasını sağlıyor. İşte bir kez daha Asena bulduğu her fırsatta cehaletin getirdiği sorunları fırsat bilerek seyircinin durup düşünmesini sağlıyor. Aslında bir taşla iki kuş vuruyor. Mülkün temeli olan adaletin bir kağnı gibi yavaş işlemesinden şikayetçi, diğer taraftan okuma yazma bilmeyen Hasso’yla toplumsal denge dediğimiz zengin-yoksul arasındaki gizli uçurumu ortaya çıkarıyor.

    Biraz önce üstündekilerle o sıcak salonda terine aldırmaksınız oynayan oyuncu, ikinci dilekçe için parası olmadığından arzuhalciye üstünde kilerini vererek sahnede çıplak kalıyor. O terleyen adam biraz sonra içimize işleyen soğukluğu öyle ustaca kullanıyor ki, inanın salon yetkililerine klimayı açın demek geliyor içimden. Zaten final öncesi son sahnede karısının artık ağayı kabul etmesini duymasıyla attığı çığlık, göz yaşlarının boşalması, oyunculuk değil o anı yaşamak, hissetmektir. Kahraman büründüğü kişidir artık o.

    Bu kadar başarılı oyunculuğa eklediği Diyarbakır şivesiyle Asena’ya kalpten bir vefakarlık gösteriyor. Hem iyi oyunculuk, hem şiveyi sahne diliyle oynamak açık konuşmak gerekirse kolay değil.

    O bir profesyonel çaylak!
    Devlet Tiyatroları’nda ilk reji denemesi olmasına rağmen ilk yönetmenliği değil Doğru’nun. Özel tiyatrolarda bir çok oyun yönetmiş. Bu oyunla kelimelerin kifayetsiz kaldığı bir işe imza atmış. Bu kadarını beklemiyordum! Oynadığı oyunlarda ya reji, yada metnin azizliğine takılıyordu. Bir büyü vardı sanki üstünde. Bir türlü kendini gösterebileceği oyuna denk gelememişti.

    Ve nihayet içindeki cevheri ortaya çıkararak yönetmenlik koltuğuna oturdu. İlk sınavında ne kadar usta bir yönetmen olduğunu kanıtlıyor.

    Metinden sıkılıp seyirciyi kaçırmamak için kolları sıvamış ve spesifik bir çalışmaya koyulmuş. Öncelikle iyi bir kast oluşturması gerektiğinin bilincinde, üç muhteşem oyuncuyu bir araya getirerek başarıya ulaşıyor. Yetmiyor kafasındaki planı devreye sokarak oyunun vurucu hamlelerinde oyuncuların üzerine yansıttığı nokta ışıkla seyircinin durup düşünmesini ve yorumlamasını sağlıyor. Bu çalışması oyunun en can alıcı noktasını oluşturuyor.

    Bir film havasında sahnelenen oyundaki başarının baş mimarı olarak profesyonel çaylağa hoş geldin diyorum. Umarım bütün reji çalışmaları bu kadar titiz ve başarılı olur. Gelecek yılların ona ödül getireceğinden hiç kuşkum yok.

    Yalnız çok küçük bir tavsiyem var. ''Öç'' oyunu için keşke mahkeme sonuçlandığı zaman Hasso’nun çığlıklarıyla bitirseydi. Zira Hasso tiplemesiyle Asena, donemin toplumsal sorunlarına, bürokrasi, insan ilişkilerine yer veriyor. Ve Hasso’nun sonu ne olduğunu bilmeseydik. Ve seyirci bir kez daha durup düşünerek, cahil toplumun temsilcisi Hasso’nun sonu ne diye merak etseydik. Çünkü temsil ettiği zümrede onun gibi yüz binlerce var.

    Ama oyunu etkilemiyor, oyun boyunca beynimden gitmeyen çığlığı susturamıyor. Uzun bir sürede susacağa benzemiyor.

    Dekorsuz oyuna dekorun katkısı.
    Şüphesiz köy seyirlik oyunlarda dekor pek önemsenmez. Dekora daha çok vodvillerde ihtiyaç duyulur. Türk Tiyatrosunun 31 yıllık emektar dekoratörü Ali Göktaş’ta öyle yapmış. İlk oyun için metne sadık bir dekor hazırlayarak sahneyi perdelerle orman görünümü sağlamış. Sadece oyuncunun saklanması için gereken bir kaya parçası hazırlayarak sade, bir o kadarda zekice bir çalışma yapmış. İkinci perdede ise arzuhalcinin daktilosu ve taburesi yetmiş. Bu yalın/abartısız çalışması onu başarıya ulaştırmış.

    Donemin sözcülüğünü yapan kostüm tasarımı.
    Türk tiyatrosunun yakından tanıdığı kostüm tasarımcısı Funda Çebi, yaptığı çalışmalarla bir çok ödülün sahibi. Tipleri ortaya çıkaran, yaşa uygun kıyafetler tasarlamış. Aydın Yaşar’ın gündelik kıyafeti, Ağanın şaşalı, bilinçaltına yerleşmiş kıyafeti, Dursun’un tam bir marabayı yansıtan yırtık kostümü ve ikinci perdede arzuhalci ile katibin takımı, sefaletin sözcüsü Hasso’nun kıyafetleriyle ayrıntıları gözden kaçırmayan başarılı bir bütünlük sağlamış.

    Ufkumuzu genişleten bir ışık tasarımı.
    70’li yıllardan beri Türk Tiyatrosu’na hizmet veren usta ışık dekoratörü Ahmet Karademir, oyunculardan sonra başrole oturmuş. İlk sahnede perdelere yansıttığı ağaç ve çalılıklarla dekorun işini azaltarak bir orman havası sağlamış. İkinci sahnede ise, sol tarafta yer alan perdeye yansıttığı ''Adalet Mülkün Temelidir '' adlı yazıyla mahkemeyi, oyun sonunda denizi (yada gölü), gece ve gündüz yansımaları, oyun boyunca oyunculara verilen nokta ışıkla harika ötesi bir iş çıkarıyor. Tecrübesini konuşturan yılların usta ışık dekoratörü, oyunun en yardımcı öğesi olan bu zor çalışmanın altından alnın akıyla çıkmayı başarıyor.

    Stanislavski der ki; Eğer aktörler geniş bir topluluğun dikkatini yakalayıp tutmak isterlerse kendi aralarındaki duyguların, düşüncelerin, eylemlerin kesintisiz alış-verişini sağlamak için her türlü çabayı göstermelidirler. Bu alış-veriş için gerekli iç malzeme de seyircinin dikkatini tutmaya yetecek nitelikte ve çekicilikte olmalıdır.

    Dakikalarca ayakta alkışlayan seyirciyi selamlayan oyuncuların ve tüm teknik kadronun önlerinde, gösterdikleri bu muhteşem performanstan ötürü saygı ile eğiliyorum.

    İyi ki varsınız!


  7. “Yitip giden koca bir imparatorluğun içinde yaşanan umutsuz bir aşkın hikâyesi” Turgut Özakman’ın yazdığı “Bir Şehnaz Oyun” Devlet Tiyatrosu’nun bu sene repertuarına eklediği yeni oyunlardan biri. Nisan ayı süresince Pazar günleri AKM Büyük Salon sahnesinde tiyatroseverler ile buluşmaya devam edecek olan oyunun rejisi Şakir Gürzumar’a ait. TV’de sıkça gösterilen Şekerpare filmiyle de paralellikler taşıyan oyunda I. Dünya savaşı sırasında yaşanan gelişmeler, Galata atmosferi üzerinden aktarılırken, devlet erkânı, günlük yaşam, entrikalar, kadın, aşk konuları işlenmiş.

    Bir şehnaz oyun, bol güldürülü aralara serpiştirilmiş mesaj içerikli şarkılarıyla müzikal bir kimliğe bürünmüş eğlenceli bir oyun. Oyunda karakter yaratmaktan öte tipleştirmeye başvurulmuştur. Öne çıkan her tip toplumun belli kesimlerini simgelerken aynı zamanda hırs, tutku, dümen çevirme, gibi insan karakterinin karanlık taraflarını da vurgulamaya çalışır. Aynı zamanda oyun içinde oyun tekniğinin kullanılması gibi yabancılaştırma teknikleriyle de seyirci oyuna yabancılaştırılmış.

    Öykü, bir genelevde sermayelerden Şehnaz ile zaptiye amiri Recep Efendi ve kâtibi Müştak Bey arasındaki ilişkileri anlatıyor. Yer İstanbul. 1914’lü yıllar.. Osmanlının hasta adam muamelesi gördüğü ve paylaşım savaşının ayak seslerinin hızla yaklaştığı İstanbul’un orta yeri Galata’da dünyadan bihaber zevk sefa ve küçük çıkarlar peşinde koşan beceriksiz ve kişiliksiz yöneticilerin toplum üstündeki etkileri sahnelenmiş. Galata Zaptiye Amiri Recep Efendi, daha iyi bir mevki için her şeyi yapmaya hazırdır. Dönemin genelevi olan Madam Sürpik Hanım’ın Pansiyonu’nda çalışan güzeller güzeli Şehnaz, gönlünü Zaptiye Amirinin yanında çalışan, saf ve iyi niyetli Müştak Bey’e kaptırır. Ancak Recep Efendi kızını Müştak Bey’le evlendirmenin planlarını yapmaktadır ve yeni yeni filiz vermeye başlayan bu aşktan haberi yoktur. Dönemin kötü adamı İt Hurşit kulağı kesik, çıkarları uğruna yapmayacağı kötülük olmayan bir külhanbeyidir. Şehnazı kendi mekânında çalışmaya zorlar ve bunun için her türlü hileye başvurur. Bu sırada yaklaşan savaşın ayak sesleri kentte duyulmaya başlar. Sırasıyla müttefikimiz Almanlar ve Avusturyalılar gelir. Osmanlıya düşen de onları layık oldukları şekilde ağırlayabilmektir. Ne de olsa misafirlerdir ve misafirlerin hoş tutulması gerekir. Güç iktidar mücadelesi her şeye rağmen sürmektedir vatanın bölünüp parçalanması uğruna olanlara ses çıkarmayan, sadece koltuğunun derdine düşen Recep Efendi oyun boyunca koltuğunun peşinden koşup durmuş, finalde makamı devrilince açıkta kalmıştır.

    Oldukça kalabalık oyuncu kadrosuna sahip olan oyunda başrollerini Simay Küçük, Okday Korunan, İsmail İncekara, Seda Yıldız, Gülseren Gürtunca, Erdal Bilingen, Deniz Gönenç Sümer paylaşıyor. Şehnaz rolü ile Simay Küçük toplumun silip attığı hayat kadını rolünde oldukça başarılı. İsmail İncekara Zaptiye Amiri rolü ile biraz daha yüksek bir makam için her yolu mubah gören günümüzde de sık rastlanan bir kişiliksiz kişilik örneğini sergiliyor.

    Dekor tasarımı Ali Cem Köroğlu’na ait olan oyunda en dikkat çekici nokta döner sahne tekniğinin kullanılması olmuş. Pek çok bölümde oyuncular dönen, yürüyen sahnelerle girip çıkıyorlar ki buda oyuna görsel bir kalite katmış. Oyun boyunca Recep Efendi’nin sahnede sürekli kaçan koltuğunu yakalamaya çalışması oyun boyunca iletilmeye çalışılan makam, mevki düşkünlüğünü fazla söze gerek kalmadan anlatmayı başarmış.

    Oyunda müziğin önemli bir yeri var. Canlı orkestra eşliğinde Cem İdiz’in müzikleriyle süslenmiş oyunda kullanılan şarkılar oyunun mesaj içeren iletisini vermesinde yardımcı olmuş. Oyunda müziklere eşlik eden seksen kişilik dans grubu ve orkestra görselliği daha da zenginleştirmiş. Bu konuda Yeşim Alıç’ı tebrik etmek gerekir. Oyunun başarısında Gülhan Kırçova’nın başarılı kostüm tasarımın da payı büyük elbet.

    Bir şehnaz oyun oldukça emek verilmiş her yaş ve kesimden izleyicinin beğeni ile izleyeceği sazlı sözlü danslı keyifli bir eser olmuş. Sizlerde Osmanlı’nın son dönemlerinde yaşananlara tanıklık etmek isterseniz buyurun AKM kapanmadan büyük salonda yerlerinizi alın.

    Keyifli seyirler. Tiyatrosuz kalmayın! __________________


  8. Tiyatro Pera Shakespeare’in ünlü “Venedik Taciri (The Merchant of Venice)“ini oynuyor ya, ben de bu oyunu gittim gördüm, şimdi de değerlendireceğim ya, bu kere “usulü, adabı” rafa kaldırıp önce konuyu anımsatarak başlayacağım işe. Efendim, Shakespeare’in, 16. yüzyıl Venedik’inde geçen zamandan bağımsız komedi-draması “Venedik Taciri”, bir grup Hıristiyan asilzadesinin yazgısını, talihini ve Yahudi tefeci Shylock’la ilişkilerini konu almakta. Antonio (Can Başak) meteliksiz dostu Bassanio’nun (Kayhan Teker) güzel Portia’ya (Nesrin Kazankaya) evlenme teklif etmek için ihtiyaç duyduğu miktarı temin etmek üzere Shylock’tan (Mehmet Ali Kaptanlar) borç alır. Antonio’nun geçmişteki davranışlarından olumsuz etkilenmiş Shylock, borç verdiği paranın geri ödenmesine ilişkin sözleşmeye çok kesin koşullar koyar. Antonio’nun teslimat işleri fırtına yüzünden sekteye uğrarken, Shylock kızının asilzade Lorenzo’ya (Erdinç Anaz) kaçmasından ötürü her zamankinden daha öfkelidir. Borcun vadesi geçince, Shylock diyet olarak Antonio’nun yarım kilo etini ister. Bassanio, Antonio’yu umutsuzca bu cezadan kurtarmaya çalışırken, beklenmedik bir yerden beklenmedik bir yardım gelir.

    SHAKESPEARE VE ANTİ-SEMİTİZM
    Shakespeare’in başyapıtlarından “Venedik Taciri”nin konusu özetin tiriti olarak böyledir, anımsamışsınızdır. Ben, “Venedik Taciri”ni özellikle gerilim öğesi açısından Rönesans İngiltere tiyatro geleneğine ışık tutabilecek bir “ders kitabı” niteliğinde sayanlar safındanımdır. Çeşitli tür ve nitelikte “merak” unsuru, karşıtlık, çatışma, çelişki, ikilem vardır “Venedik Taciri”nde. Shakespeare’in, belki de “Hamlet” dışında hiçbir oyunu “Venedik Taciri” kadar birbirine karşıt, çelişik açılarla bezeli değildir. Shakespeare’in diğer oyunlarına kıyasla daha yüce ya da daha derin olduğundan değildir bu. “Hain” rolünü bir Yahudi’nin oynaması, bu “hain”in anti-semitlerce ortaçağlardan günümüze değin Yahudi halkına çalınan karaları doğrularca yazılması böyle bir tepkiye neden olmuştur. “Shylock”, bir oyun kişisinin adı olmakla kalmamış, yeni bir sözcük olarak dile katılmış; sömürgen, gözü doymaz bir tefeci anlamı kazanmıştır. “Yarım kilo et” deyiminin de, benzer bir kullanımı vardır. Anti-semitizmin hâlâ yaşadığı, varlığı ya da yokluğunun bir toplum için ahlâk kıstası olduğu bir çağda, “Venedik Taciri” günümüzde de önemini koruyan bir eserdir.

    KAZANKAYA GÜNÜMÜZE GÖNDERME YAPMIŞ
    Karmaşıklığı nedeniyle bir çok yönetmen ve yapımcının Shakespeare’in en zorlayıcı oyunlarından olan “Venedik Taciri”ni tiyatroya aktarma konusunda tereddüt etmesine neden olduğunu biliyoruz. Tiyatromuzun “Donkişot”larından Nesrin Kazankaya kollarını bu kez işte bu “Venedik Taciri” için sıvamış. “Venedik Taciri”ni çevirmiş, yönetmiş ve Portia karakterini üstlenmiş. Çevirirken akıcı bir sahne dili kullanmış, sözcükleri titizlikle seçmiş. Tekste dokunmamış, bildiğimiz anlamda uyarlamamış da… Sadece zamanı günümüze aktarmış. Venedik dediğin, ilk borsanın, ilk gettonun kurulduğu kent… Venedik dediğin, azınlıklara yönelik davranış bozukluklarının ilk filiz verdiği yer. Venedik dediğin, maddi çıkar dünyasının boy attığı ilk mahal. Bunları öne çıkarmış. Kenarda, A. Şirin Dağtekin’in tasarladığı Venedik’teki “canaletto”lardan birinin simgesi, ekranda “tower”lar… Etnik kökenlerin kışkırtıldığı, provokasyonların ardı ardına sıralandığı, küresel pastadan pay alma savaşının kızıştığı günümüz dünyasına bir gönderme Kazankaya’nın yaptığı. Antonio'nun son moda İtalyan takım elbiseleri içinde muhtemelen San Marco Meydanı’nda cep telefonuyla borsadaki parasını kovalaması, uğruna Yahudi'den borç aldığı arkadaşı Bassanio'nun evlenmek istediği Portia’nın bir iş merkezinde internet üzerinden babasına verdiği sözü tutup kocasını seçmeye çalışması, ona eş olmak isteyen örneğin Arragon Prensi’nin, örneğin Fas Prensi’nin borsadaki servetlerini internet üzerinden Portia'nın önüne sermeleri ve de sonra altın, gümüş, kurşun kutular arasında internette seçim yapmaları, bilgisayar başında atılan Shakespeare tiratları hep bu göndermenin parçaları.

    NESRİN KAZANKAYA’NIN YORUMU
    Nesrin Kazankaya böylelikle, sanırım Şafak Eruyar’ın dramaturgi desteğini de yanına alarak, oyunun trajik ve komik öğeleri arasında dinamik bir denge sağlarken, dramayı da canlı ve anlaşılabilir kılmış. Günümüz toplumunda da fazlasıyla var olan kıskançlık, önyargı ve kadının gücü gibi temaların altını koyu renkli kalemle çizmiş. Oyunda sözü edilen “Belmont”u gökdelenlerin olduğu bir kapital merkezi olarak düşünmüş. İnsanların iktidar düşkünlüğü olgusunu öne çıkarmış, kendine özgü bir biçem belirlemiş. Sözcükleri, sesleri, imajları ustaca düzenlemiş. Shylock’u önce oyunun “hain”i, nefret ve kinin ön kişisi olarak belirginleştirmiş. Shylock’un, Antonio ile üç çift genç sevdalının Bassanio ile Portia’nın, Gratiano (Mehmet Aslan) ile Nerissa’nın (Başak Meşe) ve Lorenzo (Erdinç Anaz) ile Jessica’nın (Zeynep Özden) temsil ettikleri büyülü mutluluk ağını parçalayacak kimse olmasını titizlikle öne çıkarmış. Shakespeare’in eserinde hangi karakteri sevip sevmediğine bakmamış, törelerine uygun davranan beyefendileri Shylock’a karşı, Shylock’un onlara karşı tutumunda olduğu kadar gaddar olacağını varsaymış. “Ne kadar sevda ile dolup taşsalar, sevgiyle yoğrulsalar gene de sevemezler,” diye düşünmüş. Nesrin Kazankaya’ya göre, Shylock asla bir canavar değil. Ona katlanamayacak, tahammül edemeyecek bir dünyaya sokuşturulmuş bir kişi sadece.

    YARATICI KADRO
    Erdinç Anaz olabildiğince canlı bir dans düzeni kurmuş. Bana sorsa (ki neden sorsun), bazı oyunculara (örneğin Zeynep Özden’e, Erdinç Anaz’a) hareket içerisindeki ritmi görmelerini ve duyumsamalarını, bedenin üç boyutluluğunu anlamalarını öğretmekle işe başlardım. Ezgi Kasapoğlu, müziği oyunculuğun diğer öğelerinden, devinimden, danstan, metnin kesimlenmesinden yapay olarak ayırmamış, iyi de etmiş. Nilüfer Moayeri, düşünsel işlemi olan kostümler tasarlamış. Anlamsal değeri olan, sadece görülüp seyredilmeyen, okunup anlamaya dayanan kostümler bunlar… Ve de mükemmel maskeler… Karıncayiyene benzeyen “bauta ”lar, tüm yüze kalıp gibi oturan, oval “larva”lar… A. Şirin Dağtekin de “matluba” fevkalade uygun takdire değer bir dekor tasarımı yapmış. “Venedik Taciri”nde zaman ve mekân kavramı, oyun içindeki duygusal tabloları, Tiyatro Pera’nın sahne olanakları inceden inceye hesaplanarak kotarılmış başarılı ışık tasarımınaysa Yüksel Aymaz imza atmış. Yüksel Aymaz’ın, oyun içindeki dekor değişimlerini “black-out”suz atlatma konusunda yönetmen Nesrin Kazankaya’ya yardımı da, elbette yadsınmamalı.

    OYUNCULAR
    Tiyatro Pera’dan yetişmiş genç yeteneklerden Salanio’da İlker Yiğen, Salarino’da Okan Kayabaş, Lorenzo’da Erdinç Anaz yönetmenin istekleri doğrultusunda görevlerini yapmakta. Kayhan Teker’e ve Aytunç Şabanlı’ya kendi kuralları olan sesbilimsel, retorik, prosodik bir dizge biçimi üzerinde biraz daha çalışmalarını salık veririm. Mehmet Aslan’a sözüm yok, girdiği renkli yolda yürümesini sürdürüyor. Zeynep Özden, henüz coşkularını okutmayı bilemiyor, ruhsal bir durumu çabuk yakalayamıyor. Neyse!.. Diyeceğim: “Ha gayret Sevgili Özden…” Başak Meşe, rolden çıkmıyor, ama varlığına inanmamız gereken “Nerissa” olduğu yanılsamasını bazen bozuyor. Antonio’da Can Başak, oyunculuğunda tutarlığı ve bütünselliği koruyacak birimleri bilen kıratta bir oyuncu. Antonio’nun duygularını duygusal olarak gayet iyi sahiplenmiş. Can Başak’ın sezgileri, Antonio’ya can verirken yaratıcılığının bileyicisi, itici gücü olmuş. Nesrin Kazankaya, Portia’yı fevkalade akıllı bir dişi olarak çizerken; Portia’nın canlılığını, fiziksel ve psikolojik yönelimlerini sergilemeyi de savsaklamamış. Portia’yı yeniden biçimlendirmiş. Mehmet Ali Kaptanlar, Shylock’u mekanik icra noktasına kadar mükemmelleştiriyor, sonra daha derinlere indirip yeni duygularla dolduruyor.

    "Venedik Taciri”ni gidin, izleyin, bana hak vereceksiniz. Mehmet Ali Kaptanlar, Shylock’u deyim yerindeyse, nitelik olarak psiko-fiziksel hale getiriyor. Resmetmek istediği Shylock’u, inanın bana izleyenlere duyumsatmakla kalmıyor, yanlarına oturtuyor, dost kılıyor.


  9. Tiyatro Kedi, Türk Tiyatrosu için çok önemli bir grup. Dile kolay, neredeyse bütün çağdaş tiyatro tekniklerini bizlere izletmekte kararlılar. Bu kararlılık salonlarının doluluğu ile doruk noktasına ulaşıyor. İpek Kadılar Altıner’ in her oyunda ayrı bir yeri var. Sayın Altıner ya müziklere yazılan şahane sözlerde ya da oyunun sahneye uyarlanışında karşımıza çıkıyor. Tiyatro Kedi oyunlarının sahnede görünmeyen kahramanı kendisi. 8 yıl aradan sonra Türk Tiyatrosu’ nun Usta Oyuncusu Haldun Dormen’i karşımıza çıkarması da tiyatromuz için çok büyük bir hamle…

    'Kibarlık Budalası’ nı sahneye uyarlayan İpek Kadılar Altıner, muhteşem bir uyarlama ile izleyenleri kahkahaya boğuyor. Elbette bu komedinin oluşumunda Büyük Usta Haldun Dormen’ in katkısı çok büyük. Velhasılkelam, ‘Kibarlık Budalası’ herkesin görmesi gereken bir komedi.

    Moliere’ in oyunu ‘Kibarlık Budalası’ 17 yüzyıl Fransa’sında geçiyor. Cahil, saf ama çok zengin bir adam olan Mösyö Jourdain’in (Haldun Dormen) bir tek amacı vardır :Asilzade olmak.. Bunu gerçekleştirebilmek için her şeyi göze alır, anlamlı-anlamsız, yararlı-yararsız ama mutlaka masraflı her çabayı gösterir. Gülünç duruma düşer, alay konusu olur ama hiç yılmaz. Hedefi bellidir: Soylu sınıfa girebilmek, soylu bir Markiz’i (Dilek Aba) baştan çıkarabilmek için her şeyi yapmak ve biricik kızını (Elif Çakman) da mutlaka bir “soylu” ile evlendirmek. Oysa kızı bir başka gence aşıktır. (Oral Özer) Moilere, yarattığı bu olağanüstü tiplemenin etrafını, onu sömürmeye çalışan Kont, (Tarık Papuççuoğlu/ Atılgan Gümüş) ayakları yere basan karısı (Özlem Çakar), sağduyunun ve samimiyetin temsilcileri hizmetçi (Ebru Cündübeyoğlu) ve uşak (Abdül Süsler) ile besliyor.

    Oyunun bu güzel anlatımının ardından oyundaki teknik kısımlara bakar isek;

    Oyunu sahneye Hakan Altıner koymuş. Başarılı bir yönetim anlayışı var ortada. Geniş güzel bir salonla sahneyi zengin göstermesi, anlatılan konu ile dekoru pekiştirmiş. Oyuncuların arka kısımda beklemeleri ve olayın her anına müdahale etmeleri, oyunu ikili diyalogların sıkıcılığından kurtarmış. Özellikle de Haldun Dormen ile Atılgan Gümüş arasında geçen konuşmalarda oluşan komedi, arka kısımdan olaya karışan oyuncularla çok daha komik hale dönüşüyor.

    Oyunun uyarlamasını yapan İpek Kadılar Altıner yine tiyatromuzu aydınlatıyor. O’ nu Tiyatro Kedi oyunlarındaki aşk müziklerine yazdığı güzel sözlerle hatırlıyoruz. Tiyatronun doğasını çok iyi biliyor. Sahnenin her alanında son derece başarılı. Bu oyunda da komediyi grubun tamamına yaymış. Haldun Dormen’i grup lideri haline dönüştürmüş.

    Türkan Kafadar kostüm tasarımını yeniden ele almalı. Kadınların üzerine giyindikleri dönemi anlatmaktan çok uzak. Özellikle geniş fırfırlı eteklerin telle örülü çevreleri oyuncuların hızlı hareket etmelerini engelliyor. Çok ağır elbiseler onlar. O elbiselerin bel kısımları neden ince değil? O dönemi iyice irdelersek eğer, kadınların bel kısımlarını çok sıkı bağladığını görürüz. Erkeklerin giyindikleri normal. Dönemi yansıtıyor. Haldun Dormen’ in ve Atılgan Gümüş’ün kostümleri çok şık. Dekor Tasarımı’nı yapan Gizem Gürsel ve Sedef Kermen sade yapılarla oluşturdukları tasarımla konunun ön plana çıkmasına neden olmuşlar. İkisi de son derece başarılılar.

    8 Sene Aradan Sonra Haldun Dormen Sahnelerde

    Mösyö Jourdain rolünde sahneye çıkan Haldun Dormen için yazılacak o kadar güzel cümleler var ki… Bir defa o yaşında temposundan ödün vermeden rolünü sürüklüyor. Zengin olan, fakat kültürel zenginliği bir türlü yakalayamayan Mösyö Jourdain’ in ruh halini naif bir üslupla oynuyor. Komediyi abartmıyor. Seyirci Haldun Dormen’ i sahnelerde görmeyi istiyor. Dilerim bizlerden hiç ayrılmadan sahnelerde devamlı kalır.

    'Kont’ rolünde oynayan Atılgan Gümüş, Mösyö Jourdain’ in parasını soyan ve o’nu soylu sınıfına sokmak için kandırıp bir Markiz’le evlendirme hayalleri içinde avutan dolandırıcı karakteriyle pek uyuşamasa da, elinden geleni yapıyor. Bu rol Değerli Atılgan Gümüş için olmamış. Öncelikle cin fikirli görünüm onda yok. Durarak oynuyor rolünü. Kont rolünü dönüşümlü oynadığı Tarık Papuççuoğlu için bu rol biçilmiş kaftan. Sayın Gümüş’ün çabası önemli…

    Ebru Cündübeyoğlu, Haldun Dormen’den sonra ön plana çıkan ikinci isim. Hizmetçiyi oynarken, saf görünümünün altında yatan cin fikirli karakter durumunu ortaya çıkarmış. Rolünü severek, hissederek sergiliyor. Markiz’de Dilek Aba’ nın yüz hatları çok güzel. Mimiklerini doğru biçimde kullanıyor. Mösyö Jourdain’ in yaptığı akıl almaz kibarlık hatalarında yarattığı şaşkınlık komedi olgusunu güçlendiriyor. Elif Çakman’ ın çıtkırıldım tavırları ve olağandışı şaşkınlıkları da komedinin bir başka tamamlayıcısı. Mösyö Jourdain’ in karısını oynayan Özlam Çakar da grup içinde çok iyi.

    Kibarlık Budalası, sezonun 2. döneminde sahnelerimizde yer buluyor. Tiyatro ödülleri dağıtan jürilerin çoğu bu gösterimi izlemeden oylamalarını yaptıkları için tiyatro adına çok şey kaybetmiş oluyorlar. Oyun dilerim gelecek sezon da aynı kadro ile gösterimlerini sürdürür. Büyük Usta Haldun Dormen’i ve sonra bu denli kaliteli bir ekibi bizlere sunan Tiyatro Kedi’ye sonsuz teşekkürler.

    Oyun, 27 Nisan 3 Mayıs tarihlerinde Cevahir Megaplex Sahnesi’nde.

    Dip Not
    1- Akıl almaz hatalar demek… Belgesiz konuşanlar ancak cahillerdir… Cahil kalmak da kimlere özgüdür… İyice düşünmek lazım… İngiltere’de yerel gazete… Ülkenin tamamına yayılan bir yerel gazete… Gülerle insana…

    2- Nihayet bir kepçe darbesiyle yıktılar Muhsin Ertuğrul Sahnesi’ ni. Sayın Başkan Topbaş ve yıkım ekibi (başta Orhan Alkaya ve Kenan Işık) şimdi çok memnundurlar koltuklarında. Hangi medeni ülkede sahne yıkılır? Avrupa ya da başka bir kıt’a, tiyatro salonlarını restore ederken kalk koca bir tarihi yerle bir et. Bu hangi mantıktır? Ruslar st petersburg’ da asırlık tiyatrolarını yenilerken tarihsel dokuya bağlı kalarak bu işi yapıyorlar, ama bizler elimizdekini tarihin tozlu sayfalarına gömüyoruz. Efendim şurada sahne açma çalışmaları varmış, burada sahne tasarlanıyormuş. Peki ya giden Muhsin Ertuğrul Sahnesi’ nin yerine ne koyabileceksiniz? Sizler değil sahne açmak, elinizdeki sahneleri korumaktan aciz biçimde kültür politikaları yürütüyorsunuz. Sayın Alkaya, yıkım kararının altına attığınız imza, bin yıl sonra bile hep sizin imzanız olarak kalacak. Bu ne acı bir hatırlanma olacak, vah size!


  10. zmir Devlet Tiyatrosu’nun 2007-2008 sezonu oyunlarından biri olan “Bir Garip Orhan Veli” için dört başı mamur bir oyun eleştirisi yazmak mümkün değil. Murathan Mungan’ın, Orhan Veli Kanık’ın şiirlerinden uyarladığı oyun, şiirsel bir anlatı niteliğinde.

    Yıllardır Müşfik Kenter’in yorumuyla izlediğimiz Bir Garip Orhan Veli; şairin insan yönünü daha yakından tanıtarak şiirleriyle gönül bağı kurmamızı sağladı. Otuz altı yaşında bu dünyaya veda eden gencecik bir şairin nükteli dizelerini şarkılarımıza buyur ederek bu bağı perçinledik. Hayatın zaman zaman kendisine acımasız davranmasına aldırmadan, kişiliğinden ödün vermeden, doğru bildiği yaşam çizgisini sürdüren, kısacık ömrüne pek çok unutulmaz şiir sığdıran Bir Garip Orhan Veli, pek çok kez sahnede boy gösterdi.

    Türk Şiiri’nde Bir “Garip” Orhan Veli…
    Melih Cevdet Anday ve Oktay Rıfat’la birlikte Türk Şiiri’nde “Garip” akımının kurucularından olan Orhan Veli Kanık’ın şiirleri bu kez, Murathan MUNGAN' ın uyarlamasıyla ve Tayfun Erarslan’ın reji yorumuyla sahneye taşınıyor. Yönetmen ve oyuncu Tayfun Erarslan, Ankara Devlet Tiyatrosu kökenli bir oyuncu. "Bir Garip Orhan Veli" deki performansıyla, bizleri şairin şiirleriyle iç içe geçen yaşam öyküsüne doğru düşsel bir yolculuğa çıkarıyor. Her ne kadar söz konusu, sahnede uçuşan dizeler olsa da, bütüne bakıldığında başarılı dekor ve ışık soyutlamaları oyunda şiirselliği sağlayan en önemli etkenler olarak ön plana çıkıyor. Behlül Tor tarafından tasarlanan işlevli dekor, İbrahim Karahan’ın ışık oyunlarıyla bir araya geldiğinde, şiirsel anlatıyı bir ölçüde kurtarıyor. Orhan Veli' nin yaşadığı döneme tanıklık eden şiirleri, onun sanatçı kimliğinden kaynaklanan duygusal ve uçarı özelliklerini yansıtırken, küçük bir memur olarak günlük yaşamını sürdürmesi gereken bir insanın hayalleri ve gerçekleri arasında sıkışıp kalmış gel-gitlerini de içinde barındırır. Bu anlamda Murathan Mungan’ın başarılı uyarlaması ne yazık ki sahnede hayat bulamamış. Orhan Veli’yi canlandıran Tayfun Erarslan, seyirciyle yeterince samimi bir bağ kuramıyor, dolayısıyla da şairin duygusunu taşıyan metin havada kalıyor. Oyuncunun, adeta bir holding CEO’su havasındaki sahne duruşu; ne yazık ki dönemin bohem hayatını yansıtmakla sınırlı kalmış, şairin naiv ruhundan ve sade dilinden uzak bir yaklaşıma sahip.

    “Baka kalırım giden geminin ardından; Atamam kendimi denize, dünya güzel; Serde erkeklik var, ağlayamam.”

    Otuz altı yıl gibi kısacık bir ömre sığan dizelerin neredeyse tamamı halk tarafından kabul görmüş, hayatın içine işlemiştir. Halkla bu denli iç içe olan ve benimsenen bir şairin sahnede, bohem hayatın içinde kaybolup gitmiş, hovardalığından öte miskin bir kedi kıvamındaki hayat duruşunun ön plana çıkartılmış oluşu, “yazık oldu Orhan Veli”ye” dedirtiyor insana, tıpkı şairin “Yazık oldu Süleyman Efendi’ye” dizelerinde olduğu gibi!

    “Ağlasam sesimi duyar mısınız, mısralarımda; dokunabilir misiniz, gözyaşlarıma, ellerinizle?

    Diyen şairin oyunda ne yeterince sesini duyuyoruz, ne de içine biriken gözyaşlarına dokunabiliyoruz. Oysa tek kişilik bir oyunun, seyirciyle güçlü bir duygusal bağ oluşturarak, aksiyon eksikliğini gidermesi gerekir. Devlet Tiyatrosu’nun “Bir Garip Orhan Veli”si duygu yoksunluğuna kurban gitmiş. Oyun, başarılı dekor ve ışık yorumunun yarattığı şiirsellik dışında, dramatizasyon çizgisinden çıkarak şiir dinletisi niteliğine dönüşmüş. Devlet Tiyatrosu’nun, toplumsal sorumluluğunu ön plana çıkartarak, şairin ölümünün elli sekizinci yılında bu oyunu repertuarına alması takdire değer, fakat uyarlamayı dramatik bir bütünlük içinde sahnelemek yerine, seyircide şiir dinletisi duygusu uyandırmayı tercih etmeleri anlaşılmaz bir durum.

    Bilmezdim şarkıların bu kadar güzel, Kelimelerinse kifayetsiz olduğunu…

    Orhan Veli’nin bestelenmi ş ve dilimize takılmış o kadar çok şiiri var ki; neredeyse hepimizin bildiği bu ezgilerden yola çıkılarak daha renkli bir oyun düzeni uygulanabilirdi kuşkusuz. Sahne ve duygu değişimlerine serpiştirilecek olan bu şarkılar sayesinde şairin hüzünleri ve sevinçleri arasındaki geçişler daha yoğun bir şekilde aktarılabilirdi diye düşünüyorum. Belki de bu sayede tek kişilik bir oyun düzeni daha renkli hale getirilebilir, durağanlıktan uzaklaşır, seyirciyle etkileşim içine girebilirdi. Ayrıca, Orhan Veli’nin unutulmaz kadınları, dizelerdeki suskunluklarını bozarak, sahnede simgesel de olsa canlandırılabilirdi. Böylece, olay dizisi bütünlüğü içinde dramatik kurgu sağlanmış olurdu. Oyun bu haliyle dağınık ve karışık bir şair kimliğini yansıtmaktan öteye gidemiyor, gencecik şairin, alt metinde gizlenen ve O’nu Türk Şiiri’nin büyük değerlerinden biri yapan özellikleri göz ardı edilmiş oluyor.

    Şair’in 94. Doğum Yılı…

    İzmir Devlet Tiyatrosu’nun bu oyunu seçmekteki amacı ; Orhan Veli Kanık’ın adını yaşatmaksa; zaten Türk halkı, ezbere bildiği dizeleriyle şairini gönül tahtına oturtmuştur. Kuşkusuz Devlet Tiyatrosu’na yakışan; büyük şair Orhan Veli’yi bugüne dek yapılmış uyarlamalardan farklı bir yorumla sahneye taşıyarak, az bilinen niteliklerini gün ışığına çıkartmak olurdu. İzmir’imizin gözbebeği Devlet Tiyatrosu’nu, doğrularıyla ve yanlışlarıyla kucaklarken, tüm çalışmalarını destekleyen bir seyirciye sahip olduklarının bilinciyle yürüyecekleri yolun aydınlık olmasını diliyorum. Ayrıca, 13 Nisan 2008 Pazar günü, değerli şairimiz Orhan Veli Kanık’ın 94. doğum yıldönümü olduğunu belirterek kendisini saygıyla anıyorum.


  11. Trabzon Devlet Tiyatrosu’na ‘’Düğün Ya Da Davul ‘’ oyununda ki başbakanın bazı söylemlerine göndermede bulunan birkaç replikten dolayı soruşturma açılmasından ve dört oyuncunun cezalandırılmasından haberdar olmayan yoktur sanırım.

    İktidar özgürlük ve demokrasi naraları atarken sudan sebeplerle tiyatroyu sansürlemesi ve sanatın eleştirme hak ve görevini cezalandırması çelişki olduğu kadar sadece kendine demokrasi ve kendine özgürlük isteyen bir zihniyet değil midir?

    Rize turnesi sırasında soruşturma açılmasını sağlayan Rize Valisi’nin ‘’…devletten para alıp devleti eleştirmek etik değildir’’ sözlerine ne demeli? Sanatı ve sanatçıyı desteklemek bir lütuf değil sosyal devletin temel görevlerinden biridir, dolayısıyla bu desteği alıp yalakalık yapmak etik, eleştirmek etik değil öyle mi? Peki nasıl bir etik anlayıştır?

    Tiyatro sansürlenirken, sanatçılar cezalandırılırken kimi aydınlar az ya da çok tepkilerini gösterdi, gösteriyor da. Peki sansüre maruz kalan ve cezalandırılan sanatçılar gerekli tepkiyi gösteriyorlar mı? 27 Mart Dünya Tiyatro Günü’nde sivil toplum örgütleri, amatör tiyatro grupları Haluk Ongan Sahnesi önünde ağlayan masklarla basın açıklaması yaparken cezalandırılan sanatçılar neredeydi? Bu özel gün de onların tepkilerinin de tiyatro önünde hayat bulması gerekmiyor muydu? Ağlayan masklarla basın açıklaması yapan bir avuç aydının yanında ( kendi tiyatrolarının önünde ve 27 Mart’ta ) yer almaları lazım değil miydi? İşin memuriyet kısmı ise beni hiç ilgilendirmiyor doğrusu. Siz yanlış olanı eleştirirken eleştirilen iktidar sizi alkışlayacak değildir. Elbette sizi susturmaya, geri adım atmaya zorlayacaktır. Zorladı da. Oysa sanat ve sanatçıdan beklenen buna boyun eğmek değil direnmektir.

    İşin özeti Trabzon Devlet Tiyatrosu, Türkiye’de aydın, demokrat diye geçinen sivilinden siyasisine bir çok kimse bu sansürün altında kalmıştır, bu sansürü kabullenmiştir, kabuğuna çekilmiştir.

    Düşünsenize Türkiye’deki bütün devlet tiyatrolarının ayağa kalktığını, direndiğini. Eğer böyle olsaydı bu sansür ve cezalandırma olabilir miydi?

    Düğün Ya Da Davul artık sansürlü oynamaktadır. Bu durum kabul edilmiştir.

    Utanılacak bir tablo.

    Vaziyet tam bir fiyasko. __________________


  12. Bu başlığı atmamın iki nedeni var. Birincisi malumunuz; Molieré hasta haliyle ''Hastalık Hastası'' adlı oyunda tüm ısrarlara rağmen (tiyatrosunu kurtarmak adına) oynaması ve akabinde öksürükle başlayan bir iç kanama yüzünden yarım saat sonra karısını bile göremeden oyun sonrası evinde ölmesi. İkinci nedeni ise, oyuna getirilen yorum. Molieré, eserlerinde tiplerden çok, olay dizileri üzerinde durmuştur. Ama her nedense, günümüzde olay dizisini bertaraf edip komediyi tiplerde arıyoruz. Molieré harekete dayalı komedi anlayışını yıktığı halde neden Farsa ihtiyaç duyulur anlamış değilim. Eğer bu güncelleme adı altında yapılıyorsa ya güncellemeyi yanlış anlıyoruz, yada yazara bir kastımız var. Neo klasik donemde yazılmış eserin konusu; kendini hasta zanneden hastalık hastası bir adamın kendi çıkarından dolayı kızını bir doktorla evlendirme çabasını,karısına olan güveni ve inancını anlatır.

    Molieré’i anlamak!
    Molieré’in oyunlardaki başarısı 17.yy. Fransız toplumundaki değişik tipleri, o donemin törelerini ve kurumlarını, doğayı ve doğallığı kendisine ölçü alarak gözler önüne sermesiyle oluşmuştur.

    Para ve ün düşkünü kişiler, yapmacık davranışlı sözde kibarlar, sahte dindarlar, aşırı kıskançlar, cimriler, -----ler, iki yüzlüler, doğadan ve sağ duyudan uzaklaştırdıkları ölçüde onun oyunlarında alay konusu olmuşlardır.

    İnsanların gülünç yanlarını çizerken onları yanılmayan bir gözlemci gibi, gerçeğe uygun ve en doğal görünüşleriyle canlandıran Molieré, kişilerinin ruhsal özelliklerini de göz ardı etmemiş, yararlandığı güldürü yöntemlerini onların kimliklerine ve durumlarına uyarlamıştır.

    Oyun kişilerinin inandırıcılığı onun bu şaşmaz gerçekçilik duygusuna ve gözlem gücüne dayanır.

    Başlangıçta başlıca amacının eğlendirmek olduğuna inandığı komedinin, daha sonraları genellikle insanların gülünç ve eksik yanlarını sergilemekle görevli olduğu düşüncesini benimser.

    Oyunlarında toplumsal ilişkileri ; din, eğitim, edebiyat ve aile kurumlarını değişik yönleriyle ele alır. Burjuvaları, köylüleri, soyluları, yazar ve eleştirmenleri, uşak ve hizmetçileri, oyuncuları her zaman kendilerine özgü bir dille canlandırır. Böyle somut ve günlük bir gerçeklikten yola çıktığı için de evrensel oyun kişileri yaratmayı başarıyor.

    Klasik oyuna güncel yorum, güncel yoruma klasik oyunculuklar.

    Diyarbakır Devlet Tiyatrosu bugüne kadar oynadığı oyunlarla ismini hep zirveye yazdırmış bir kurum. Gerek seçilen oyunlar, gerek oyuncuların canla başla oynaması bende tarifi mümkün olmayan bir hayranlık yaratmıştır. Rejinin bu oyunu önemsemediğinden midir bilinmez, oyunculuklar yetersiz kalmış.

    Argan (Sertel Uğur)
    Oyunun ana karakteri olan Argan’la başlayalım.

    Başlangıç için şunu söyleyelim. Oturduğu koltuktan bile kalkmak istemeyen bir karakterin ilerleyen bir bölümde kızıyla beraber ip atlayabilmesi, canlandırdığı kahramana ne kadar sadık olduğunu gösterir!

    Yaşlı, hastalık hastası,sinirli,huysuz,karısına düşkün, çıkarcı ve aksi gibi Argan’ın temel özelliklerine zıt bir tutum sergilemesi, oynadığı karakterle çelişmesini sağlamış. Zaten fazla abartıyla Argan karakterinin temel yapısına doğrudan karşı çıkıyor. Olaylara yeterli tepkiyi gösteremediği gibi oyunun ana karakteri olmasına rağmen silik bir oyunculuk çizerek ikinci plânda kalıyor. Ses ve vücut kullanımlarının yetersiz oluşu, işin tuzu biberi oluyor.

    ''Çöplük'' ve ''Asiye nasıl kurtulur'' adlı oyunlarda gösterdiği performansla geniş bir hayran kitlesi oluşturmasına karşın bu oyunda canlandırdığı kahramanın eksen karakter olduğunu benimseyememiş. Argan’ı çözmekte zorlanmış. Oldukça çelişkili oyunculuğuyla tam yerine oturtamamış. Kısacası karakterini atıl durumda bırakmış.

    Diğer oyuncular
    Selda Özler, Gözen Müftüoğlu, Lale Ertiş Gençtürk, Duygu Zade Erçağ, N.Hakan Dönmez, M.Lebip Gökhan, Gökçe Yurtsal, Pınar Gün, Uğur Çınar, Hakan Şahin, Faruk Acar ve Güldesten Yüce’den oluşan tüm kadro yaratıcılıktan yoksun bir oyunculuk sergiliyor.

    Bir çoğunu ''Asiye Nasıl kurtulur'' adlı oyunda izledim. Hiç biri kötü oyuncu değil. Hepsi sağlam ve kabiliyetli oyuncular.Bu oyunla, bir rejinin oyunculukları nasıl heba ettiğini görüyorum sadece. Rejinin oyun ve oyunculuk üzerindeki etkisine tanık oluyorum.

    Bu kadar başarılı oyunculara verilen klişe mizansenlere üzülüyorum.

    Oyuncuların canlandırdığı tiplerle içli dışlı olamadıklarından yeterli analiz yapamadıklarını düşünüyorum.

    Oyuncuların ''Abo'' kelimesi hadi neyse de ölüm sahnesinde '' öldi öldi- getti getti'' gibi bir takım nidalarla ağıt yakmasına anlam veremiyorum.

    Dansöz kullanarak oyunun hareketleneceğini sanan yönetmene şaşıyorum.

    "Neden'' cümlesini oyunculardan sonra, böğürme sesi gibi rahatsız edici bir tonda banttan verilmesinin tebessümden öte irkilmeye neden olmuş.

    Oyun, Argan’ın yatak odasına geçmesine rağmen, Argan’ın ''Hadi yatağımıza gidelim aşkım'' cümlesi neyin nesi oluyor?

    Hele hele hizmetçi Toinette’nin doktorculuk oynadığı sahne, tam anlamıyla bir prova havasında sahneleniyor.

    Oyunculukları tam anlamıyla gösterebilecekleri bir oyun olmasına rağmen neden es geçtiklerini anlamıyorum.

    Gördüm ki oyuncular ne kadar başarılı olursa olsun, metin ne kadar iyi olursa olsun reji iyi olmadığı sürece, sanırım oyuncularında yapabileceği pek bir şey yok.

    Işıl Kasapoğlu’nun yorumu.
    Türk tiyatrosunun mihenk taşlarından! Sadece Türkiye’de değil, Avrupa’da da Türk tiyatrosunu başarıyla temsil etmiş, bir barış elçisi gibi Türk tiyatrosunu yıllardır sırtlayanlardan biri. Yönetmen diyince ilk aklınıza kim geliyor diye sorsam anında söyleyeceğiniz bir isim. Aldığı ödüllerin sayısını unutan adam! Işıl Kasapoğlu.

    Işıl Kasapoğlu, mizahı olaylar dizisine değil tiplere yüklemiş. Oyundaki kahramanların temsil ettiği zümre yerine, kahramanlarla uğraşmayı yeğlemiş.

    Oysa Molieré ''Hastalık Hastası'', Tartüffe'' ve ''Cimri'' gibi komedyalarında hem bir karakter özelliğini sivriltmiş hem de kahramanlarının temsil ettiği zümreye bu insanların yaşama biçimlerine dolayısıyla toplumun ahlâki yapısına eleştiri getirmiştir.

    Bir oyunun iyi veya kötü çıkmasındaki en büyük rol, şüphesiz yönetmenindir. Kimse bana kızmasın, aldığı ödüllerden de bahsetmesin. Bir oyun bu kadar kötü yönetilmez! Bu kadar boşlanmaz!

    Liseler arası tiyatro şenliklerinde oyun yöneten öğretmenlerin bile daha iyi bir oyun çıkaracağından eminim.

    Kaldı ki Işıl Kasapoğlu’nun oyunu izlediğini dahi düşünmüyorum.

    Zorlama ve yapay oyunculukların tek sebebi, yönetmenin oyuna önem vermemesi olarak açıklanabilir.

    Elbette koskoca Işıl Kasapoğlu bunları çok iyi biliyor!

    Hakan Dündar’ın dekoru.
    Sahne açıldığında şık bir yatak odasıyla karşılaşıyoruz.Metne sadık bir dekor tasarlamış. Sade bir tasarımla oyunculara gereken yer sağlanmış. Renk seçimleriyle zengin havayı yakalamış. Yalnız perdeyi iki kat yapmayı unutmuş. Sahneden ayrılan oyuncular çıkarken görünüyor. Buda havayı dağıtıyor.Buna bir an önce müdahale edilmeli. Oyunun geneli olarak başarılı bir iş çıkarmış.

    Esra Selah’ın Kostüm tasarımı.
    Oyunun dokusuna uygun bir çalışma yapmış. O donemi yansıtmakta hiç ama hiç zorlanmamış. Oyunun anlaşılmasına doğrudan katkı sağlıyor. Yaşa ve karaktere uygun seçimleriyle başarılı bir iş çıkarıyor.

    İzzettin Biçer’in Işıkları
    Rüya sahnelerindeki çalışmaları oyuna damgasını vurmuş. Monologlardaki nokta ışıklar tam zamanında girilmiş. Dans sahnelerinde dikkat isteyen bir çalışmaya imza atmış. Oyunun yapısına uygun renkli bir çalışmayla başarıya ulaşıyor.

    Alper Maral’ın oyunda kullandığı bir veya iki müziği , Meral Cerenoğlu’nun genel dans düzeni güzel bir uyum içerisinde başarıyla sergilenmiş.

    Molieré şuan yaşasaydı ve oyunu bu haliyle izleseydi yorumu ne olurdu kim bili


 

 

<b>Yorum Yaparak Bu Konunun Geliştirilmesine Yardımcı Olabilirsin</b> Yorum Yaparak Bu Konunun Geliştirilmesine Yardımcı Olabilirsin


:

Powered by vBulletin® Version 4.2.5
Copyright ©2000 - 2017, Jelsoft Enterprises Ltd.
akrostiş şiirmektup örnekleri