Hoşgeldiniz. Unutmayın, çok istiyorsanız mutlaka bir yolu vardır.!

Malum Tiyatro sezonumuzu yarılamış durumdayız; yani kapalı gişe yapıp , ilgi çeken oyun lar belli olmuş durumda. Usta eleştirmenlerimizin ve oyun cularımızın verdiği yanıtlarla ortaya
  • 5 üzerinden 5.00   |  Oy Veren: 3      

  1. Sponsorlu Bağlantılar


    --->: Eleştiriler

    Sponsorlu Bağlantılar




    Malum Tiyatro sezonumuzu yarılamış durumdayız; yani kapalı gişe yapıp, ilgi çeken oyunlar belli olmuş durumda. Usta eleştirmenlerimizin ve oyuncularımızın verdiği yanıtlarla ortaya çıkan durumlardan bir kaçını inceleyelim. Sezonun en güzel oyunlarına birlikte göz atalım.

    Başrollerini Haluk Bilginer ve Vahide Gördüm'ün paylaştığı “Evlilikte Ufak Tefek Cinayetler” kapalı gişe yapan oyunların başında geliyor. Eric - Emmanuel Schmıtt'in yazıp, Şehsuvar Aktaş'ın dilimize çevirdiği oyun, Oyun Atölyesi tarafından sahneleniyor. Evli bir çiftin, birbirlerine karşı, tutkuları, aşkları ve nefretlerini konu alan oyunun şimdiden Ocak biletleri tükenmiş durumda, Şubat ayının satışları da, 10 Aralıkta başlatıldığı için her an bitebilir ihtimalini yaşatıyor.

    İngiliz yazar Philip Ridley'in yazıp, Cem Kurtuluş'un çevirdiği “Kürklü Merkür” de kapalı gişe yapan oyunlarımızdan biri. Tiyatro DOT tarafından sahnelenen oyun, Fütürist Bir Masal olarak nitelendiriliyor. Bağımsızlığın ve sosyal çöküşün korkunç gerçekleri ve anılarıyla yüzleşmek isterseniz, elinizi çabuk tutmanız gerekebilir.

    Kapalı gişelerden bir diğeri ise “Oyunun Oyunu”. BKM'de, Yasemin Yalçın'ın kadrosuyla sahnelenen oyun, tiyatro tarihinin en ilgi çeken oyunlarından biri olarak gösteriliyor. Her oyuncunun iki karakteri canlandırmasıyla, gösteri dünyasının hem ışıltılı yüzünü, hem de perde arkasını yansıtan bir gerçekle karşı karşıya kalacağınız oyun, yalnızca Cuma, Cumartesi ve Pazar günleri sahnede.

    Sadri Alışık Tiyatrosunda izleyicisiyle buluşan “Kadıncıklar”ın başrolünde Kerem Alışık ve Nurseli İdiz'i görüyoruz. Başarılı performanslarıyla, eleştirmenlerden tam not alan oyun, Zürih Tiyatro Festivalinde de pozitif eleştiriler almış durumda. Kadının töre ve namus başlığı altında bastırılması, kadına tek başına ayakta kalma şansı verilmemesi gibi konuları ele alan Kadıncıklar'ın hikayesi bir genelevde geçiyor.

    Hemen hemen benzer nitelikler taşıyan “Oyunu Bozuyorum” ise, kişinin, ahlak kavramı, namus cinayetleri ve tecavüz gibi öğelerini işliyor. Oyun, Ocak sonunda Garajistanbul'da izlenebilir. Federico Garcia Lorca'nın yazdığı ve Engin Alkan'ın yönettiği “Benarda Alba'nın Evi”nde, Hülya Arslan, Sevil Akı, Bercis Fesçi ve Oya Palay gibi isimleri görüyoruz. Baskıcı törelerin ve kör inançların, yalnızca kadınlardan oluşan bir aile üzerindeki etkisini ele alan oyun, farklı yaş ve konumdaki kadınların, kırsal kesimlerdeki yazgısını sunuyor.

    Yine İBB Şehir Tiyatroları tarafından sahnelenen “Üç Kız Kardeş” de, gişe yapan oyunlardan biri. Anton Çehov'un yazıp, Ataol Behramoğlu'nun çevirdiği oyunda; Aslı İçözü, Bennu Yıldırımlar ve Yeliz Gerçek gibi isimleri görmek mümkün. Tiyatro İstanbul Tarafından sahnelenen; “Çıkmaz Sokak Çocukları”, Kenter Tiyatrosu'nda “Koca Bir Aşk Çığlığı” ve “Müzedeki Hayalet” le Tiyatro Kedi, yoğun ilgi duyan seyircilerine perde açmaya devam ediyor.

    Tiyatro Eleştirmenleri Birliği Başkanı Üstün Akmen başta olmak üzere, Atilla Dorsay, Yaşam Kaya ve Zeynep Aksoy gibi ünlü eleştirmenler ve Dolunay Soysert, Emre Kınay, Deniz Türkali, Nedim Saban gibi oyunculardan oldukça iyi eleştiriler alan oyunlar, seyircileri tarafından da, büyük beğenilerle izleniyor.

    Sezonu oldukça iyi gişelerle kapatacak olan bu oyunlar dışında, diğerlerini de unutmamak gerek elbette. Dileriz, tüm Tiyatrolar ve tüm oyunlar aynı tat ve beğeniyle emeklerinin karşılığını görürler.
    Hepsine kapalı gişe ve yoğun ilgi dileğiyle..

    Paylaş Facebook Twitter Google

  2. Yer : Kalabalık bir pazar meydanı, ortada bir kamyon dolusu insan ve önünde bağıran bir pazarcı. Modern zamanlar.
    Pazarcı : Haddeeeee kelepir bunlar. Amcam, teyzem bakmadan geçme. Bu mallar kelepir, alan bir, almayan bin pişman. Hadddeeeeeee kelepir bunlar. Satılık sanatçı, hadddeeee. Böylesini hiçbir yerde bulamazsın.

    Tezgahın önünde memur emeklisi kılıklı yaşlıca bir amca. Gözlüklerinin ardından sanatçıları uzun uzun süzüyor. Baştan aşağı dikkatle inceledikten sonra satıcıyla fiyat üzerinde pazarlık yapmak istiyor. Pazarcının tepesi atıyor. Hiddetle: - Efendim Amca? Almayacaksan ikile, uzun etme. Hayır efendim! Pazarlık mazarlık yok! Zaten sudan ucuza gidiyorlar. İstiyorsan üstüne bir de para verelim ha? Hadi amcam almayacaksan ikile. Tezgahın önünü kapama. Hadddeeeeee konservatuar mezunu kelepir sanatçılar bunlar. Tiyatro sanatçısı, operacı, balerin, müzisyen, ressam, heykeltıraş, ne ararsan var. Kelepir bunlar. Elde kalmasın. Eğlencelik bunlar. Hadddeeeeee

    Gençten bir adam teklifsizce ilerler, hiçbir şey sormadan insanların dişlerini, ağızlarını el yordamıyla yoklamaya başlar. Bir yandan da kendi kendisiyle konuşur( Kaç yaşında bunlar? Sağlıklı mı acaba? Çürüğü yoksa her işe koşturulur da….)

    - Hooooop ne yapıyorsun kardeşim? Yaaa at mı onlar? Öyle dişlerine filan bakmalar. At, eşek pazarı ilerde bu tezgahta sadece “sanatçı satılıyor”. Sağlıklı olduklarını nasıl mı anlayacaksın? Tövvvvbe Ya Rabbim. Katil eder insanı bunlar yaaaa. Seçip de mi yolluyorsun bunları buraya akşam akşam? İşin iyice suyunu çıkardınız ama. Bu adamlar o kadar konservatuar okudu, yüksek yüksek okullar bitirdi. Sen kalk adamın ağzını açıp dişlerini kontrol et. Eksik var mıymış, değeri düşermiş. Ayıp oluyor ama sanatçıya biraz saygılı olun değil mi? Boru değil bu sanatçı. Sanata ve sanatçıya biraz saygı. Hadi kardeşim biz seni daha fazla tutmayalım et, eşek pazarı ilerde. İyi giyimli gün görmüş yaşlı bir teyze. İnsanlara şöyle bir baktıktan sonra pazarcıya doğru bastonunu sallayarak sorar (Bu yaptığınız çok ayıp. Bunu, bu insanlara yapmaya utanmıyor musunuz?)

    - Efendim teyzem? Ben neyi, ne yapıyorum? Valla teyze ben bir şey yapmadım. O işi siz milletçe yaptınız, sonra seyrine baktınız. Şimdi bu işi başımıza açanlar ektiklerini biçiyorlar. O kadar. Beni hiç suçlama teyzem. Ben emir kuluyum. Bana ne denirse onu yaparım. Esas sen söyle bakalım. AKM, Muhsin Ertuğrul Sahnelerinin yıkım kararı çıktığında sen neredeydin? Tiyatro salonları birer birer alışveriş merkezlerine, dükkanlara, oto parka, yemekhaneye dönüştürülürken sen neredeydin? Peki alış veriş merkezi yapmak için tiyatrolar yıkılırken, kazara (!) yakılırken, artık kundaklamanın adı ne kadar kaza oluyorsa, neredeydin? Efendim? Duyamadım? Peki, hocaların hocası Türk Tiyatrosunun temel taşlarından Prof. Dr. Özdemir Nutku ve Türk Tiyatrosunun en büyük ustalarından Yıldız Kenter'e utanmadan arlanmadan, yüzleri dahi kızarmadan “siz artık yaşlandınız, sizi artık üniversitede istemiyoruz, sanatçılar evlerinde ölsünler” dediklerinde sen neredeydin? Efendim? Duyamadım? “Sanatçılar evlerinde ölsün” cümlesini yasaya tahvil edip 65 yaşın üzerindeki bütün sanatçıları emekli ederek, akılları sıra onları eve kapamaya çalıştıklarında neden hiç sesiniz çıkmadı teyzem? “Sanatçılar evlerinde ölsün” yasasını çıkartan yetkili ve etkililer sonradan yaptıkları açıklamalarla “Kör olmayasıca basın mensupları her dediğimiz çarpıtıyorlar. Valla biz öyle bir şey demedik” diye ikinci bir açıklama yapıp işi kurtarmaya çalıştılar ama iş gördüğün gibi ortada. Sonra, “opera, bale, senfoni orkestraları gibi kurumlar artık yerel yönetimlere bırakılacak, devlet sanattan elini çekecek” dediklerinde, Devlet Opera ve Baleleri, Devlet Tiyatroları, Devlet Senfoni Orkestraları, Devlet Resim ve Heykel Müzeleri dolaylı yollardan adım adım tasfiye edilirken sen neredeydin? Gerekçe olarak, “devlet sanatla uğraşmazmış”, sanki daha önce çok “uğraşıyordu” da. Tabii bu durumda sevgili teyzem, senin çıkıp bu etkili ve yetkililere, “bu ülkede devletin ne zaman “gerçek ve tutarlı bir sanat politikası” oldu da devlet sanatla uğraşmaz diyorsunuz” demen lazım gelmez miydi ha? De bakayım bana. Sanki devletin çok oturmuş bir sanat politikası oldu da, devlet sanattan ellerini çekecekmiş sevsinler. Yerel yönetimlerin insafına ve sanat anlayışına (!) bırakılan opera, bale, tiyatro, senfoni orkestraları, müzeler derken geldiğimiz nokta bu güzel teyzem. Ha teyzem? Hiç uzağa gitme bundan yıllar önce 1993 Temmuz'unda Sivas'ta aydınları cayır cayır yakarlarken sen neredeydin be teyzem? Öyle bir olay hiç duymadın mı? Acaba neden hiç şaşırmadım? Öyle hindi gibi bana diklenip bağıracağına, zamanın da o yetkili ve etkililere diklenseydin bugün burada ben “sanatçı satıyor” olmazdım benim güzel teyzem. Hadi teyzem uzun ettin. Almayacaksan tezgahın önünü kapama bak çeneye daldık akşam oldu. Haddeeeeee, kelepir bunlar, akşam pazarı, iki sanatçı alana üçüncüsü bedava. Hadddeeee “batan geminin malları bunlar”. Hadddeeeeeee iki alana üçüncüsü bedava.

    Birden nefesi sıkıştı, kan ter içinde yataktan fırladı. Sırılsıklam olmuştu. “Oh, şükürler olsun, sadece kabusmuş. Aman Tanrım sanki gerçek gibiydi”. Kalktı. Mutfağa gitti. Bir bardak su içti. Kendi kendine söylendi. “Ne kabustu ama?” Uykusu açılmıştı. Demliğe çay koyup ocağın altını yaktı. Bilgisayarın başına oturdu. Haberlere göz attı. Haber listesinde bir başlık dikkatini çekti. O da ne? “İhaleyle sanatçı alınacak”

    “İstanbul Büyükşehir Belediyesi, 28 Ocak saat 10.00'da gerçekleşecek 168 sanatçı ve teknik elemanı kapsayan “herkese açık” hizmet alımı ihalesinde, 5 adet oyuncu, 35 yardımcı oyuncu, 25 figüran oyuncu ve 20 özel nitelikli sanatçıyı taban fiyatı 2.8 milyon YTL olacak ihaleyle işe alacaktır.”

    Habere baka kaldı. Neydi şimdi bu?
    Kabus mu?
    Gerçek mi?
    Yoksa kabus gerçek mi oluyordu? __________________


  3. Tiyatro Kare, yeni sezona G.Stone ve R.Cooney ikilisinin yazdığı “Kim O” adlı komedi ile merhaba dedi. Oyunu günümüze uyarlayan Ragıp Yavuz, çatışmalı bir dönemi irdelemiş. 1990'lı yıllardan sonra yaşanılan 'kültür kaosu' oyunda epeyce gün ışığına çıkıyor. Oyunda, 77. Oyununa Çıkan Usta Tiyatro Sanatçısı Metin Serezli; Şarkıcılığa Belirli Süre Ara Verip Sahnelerde Tekrar Parlayan Özlem Tekin ve Murat Harun Özgören rol alıyorlar. Oyunun Yönetmenliğini Nedim Saban üstlenmiş.

    Oyunun Konusu
    Kapitalist olgularla 1980'den sonra tanışan gençlik hızla kültürel erezyona doğru yola alır. Metin Serezli çok uzun süredir çalışan eski bir devlet memuru olarak yaşamına devam etmektedir. M.Serezli' nin yukarı katında oturan iki sevgili bir gece ansızın kavga ederler. Özlem Tekin davetsiz bir misafir olarak Serezli'nin evine gelir ve karnı burnunda hamiledir. Girdiği evden gitmeye hiçte niyeti yoktur. Mülayim halde yaşamına devam eden ve geleneklerine sıkıca bağlı bir karakterle (M.Serezli), günümüz popüler kültürle yaşamını devam ettiren karakterin (Ö.Tekin) komik hikayesi böylelikle başlamış olur.

    Öncelikle oyunun dekorunu ve kostüm tasarımını yapan Başak Pirim Özdoğan muhteşem bir iş çıkarmış. Şahane bir mutfak ve oturma odası görüyoruz sahnede. Ayrıca Özlem Tekin'in hamilelik elbisesi ve giyindiği pijamalar halihazırda komedinin ufkunu açıyor.

    Şarkıcılıktan Oyunculuğa
    Daha önce Şener Şen'le müzikalde oynayan; sonra Cem Yılmaz ile 'Hokkabaz' filminde harika bir performans gösteren Sevgili Özlem Tekin, bu oyun ile sahnelerin vazgeçilmez oyuncusu olacağını ortaya koyuyor. Şarkıcı kimliğinin önüne geçen bu yeni yetenek olgusu, o'nun aslında çok kaliteli bir oyuncu olduğunun göstergesidir. Sevgili Özlem için yazılacaklardan öte; oyunculuk adına ortaya koyduğu gayret alkışa değer. O profesyonelliğe bu oyun ile adım attı. Hamile bir kızı canlandırırken uçuk tavırlarının yanına bir yandan da yaşama tutunmak için aradığı sevgi özlemini kolaylıkla ekleyebiliyor. Özlemini duyduğu sıcak bir yuva özlemini girdiği evde buluyor. Bunu bulurken geçmişi ile hesaplaşmalarını net ifade ediyor. Metin Serezli ile yaşadığı kültür çatışmalarında da başarılı.

    Büyük Usta
    Değerli Metin Serezli, 77. oyununa çıkmanın verdiği onurla tiyatro seyircisini büyülemeye devam ediyor. Tiyatro ödüllerinin popüler isimlere verdiği “yaşam boyu başarı ödülü” nü çoktan hak etti. Ama bunu görecek tiyatro ödülleri şu anda mevcut değil. Sahnelerin Büyük Ustası Metin Serezli, 'Kim O' adlı vodvile ustalığıyla hayat veriyor. Özlem Tekin'e oyun içinde hissettirdiği görünmez komutlarla oyunun yönlendiricisi konumunda. Oyunun tamamını başarıyla oynuyor. Ablası ile konuşmaları, hayata tutunmak için arayış içindeki baba şevkati dolu kalbi, kısırdöngüye girmiş hayatındaki arayışları oyunun temelini oluşturuyor. Aileye duyduğu özlemi seyirciye de yaşatıyor. Oyunun her karesinde oluşan komedide, Özlem Tekin'in espirileri kadar onun da espirilere verdiği karşılıklar da çok önemli. 77 oyuna sığdırdığı büyük oyunculuğunu uzun süre daha devam ettirecek Değerli Metin Serezli.

    'Kim O' Kritikleri
    Sıradan, silik bir memur olan Metin Serezli' nin bir anda amirine kafa tutan hırçın bir hal alması çok güzel bir geçişle sağlanıyor. Oyuna aralıklarla giren Murat Harun Özgören' nin üzerine giyindiği biraz daha güzel olabilirdi. Çok kısa da doğan bebeğin sesini duyabilirdik. Üst katta oluşan kargaşanın gürültüsü alt katta da duyulsa hiçte fena olmayacak. Bi'de son kritik: Sevgili Özlem etekle oturmayı biraz çalışman lazım…

    'Kim O' 'sevgi kavramını ön plana çıkaran finali ile' ocak ayı içerisinde Profilo Kültür Merkezi'nde oynamaya devam edecek. Klasik bir vodvil olan 'Kim O' oyuncular sayesinde seyrine doyulmaz hale dönüşüyor. Sezonun şu ana kadar izlediğim 'en komik oyununu' muhakkak izleyin. Sevgili Özlem Tekin'nin oyunculuk yeteneğine, Değerli Metin Serezli' nin büyük ustalığına tanıklık edin. İyi seyirler…

    Dip Not
    Tavsiye Kitaplar:
    Stefan Zweig 'Yürek Çöküntüsü'
    Michael Baldwin 'Shakespeare'in Kadını'


  4. Amerikalı yazar Lyle Kessler'ın, Türkçe'deki karşılığı “Yetimler” anlamına gelen “Orphans” başlıklı oyununu, ışıklar içinde yatsın Ali Neyzi, metnin içindeki “müstehcen” sözcükleri olanca kibarlığı içinde sarıp sarmalayarak titizlikle dilimize çevirmiş. Tiyatro İstanbul, Gencay Gürün'ün yönetiminde “Çıkmaz Sokak Çocukları” başlığı altında 2007-2008 sezonu oyunu olarak seyircisiyle buluşturmakta. Kimler oynamıştı, nasıl oynanmıştı pek anımsayamıyorum, ama Gencay Gürün'ün aynı oyunu İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları Genel Sanat Yönetmeni olduğu yıllarda kurumunda da sahnelediği aklımda…

    AMERİKALININ ZEKA DÜZEYİ
    Amerikan düşünü, Amerikalıların zeka düzeyi içinde “ti”ye alan bir oyun bu. Kapitalist sistem içinde ayakta kalmaya çalışan iki yetim kardeşin öyküsü kurgulanmış. Korumak amacıyla kardeşi Phillip'i evde hapis tutan ve küçük soygunlarla evi geçindiren ağabey Treat'le; evin kapısından öteye adım atmamış, televizyon, markalar ve başkasının dayattığı değerlerle yaşayan kardeşin basit öyküsü; çıkagelen ve bir anlamda düzeni yıkan bir yabancıyla önce ivme kazanır gibi oluyor, sonra…

    OHHH! NE ALÂ MEMLEKET
    Hepimiz, artık adımız gibi biliyoruz ki, bugün tüm dünyada sermayenin dayattığı büyük bir yıkım yaşanmakta. Refah ve bolluk vaat eden kapitalizm milyonlara sefaletten başka bir şey sunmuyor. Dünyada bir buçuk milyar insan açlık, iki milyar insan sefalet koşullarında yaşıyor ve bu insanlar bırakınız kapitalizmin nimetlerinden yararlanmayı, içlerinden bir milyarı içecek temiz su dahi bulamıyor. Gemi azıya alan burjuvazi, işçi ve emekçilerin mücadele ederek kazandığı eğitim, sağlık, emeklilik, iş güvencesi, örgütlenme hakkı, sigorta gibi temel hakları sırasıyla gasp etmeye çalışmakta. Köleliği dayatan iş yasalarıyla çalışma koşulları ağırlaştırılıyor, çalışma saatleri sürekli artırılıyor. Göstermelik demokratik hak ve özgürlükler rafa kaldırılıp, katı polis devleti uygulamalarına geçilmekte. Barış ve demokrasi havariliği yapan emperyalist barbarlar, savaş ve saldırganlığı tırmandırıyor, kendilerine boyun eğmeyen halkların tepesine bombalar yağdırıyor. Tüm bunlar olurken, bir avuç asalak kârlarına kâr katıyor. Sefalet artıkça, işgal ve saldırılar tırmandıkça tekellerin kasası doluyor. Onlar: “Ohhh! Ne güzel dünya” diyor.

    PARA... NEREYE KADAR
    Oyundaki üç karakter de, kapitalizmin kendileri için tek kurtuluş yolu, yegâne yaşama biçimi olduğunu düşünengiller fasilesinden. Oysa, bu düşünce biçiminin vaat ettiği büyülü dünya (Amerikan Düşü) insana rağmen işleyen, kırıcı sistemler bütününden başka bir şey değil. Günümüzde özgüvenin başarı, “tevazu” göstermenin ise başarısızlık anlamına geldiği bu sistemde akıllı olmak artık birincil koşul. Peki bu sistemde var olmanın, ayakta kalabilmenin yolu ne? Yani: "Para kazanmak için nereye kadar gitmeli insan?"

    İLETİ SEYİRCİYE GEÇMİYOR
    Oyun, esasında “Nereye Kadar Gitmeli”yi sorguluyor. Derken, “Güven Vermek” olgusu ve “Güven Duyma” gücü de devreye girince, (sen misin giren) oyun salkım saçak sarkmaya başlıyor. Kendisi de yetim olan yabancı kimdir, barda içkisini içip sarhoş olduktan sonra, çantasında milyon dolarlık hisse senedi, cebinde on binlerce dolarla ne diye iki yetimin evine gelir, kapitalizmin hangi “kutsal” amacına hizmet etmek aşkına iki yetime elini uzatır anlaşılmıyor, oyun da inandırıcılığını yitiriyor.

    GENCAY HANIM BİRLEŞİK TEPKİYİ BOŞLAMIŞ
    Türk tiyatrosuna fevkalade eserler kazandırmış olan Gencay Gürün, bu kere sahne üzerindeki olaya izleyicinin yakınlığını sağlayamamış. Yanılsama (illüzyon) doğrudan bilinçaltına yönelemiyor. Oysa tiyatro, izleyici topluluğunun birleşik tepkisini ister, Gencay Gürün bu gerçeği elbette benden iyi biliyor. Düşünceden doğan heyecan zaten oyunda yok, heyecan da düşünce doğurmayınca, oyun tempo yitiriyor. Gencay Gürün'ün “heyecan tepkisi”ne böylesine boş vermesi beni şaşırtıyor.

    DEĞİŞİME UĞRAMAK
    Gencay Gürün, seyirciye düşünme olanağı vermeden, bütün olup biteni zorunluymuşçasına göstermek istemiş. Hiçbir olguyu zorlamamış. Jesti, devinimi, vurguyu birbirine karıştırtmamış. İyi etmiş de, perde açılır açılmaz öyküye yoğunlaşan ilgi giderek nasıl dağılıyor dikkat kesilmemiş. İzleyici dikkat dağıtıcı nedenlerle olup biteni gerektiği gibi duyumsamıyor, hatta duyumsamak istemiyor. O zaman da, yönetmenin planı iyiden iyiye bozuluyor, oyun dağılıyor. Altı black-out da, dağılmanın tuzu biberi oluyor.

    SÖZCELENMEDEN OLUR MU
    Dahası, metin üzerinde sözceleme yapılmamış gibi. Sanki, plastik ya da jest olarak işleme uğramamış. Ses ve jest açısından (Cüneyt Türel hariç) metin ince elenip sık dokunmamış. Oyuncu, karakterini fizikselleştiremiyor. Yaklaşımlar psikolojik ve soyut kalmakta. Metin, kendi kuruluşu içinde işliyor mu bilemiyorum, ama oyuncular (Ömer Akgüllü-Serhan Arslan) sadece zıplıyor, sıçrıyor. Devinmiyorlar. Bedenlerine anlam kazandıramıyorlar. Metnin biçemini oluşturan anlam yönlerini kavrayamıyor, kavrayamadıkları için olsa gerek, anlam yönlerinin akışkanlığını sürdürdüğü bağıntı içerisinde değişime uğrayamıyorlar.

    Diğer taraftan, sahne trafiği iyi çalışmakta. Soracağım tek “husus”, Phiilip'in yediği yemek, Yabancı'nın yaptığı çay, Treat'ın içtiği bira gerçek de; Phillip'in, Treat'ın dizine (güya) sürdüğü Hidrojen Peroksit'in şişesi neden boş? Neden sadece o tablo “mış” gibi?

    YARATICI KADRO
    Giysileri kim tasarlamış belli değil, ama sözüm yok. Nilgün Gürkan'ın dekoru çizgi, renk, malzeme, ışık, eşya öbeklenmeleriyle sahneye hiçbir devinim katmıyor. Sahnedeki öğeler dekorun fiziksel yönüyle hiç mi hiç uyumlu değil. Gürkan'ın tasarladığı fiziksel görsellik ne devinime yardımcı, ne iletinin izleyiciye gitmesine katkı sağlayıcı, ne de ıkına sıkına ileti üreten metnin izleyiciye geçmesine koltuk çıkıcı.

    Aytekin Saday bildiği yoldan dönmüyor, aynen ilerliyor. Gene cascavlak bir ışık tasarımı… Duygu, düşünce, imaj, zaman mekân-kavramı, atmosfer, derinlik, perspektif, üç boyutluluk… Hiçbiri yok!

    OYUNCULUK
    Genç oyuncular Ömer Akgüllü'yü ile Serhan Arslan'ı eleştirmeyeceğim. Her ikisinin de, tiyatro yolunda hızlı adımlarla yürüyebileceklerine inanıyorum. Ama henüz dışsal fiziksel aksiyonları içsel özlerle besleyecek, bir rolü ruhsal yaşamlarıyla dolduracak elverişli malzemeye tam olarak sahip değiller diyeceğim ve doğal olarak kendilerini sinirlendireceğim.

    Sinirlendireceğim, ama diğer taraftan da “yolun başı”nı göstereceğim. Hemen şimdi, şu anda Treat'in, Phillip'in içsel içeriklerini incelesinler, sonra beri gelsinler… Cüneyt Türel'den de, inanç olmaksızın karakteri asla gerçek anlamda duyumsayamayacaklarını öğrensinler…

    Sonra hakkımda ne derlerse desinler… İçtenlikle içime sindireceğim.


  5. Jale - (sözünü sakınmayan bir patavatsızlıkla sorar) Homoseksüel misin?
    Can - (gülerek bütün samimiyetiyle yanıtlar.) Hayır, sadece körüm.

    İşte bu kadarı yetti. Oyuna aşık olmamıza ve ruhumuza sonsuza kadar kazınması için bu kadar kısa bir replik yetivermişti.

    Özgün metni “Butterflies are Free” (Kelebekler Özgürdür)olan eser, bir avukatın gerçek yaşam öyküsüne dayanan popüler bir sahne oyunu. Filme de çekilen “Kelebekler Özgürdür”, kör bir adamın kendisi olmayı öğrenme sürecinde yaşadıklarını anlatır. Bu konuda en büyük yardımı ise uçuk, kaçık bir hippi kızdan alır. Öte yandan, kendisini ısrarla “hayattan korumaya” çalışan annesine karşı da bir mücadele vermek zorundadır. Filmde, şirin, patavatsız “çatlağı” Goldie Hawn oynamıştı.

    Öyküsünü Leonard Gershe'nin kaleme aldığı, 1969 yılında Broadway'da müzikal olarak sahnelenen “Butterflies are Free” gördüğü büyük ilgi üzerine 1972 yılında sinemaya aktarıldı. Başrollerini Goldie Hawn ve Edward Albert'in paylaştığı filmde, doğuştan kör olan Don'un rüştünü yeni ispatlamış olan genç oyuncu hippi kız Jill ile yeniden hayatı öğrenmesi, kendisi olması, kimliğini keşfetmesi anlatılıyordu. Kapı komşusu Jill ile bir aşk yaşayan Don gerçek özgürlüğü kendisine kol kanat geren annesinden uzakta, San Fransisco'da izbe bir apartman dairesinde bulacaktır. Anne Mrs. Baker rolünü oynayan oyuncu Eileen Heckart hem oyunda hem de filmde rol aldı. Anne rolü ile 1973'de “En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu Oscar”ını kazandı. Müzikleri Bob Alcivar bestelediği oyunda, müziklerin sözlerine ise Randy Mc Neill imzasını atmıştı.

    İ980'lerin başında, Hadi Çaman “7 Tepe Oyuncuları Tiyatrosu'nu” kurduğu dönemde, tiyatro topluluğu olarak sahneledikleri ilk eser “Kelebekler Özgürdür” olmuştu. Don rolündeki Hadi Çaman'ı Can karakterinde, deli dolu, tatlı kaçık oyuncu, hippi kız Jill'i Jale olarak Füsun Önal'dan izlemiştik..

    Gelelim benim “kelebek çarpması” macerasına ve ömür boyu sürecek etkilerine. Yılını tam olarak hatırlayamasam da mevsimlerden kesinlikle “kelebek mevsimiydi”.

    Ankara'da AST sahnesinde oyun arasında çalınan müzik yüreğimize yerleşivermişti. Öylesine doğal, öylesine sıcak ve samimi. Hiç yadırgamadan “kelebek mevsimine” dahil oluvermiştik.

    Oyundan çıktıktan sonra, berrak sesiyle can dostum Gülnur yol boyunca Çiğdem Talu'nun sözlerini yazdığı, Bora Ayanoğlu'nun bestesi unutulmaz şarkıyı mırıldanmıştı. “Kelebekler Özgürüdür”. Dilimizde şarkılar, yüreğimizde dualarla tiyatrodan kaldığımız yurda kadar yürümüştük. Şimdi bu satırları yazarken bile müzik ve sözler hala aklımda. İçimdeki ses yavaş yavaş şarkıyı mırıldanıyor.

    Ya mevsiminde bir çiçeğin, ya pembesinde,
    Bazen de bir söğüt dalının serin gölgesinde,
    Yaşa dostum gönlünce, ömrünün keyfini sür,
    İnsanlar değilse de, kelebekler özgürdür.
    Ya sabahında baharın, ya gecesinde,
    Bazen de bir çığ damlasının, yalın gerçeğinde,
    Yaşa dostum dünyayı, ömrünün keyfini sür,
    İnsanlar değilse de, kelebekler özgürdür.
    Ya düşlerinde bir çocuğun, ya sevgisinde,
    Bazen de yaşlı bir ozanın, iki dizesinde,
    Ara dostum dünyayı, ömrünün keyfini sür,
    İnsanlar değilse de, kelebekler özgürdür.
    Ara dostum dünyayı, ömrünün keyfini sür,
    İnsanlar değilse de, kelebekler özgürdür...

    Hayat daha mı güzeldi? İyi insanlar henüz ölmemişti. Çiğdem Talu'nun kanser olduğunu biliyorduk ama kurtuluş umudu, sözlerini yazdığı kelebekler kadar tazeydi. İnanıyorduk Çiğdem Talu yaşayacaktı. İyileşecekti. O kadar içten dua etmiştik ki. “Ne olursun Allah'ım, Çiğdem Talu ölmesin, hastalığını yensin”. “Ne olursun Allah'ım, Çiğdem Talu yaşasın”. Dilimizde Çiğdem Talu'nun sözleri, yüreğimizde meleklere gönderilen dualar, ruha kazınan bir oyun. Yol boyunca durup durup “Oyun ne kadar güzeldi değil mi?” demeler.

    İyi de neden “güzel”? Cevap yok. Sadece “işte, çok güzeldi”. Beş harflik “güzel” kelimesine sığıştırdığımız, yüreğimizden sarkan binlerce anlam. Tıkış tıkış, irili ufaklı binlerce anlam. Şişkin bohça gibi duran yüreklerden sarkıyor. Duyguların sözcüklere tercümesi sıfır. İyi de neden “güzel”? Devamlı papağan gibi aynı tekrar.

    Ne kadar “güzeldi”. Öyle değil mi?

    Hayata yeni göz açan acemi çaylaklar. Örselenmediğimizden, birileri bizi kırıp dökmediğinden olsa gerek, “sorunsuz, aklı beş karış havada, acemiler” olarak sözcüklerin gerçek anlamlarını kavramaktan çok uzaktık. Henüz hamdık, pişmemiştik. Elimizde, dizimizde, yüreğimizde yaralar yoktu. Ama biliyorduk. Duygusal aklımız o kadarına izin veriyordu. Orada “farklı”, “sıra dışı” bir şeyler olduğunu sezmiştik. “Kendisi olma” haline bayılmıştık. Basitçe, “kör bir adamın hayat mücadelesi” kıvamında bayat ve yüzeysel açıklamaların çok ötesine taşan bir şeyler olduğunu, ruhumuzla kavramasaydık, bugün biz, biz olmazdık!

    Öyle ciddi “hımlar eşliğinde, eciş bücüş parmakları gözümüze gözümüze sallayarak” bize bir şeyler öğrettiğini sanan yetkili ve etkililerin haricinde, ne öğrendikse biz bu küçük, tatlı, kaçamaklardan öğrendik. Hadi Çaman'ın kimliğinde canlanan, temiz yüzlü Can'ın pırıl pırıl gülüşünden öğrendik. Hangisi Can'mı, Hadi Çaman'mı? Ne fark eder?

    Laf olsun diye o kadar “samimi”, o kadar “sahici” olunmaz ki.

    Usul usul bize namuslu, vicdanlı, ahlaklı olmayı küçük kelebek dokunuşları öğretti. İnsanları kırmanın, incitmenin neden kötü olduğunu, sahtekarlık yapmamak gerektiğini, yüzünde maskeyle sırıtırken ısırmanın kötü bir şey olduğunu biz hep kelebeklerin kanat çırpışlarında anladık. Yüzümüze doğru huzurla esen o kelebek kanatlarının rüzgarında “görünüşte o an yenilsen de, eğer tuttuğun yol doğruysa, vicdanen ve aklen haklıysan, uzun vadede sen kazanırsın” fikrini biz, her daim taze kalan o “kelebek mevsiminde” edindik.

    Mesela canım teyzem, “ne olursun Can'ı sevginle boğma, öldürme, sıkma. Bırak yaşasın. Hayat o kadar kısa ki. Hayatın, sevginin, yaşanmışlığın tekrarı yok. İzin ver kendi hatalarını kendisi yapsın. Hata yapmak bir özgürlüktür! Çünkü insanidir. Doğaldır. Başkasının hataları üzerine kurulan ve tamamen mahvedilen hayatları yaşamaktansa, kendi hatalarında pişsin. Yaşasın. Hiç olmazsa “senin yüzünden böyle oldu” pişmanlığı ile geri kalan ömrünü heder etmesin.” demeyi biz “kelebek mevsiminde” öğrendik ama sözümüzü diyemedik! Çünkü hamdık, henüz pişmemiştik!

    Hayat bizi kebap kıvamında dövüp, henüz ehlileştirmemişti. Sevgilerin köle edici etkisini anlamaktan çok uzaktık. O sahiplenici, mahveden, insanın hayatına ipotek koyan etkiyi henüz yaşamamıştık!

    Sevmek, özgür bırakmaktır! Sahiplenmek değil. Her şeyin mükemmel olmasına gerek yok. Hayat zaten mükemmel değil ki. Bu eşyanın tabiatına aykırı.

    Bir kelebeğin ömrü ne kadardır?

    Yapma teyzem, aydınlık gülüşü bu çocuğa bunu yapma! Ah, canım teyzem, bırak Can yaşasın. Kör olması, yeteneksiz bir ahmak olduğunu göstermez. Can zeki, duyarlı, akıllı, aklı başında, doğruyu eğriyi ayırt edebilen, yürekli, genç bir adam. Sadece, hayat tecrübesi yok. En önemlisi, ne “istemediğini” biliyor. Yani, sıralamayı doğru yapıyor. Seninle birlikte yaşamak istemiyor! İkincisi ne “istediğini” biliyor. O, “özgür olmak” istiyor. Bunu seninle birlikte, senin o sıkıcı, disiplinli, insanı boğan kontrolünde yaşarken öğrenebilmesi mümkün değil.

    nbsp; Problemi gözlerinde, Allah'a şükür aklında ve yüreğinde değil. Esas diğer türlü olsaydı korkman gerekirdi.

    Onu biraz rahat bırak. Bu izbe apartman dairesini seviyor. Her türlü izbeliğine ve hatta konforsuzluğuna aşık. Çünkü bu daire “onun dairesi”. Onun krallığı. Onun özgürlük alanı. Kendisi olmayı, insanlara güvenmeyi, hayal kırıklığına uğramayı, aşık olmayı, aldatılmayı, canı yandığında bağıra bağıra ağlamayı hep burada, kendi krallığında öğrenecek. Bunu ondan esirgeme.

    Bunları ben hep “kelebekler özgürdür” oyunundan öğrendim ama Allah için sindirmem biraz zaman aldı. Çok leziz yemeklerin bile bir sindirilme süreleri vardır. Öyle, değil mi?

    Can kimliğinde Hadi Çaman'ın “hayata asılışına, kendi hayatına sahip çıkışına” aşık olmuştuk ama aşık olduğumuz fikri, anlam itibariyle “içselleştirmek” biraz zaman aldı.

    Can'ın annesine bunları hiçbirini söyleyemedim tabii. Bir de oyunun bazı sahnelerinde “Aman Can bak bir yerlere çarpacaksın” deyip sahneye fırlayıp Hadi Çaman'ı kolundan tutma isteğine karşı savaşmak zorunda kaldım. Öylesine gerçekti ki. Hakikaten kör müydü? Bir ara şüpheye bile düştüm. Oyunun sonunda seyircileri selamlarken anladım kör filan değildi. Sadece “gönül gözü kapalı, bazı bakan körlere bir şeyler anlatmaya çalışıyordu”. O kadar!

    Tanrım, Can ya da Hadi Çaman ne kadar tatlı gülüyordu. Gülmek kalbimize ve ruhumuza iyi gelir, yumuşatır. O yüzden sahte, alaylı gülüşler en çok acıtanıdır.

    Sevgili Hadi Çaman, namı diğer sevgili “Can Çocuk”, hasta olduğuna nasıl inanırım? O harika, aydınlık gülüşlü Can'ın hayata küsmesi mümkün mü?

    Üstelik “kelebekler bu kadar özgürken”.

    "Kelebek mevsimindeki” Can Çocuğu sahnelerde aydınlık gülüşü ve yüreklere umut veren sıcaklığı ile tekrar görebilmek dileğiyle…


  6. ŞİMDİ UZAKLARDAN BAKAN BİZ OLDUK (KONU)
    Bir İstanbul mahallesinde muhtar olan Pişekar bütün mahalleliyi kandırarak mahalledeki evleri, bakkal dükkanını ve çeşmeyi yüksek paralar karşılığında yabancılara satar. Kendiside çoluk çocuğuyla muhtarlığa taşınır. Mahallenin yeni sahibi yabancılar mahallenin eski sahiplerini sürekli küçümseyip onlarla alay eder. Artık mahalleli kendi topraklarında birer yabancı olur çeşmelerinden bile parasız bir bardak su içemez hale gelirler. Suya yapılan zamlar mahalleliyi perişan eder. Öyle ki mahalleli günde kaç kez tuvalete gitmesi gerektiğini de hesap etmek zorunda kalır. Pişekar'ın zorlamasıyla evinin alt katını ve bahçesini satan Kavuklu durumun farkına geç de olsa varır, pişman olur. Satışlara engel olmak istese de mahalleliye derdini anlatamaz ve kaçınılmaz sona doğru gidilir. Pişekar ise durumun ciddiyetini sonunda anladıysa da atı alan Üsküdar'ı çoktan geçmişti.

    MUHTEŞEM BİR OYUNCU KADROSU
    Yirmi dört kişilik oyuncu kadrosuyla bütün oyuncular hiç kuşku yok ki tüm övgüleri hak ediyor. Ancak muhteşem oyunculuğuyla hafızamda yer eden deneyimli oyuncu Sabri Özmener'e ayrı bir parantez açmak gerekir. Kavuklu rolüyle seyrettiğim Özmener sahnedeki rahatlığıyla, bitmek bilmeyen pozitif enerjisiyle, doğaçlamalarıyla, jest ve mimikleriyle oyunculuk yeteneğinin tüm hünerlerini gözler önüne seriyor. Şahsında tüm oyucuları kutlarım.
    Dekor tasarımında Güven Öktem gayet başarılı. Özellikle evlerden oluşan portatif dekorların altına tekerlek koyması dekorların sahnede rahatça kullanılmasını sağlamış. Bu sayede de oyunun bazı dans sahnelerinde evler tekerlekleri sayesinde oyunculara birer partner görevi üstlenmiş.
    Gerçekçi kostümleriyle Sevgi Türkay, ışık tasarımıyla Zeynel Işık, müzikleriyle Kemal Günüç, dans düzeniyle Hakan Odabaşı, Nilgün Bilsen üzerlerine düşeni fazlasıyla yapmış. MÜNİR CANAR
    Metniyle ve rejisiyle muhteşem bir oyuna imzasını atan tiyatro emekçisi Münir Canar'ı kutlamak gerekir. Başarılı tiyatro adamı hem Türk Tiyatrosuna güzel bir oyun kazandırmış hem de bu ülkenin tüm kazanımlarını satmanın ülkeyi nasıl bir feci sona sürükleyeceğini ders verircesine anlatmış.

    Ey anlamayanlar, anlamak istemeyenler!
    Ey taviz verenler!
    Ey satanlar!
    Ey felaketi gör(e)meyenler! Elimizde satacak hiçbir şeyimiz kalmadığı zaman mı kafalarınız dank edecek. O zaman neyi satacaksınız? Biraz akıllı ve onurlu olalım beyler!

    İyi satmalar…


  7. Aysa Prodüksiyon Tiyatrosu, Türk Tiyatrosu'nun önemli isimlerini bir araya getirerek başarılı bir işe daha imza atmış oldu. Tilbe Saran, Selçuk Yöntem, Hazım Körmükçü, Bekir Aksoy 'Koca Bir Aşk Çığlığı” adlı oyunda Işıl Kasapoğlu yönetiminde harika performans gösteriyorlar. Bu denli kaliteli oyuncuları bir araya getiren “Aysa Prodüksiyon Tiyatrosu”, değerli oyunları sahnelerimize taşımaya devam ediyor. “Koca Bir Aşk Çığlığı” Sabah Gazetesi tarafından yılın en iyi oyunları arasında da gösterilmişti.

    Oyunun Yugoslav asıllı Fransız yazarı Joisane Balasko, daha çok film senaryoları ile edebiyat tarihinde yer almıştır. Aslında bu oyunda film tadında yazılmış. Sahnede yaşanılanlar klasik bir Amerikan filmi tadı havasında izleyenle bütünleşmiş. Sahne geçişlerinin oyun esnasında yapılması Işıl Kasapoğlu' nun büyük yeteneğini gözler önüne getiriyor tekrar. Teatral boyuttan biraz uzak olan eseri sahneyle özdeşleştiriyor.

    Konu
    Ünlü oyuncu Hugo Martial (Selçuk Yöntem) yıllar sonra iki kişilik bir oyunla sahnelere dönmeye hazırlanmaktadır. Heyecanlı ve endişelidir. Ama provanın ilk gününde diğer oyuncunun oyunu bıraktığını öğrenir. Menajer (Hazım Körmükçü) ve yönetmen (Bekir Aksoy) duruma bir çare ararlar. Hugo Martial ya on yıl önce ayrıldığı umutsuzca hatırlanmayı bekleyen alkol tedavisinden yeni çıkmış eski eşi Gigi Ortega (Tilbe Saran) ile oynamaya razı olacak ya da hem unutulmuşluğa geri dönecek hem de bütün ekibi işsiz bırakacaktır. Mecburen son bir kez bir araya gelirler ve komedi başlar.

    Işıl Kasapoğlu oyunu yönetirken basit dekorların yapısını sahneye zekice yerleştirmiş. Sahneyi bütün halinde düşünmüş. Sahne girişlerini her yerden kullanmış. Seyirci konu örgüsünde ilerlerken o oyunun “ters açıda” kalan bölümlerinde diğer bölümlere hummalı hazırlık yapmayı başarmış. Bunu yaparken de seyircinin seyir keyfini bozmamış. Valla ne demeli bilmem ki… Değerli Kasapoğlu, yine zekasıyla büyülüyor izleyenleri. Oyuncuların önünü açıyor. Türk Tiyatrosu' nun arkadaki en büyük kahramanı kendisi…

    Oyunda 'Gigi Ortega' rolünde oynayan Tilbe Saran için ayrı bir parantez açmak lazım. 'Natalie' oyununda daha önce muhteşem bir performans sergilemişti Zuhal Olcay ile. Kısa süreli bir ayrılıktan sonra yeni bir oyunla sahnelere dönmesi çok mutluluk verici. Rolünü fazlasıyla iyi yapıyor. Öncelikle kendisinden her şeyi katıyor rolüne. Özellikle de 'Hugo Martiel' Selçuk Yöntem ile çekişmelerindeki 'arsız' lafları ve tutumları; karakterinin eski kocasına olan kinini alanade ortaya çıkarıyor. Sevgili Tilbe Saran, sahnelerdeki ender 'karakter' oyunculardan. Selçuk Yöntem 'Hugo Martiel' in o büyük oyuncu kimliğini özümsemiş. Yılların verdiği birikimle sahnelere tekrar dönmeyi amaçlayan karakterinin çelişkilerini iyi aktarıyor. Tilbe Saran ile çatışmalarında değil ama tekrar aşık oldukları bölümlerde ortaya çıkan komik diyaloglarda performansı zirve yapıyor. Oyun içinde gerçekleşen oyunu tadında aktarıyor.

    'Menajer' rolü Hazım Körmükçü'ye tam oturmuş. Konuşmaları, tavırları, sahnedeki duruşu, işbitirir yalanları ve iki eski sevgiliyi bir araya getirme gayreti tek kelime ile mükemmel. Sadece Tilbe Saran'a sahneye giriş-çıkışlarında “merdivene dikkat et…” diye yineleme yapması olmuyor. Bu sözcükleri söylememesi daha güzel olur.

    Ve Bekir Aksoy. 'Eş Cinsel Yönetmen' rolünde her zamanki gibi çok çok iyi. Abartıya kaçmayan bedensel hareketleri, olaylara uzakta kalan karakterinin şaşkınlığını çok güzel yorumlamış. Oyundan eksiksiz çıktı. Ortada dönen yalanlara gösterdiği şaşkınlık 'komedi' unsurunun doğduğu yerler olarak belirdi. Çok iyi oyuncu Bekir Aksoy…

    Oyunda, başka bir oyunun -ki bu oyunda 'koca bir aşk çığlığı' dır- provasında olan Selçuk Yöntem ve Tilbe Saran oyun içinde oyun durumunu başarılı oynuyorlar. Işıl Kasapoğlu' nun sahne içine başka bir sahne yerleştirmesi; oyun için yapılacak her şeyi yaptığını gösteriyor. Sahne ve Kostüm Tasarımı'nda Hakan Dündar tek kelime ile mükemmel. Oyunun ışıklarının biraz daha düzeltilmesi lazım. Fakat Cem Yılmazer'in gayteri de taktire değer.

    Sabah Gazetesi tarafından benim de içinde bulunduğum jüri tarafından sezonun başarılı oyunlarından biri gösterilen 'Koca Bir Aşk Çığlığı' nı mutlaka izleyin. Keyifle eğlenmek isteyenlerin kaçırmaması gerekir bu gösterimi. Ve bu muhteşem dörtlüyü izlemek büyük bir ayrıcalık. Aysa Prodüksiyon Tiyatrosu'nun çalışmaları gelişerek ilerliyor…


  8. Dolores ve Fernando, eşleri öldükten sonra yaşama küsmüş iki karakter. İkisi de çocuklarının dikkatini çekmek için hastalıklar dışında hiçbir şeyle ilgilenmemekte. Sürekli gidilen doktor/lar, yinelenen ilaçlar, uydurulan hastalık/larla geçmekte olan günlerinin birinde, Dolores ile kızı Manuela ve Fernando ile oğlu Ricardo, Dr. Bolt'un muayenehanesinde rastlaşırlar. İşte bu rastlaşmayla, yaşam sevinci kalmamış yaşlılar ile hayatı sadece iş olarak gören gençler açısından yeni bir dünyanın kapısının açılacağını anlarız.

    UYARLAMAYA GEREK VAR MIYDI
    Hadi Çaman Tiyatrosu (Hadi Çaman-Yeditepe Oyuncuları olan adı değişmiş galiba), 2007-2008 tiyatro sezonunu İspanyol yazar Alfonso Paso'nun yukarıda özetlediğim konudaki oyunuyla açtı. Oyunu Hale Kuntay dilimize çevirmiş ve uyarlamış. Oyunun özgün adı “Cosas de Papa y Mama”. Yıllar önce Van ve Bursa Devlet Tiyatroları tarafından gene Hale Kuntay imzalı çeviriyle “Kırkından Sonra” adı altında Defne Yalnız Sezer ve Kartal Tibet rejileriyle sahnelendiğini şıpınişi anımsadım. Yanılmıyorsam, geçmişte Dormen Tiyatrosu'nda Nisa Serezli-Turgut Boralı ikilisinden de izlenmişti. Anımsadım anımsamasına da, çevirmenin bu kere ad değiştirmesine bir türlü anlam veremedim. Uyarlamasına da… Uyarlamada, Dolores Beyhan Berdan, Fernando Orhan Özdemir, Manuela Aylin Berdan, Ricardo Cem Özdemir, Dr. Bolt Esat olmuştu. Doktorun muayenehanesinin bulunduğu semt ile Dolores ile Fernado'nun ikâmet ettikleri semt ise Nişantaşı olarak belirlenmişti. Ne değişmişti? Uyarlamaya gerek var mıydı, bilemedim.

    HADİ ÇAMAN'IN SAHNEYE KOYUŞU
    Hale Kuntay'ın kötü olmayan çevirisini Hadi Çaman sahneye koymuş. Komedi sanatını iyi bilen Çaman, bu kere komedi türünün olmazsa olmazları sahne kullanımını, komedide uyumlu ve tutarlı yürüyüşleri, duraklamalara aldırmamış. Oyun içindeki sürprizlerin ya da karakter yaratımlarının getirdiği olumsuzlukları, izleyici ile oyuncu arasındaki iletişim kopukluklarını önleyememiş. Emeğin göz dolduruculuğunu ortaya çıkartamamış, performansı ve monotonluğu dengeleyememiş.

    Oysa, Hadi Çaman'ın benden çok daha iyi bilebileceği gibi, komedide de diğer türlerde olduğunca sahne üzerindeki ritim ve temponun tüm oyuncular tarafından gerçekleştirilmesi gerekliliği var. Oyun örgüsünün akışının bozulmaması, diyaloglarda temponun düzeyli olması, tutulması da gerekli. Kullanılan sözcüklerin (ulan, oğlum gibi) sürekli yinelenmemesi de esas.

    GELENEKSEL KURGUYA UYMAK
    Hadi Çaman bütün bunları savsakladığı için, konu ne kadar sabun köpüğü olursa olsun sahneleniş olmamış. Paso'nun vermek istediği: “Hangi yaşta olunursa olunsun insanın yaşama ve aşka dair daima umutları ve sevinçleri olması gereklidir” iletisi bir türlü seyirciye geçmiyor. Finalin çifte düğünle biten mutlu sonu sanırım olanaklar nedeniyle makaslanınca, komedyanın geleneksel kurgusuna uygun çözüm de bulunamamış oluyor.

    DEKOR TASARIMI BÖYLE Mİ OLMALI
    Murat Aydoğdu, yazarın metnine uyarak sahneyi muayenehane ve Fernando'nun (yani Orhan'ın) evinin salonu olarak ikiye bölmüş, tamam da sonrasında Yeditepe Oyuncuları'nın geçmiş yıllardan kalan dekor parçalarıyla, aksesuarlarıyla fevkalade derme çatma, olamazcasına eften püften bir dekor tasarlamış. O ne kapı öyle! Doktor muayenehanesi öyle mi olur? Bir evin eşyaları birbirleriyle bu kadar mı “imtizaçsızdır”? Bir oyunun sahne tasarımındaki çevre düzeni oyuncuya, olaya, karaktere bu denli uyumsuz olabilir mi?

    Murat Aydoğdu'ya, dekorun amacının salt olayın geçtiği mekânı yansıtmak değil, oyuncunun kabullendiği, kavrayabildiği, yabancılık çekmeyip hareketlerini kısıtlamayacağı ortamı yaratmak olduğunu “bilvesile” anımsatmak isterim.

    IŞIK VE KOSTÜM
    Işık tasarımı için: “Serdar Ece, seviyeleri yüksek atmosfer ışığı kullanarak oyuncuların yüzlerindeki detayların yitip gitmesine neden olmuş,” derim, başka da bir şey demem. Oyuncuya kostüm seçme hakkının yönetmence tanınmasına gelince, elbette saygı duyarım, ama oyuncunun komediye olan duyarlılığını artıracak ve imgelemini bu yönde yoğunlaştıracak nitelikte olması koşulunu da “ön koşul” olarak öne koyarım. Olumlu örnek olarak Suna Keskin'in ikinci (daha doğrusu üçüncü) perdedeki kostümünü örnek olarak ortaya atarım.

    HADİ ÇAMAN'IN OYUNCULUĞU
    Oyunculardan Orhan'da Hadi Çaman için, benim oyunu izlediğim akşam belindeki disk kaymasından kaynaklanan sancıyı çekerek ve doğal olarak hareketlerini kısıtlayarak oynamasına tanık olduğumdan, korseyle sahneye çıktığını da bildiğimden bir değerlendirme yapmak doğru olmaz diye düşünüyorum. Düşünüyorum ve olumlu-olumsuz hiçbir şey yazmıyorum. Yazmama eylemini elbette eleştirmen olarak değil, “insani yaklaşımla” yerine getiriyorum.

    GENÇ OYUNCULARI ELEŞTİRMEK GEREK
    Doktor'da Kevork Türker görevini yapıyor. Genç oyuncular İdil Vural ve Arda Karapınar'ı aklıma dolayarak fazla “açılmak” niyetinde değilim. Arda Karapınar için, yöntemli oyunculuğun tiyatral başarıyı sağlayabileceğine olan inancımı yineleyeceğim. Cem Özdemir'e aklının ve duygularının uyumlu beraberliğinde mi can veriyor, bu soruyu kendi kendine birkaç kez sormasını ve sıkılmadan yanıtlamasını salık vereceğim. İdil Vural'a oyunculuğun ön plana çıkması için gerekli olan “etkileyici olma” halinin bireysellikle gerçekleşmeyeceğini anımsatacağım. Tiyatro adına yapılan her şeyin, ama her şeyin ayırma, seçme, yöntem aşamasından sonra diyaloglara geldiğini anlatacağım. “Uyumlu ve birbirini mükemmel oyunculuğa özendirici oyuncular sahnede tiyatro yapmış oluyorlar” diyeceğim. Söylediklerimi bir eleştirmen “amca”nın öğüdü olarak not etmesini önereceğim.

    SUNA KESKİN'E GELİNCEEE…
    Yılların deneyimli ve usta oyuncusu Suna Keskin'e gelince: Suna Keskin, kendisini çok iyi tanıdığından oyunculuğunun sınırlarını da mükemmel çiziyor. Hale Kuntay'ın Paso'dan uyarladığı metinde, Beyhan'a ait ne bulduysa, o tekstten ne algıladıysa seyirciye aktarıyor, aktarırken kavrama ve yorumlama sınırlarını sahneyi paylaştığı oyunculara örnek olacak biçimde zorluyor. Komedide amacın sadece güldürmek olmadığını biliyor Keskin. Seyirciyle arasındaki ortak paydayı arıyor, buluyor, yansıtıyor. Görselliğe yaslanmıyor, fiziksel gücü yeğlemiyor, oyunculuğunu dil ile bütünleştiriyor.

    Suna Keskin, iyi olmayan bir oyunda “iyi” oyunculuk örneği veriyor.


  9. Kayıtsız Üye

    eleştrilerinizi dikkatle takip edenlerdenim.21 Şubat'ta DURU Tiyatro'da yeni bir ekip olan seyirhali kumpanya'nın KUYRUK oyununu izlemeni şiddetle tavsiye ederim.


 

 

<b>Yorum Yaparak Bu Konunun Geliştirilmesine Yardımcı Olabilirsin</b> Yorum Yaparak Bu Konunun Geliştirilmesine Yardımcı Olabilirsin


:

Powered by vBulletin® Version 4.2.5
Copyright ©2000 - 2017, Jelsoft Enterprises Ltd.
akrostiş şiirmektup örnekleri