Hoşgeldiniz. Unutmayın, çok istiyorsanız mutlaka bir yolu vardır.!

TARİH YATSIYA KADAR YALAN SÖYLER Tarih , yazılan ve bize okutulan şeylerden mi ibaret acaba? Tarihin de sorgulanması gerekmez mi? Okunan bir tarih kitabının mantıki

  1. Sponsorlu Bağlantılar


    Tarih yatsıya kadar yalan söyler

    Sponsorlu Bağlantılar





    TARİH YATSIYA KADAR YALAN SÖYLER



    Tarih, yazılan ve bize okutulan şeylerden mi ibaret acaba? Tarihin de sorgulanması gerekmez mi? Okunan bir tarih kitabının mantıki analizini yapmışızdır hepimiz. Kuşkusuz doğru olan da bu. Doğruların bilinmesi bazen herkesin işine gelemeyebilir. Çünkü oyunları bozulabilir. Doğruları saklamamın en güzel yolu tarih kitapları ile verilmek isteneni empoze etmektir. Bunun içindir ki en çok konuşulan kitaplar genelde tarih kitapları olur. Bunun karşısında yapılması gereken şey anlatılanları mantıksal çerçeveye alarak eleştirebilmektir. Bu yapılmadığı zaman bağımsız bir birey olmaktan çıkıp, beyni sömürülmüş bir bireye dönüşmemiz kaçınılmazdır.



    Bu bağlamda orta öğrenimimin boyunca anlatılan tarihin altı boş ve bazı yerlerde mantıksal aksaklıklar olduğunu düşünmeye başladım. Tarih alanında birçok tespitlerim olmuştu ancak ülkemiz açısından çok önemli olduğu için “Kurtuluş Savaşı” beni daha çok celp etmiştir. Nasıl oluyordu ellerine düştüğümüz zaman bizi bir kaşık suda boğacak olan milletler (İngilizler, Fransızlar, İtalyanlar) her türlü imkânları varken bırakıp gidebiliyorlardı? Mantıken bunu çok sorgulamış ancak tatmin edici bir cevabını bulamamıştım.



    Cevabını bulamadığım bir diğer çetrefilli konu ise Türkiye-İsrail ilişkileri idi. Kurulduğu günden bu zamana kadar-ara sıra dalgalanmalar olsa da-sıkı ilişkiler içinde olduğumuz İsrail gerçeğini görmezden gelemeyiz. İsrail-Türkiye ilişkileri her zaman dikkati çekecek biçimdedir. İsrail’i tanıyan ilk Müslüman devlet Türkiye, siyasi ve askeri ilişkilerinin en iyi olduğu Ortadoğu ülkesi yine Türkiye. Niçin Türkiye? Türkiye’nin İsrail ile bu kadar sıkı bir müttefik olmasının nedeni ne olabilir? Hangi açıdan bakarsak bakalım görünen tablo ile bunun mantıki izahı mümkün değildir. Ancak görünemeyen argümanların da yerine yerleştirilmesi ile tam bir bütünlük sağlanabilir.



    Bir ABD’li Yahudi’nin “Biz Yahudiler 20. Yüzyılda iki tane Yahudi devleti kurduk: Biri Türkiye, diğeri İsrail.” Sözü insanın kanını donduracak cinstendi. Bu söz öyle kuru söylenmiş bir söz olamazdı. Ya ülkemizi karıştırmak amacıyla olmalıydı ya da gerçekten böyle bir şey olmaydı…



    TÜRK-ARAP İHTİLAFI İLE HEDEF: ORTADOĞU MAŞA: İTTİHAD VE TERAKKİ



    ABD’li Yahudi’nin attığı teorinin gerçeklik payını anlayabilmek için kuşkusuz Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş zeminini incelemek gerekmektedir. Şuanda dünyamızı yöneten gizli Yahudi lobileri( ki en önemlileri Rothschild ve Rockefeller aileleridir) “Vaad edilmiş topraklar” için ilk adım olan Filistin’de Yahudi devleti kurulması amacı ile Osmanlı’yı parçalamak gerektiğini biliyorlardı. Bu amaçla Omsalı Devleti’nin iç ve dış düşmanları maddi manevi desteklenilerek Osmanlı zor durumda bırakıldı. Bunu fırsat bilen Yahudiler 2.Abdülhamid Han’a ''Kudüs şehrinin, Filistin'in, Suriye'nin ve Güneydoğu Anadolu bölgesinin yeni kurulacak olan Yahudi devletine verilmesi karşılığında Osmanlı devletinin tüm dış borcunu silme ve balkanlarda, Afrika’da kaybettikleri toprakları geri verme'' teklifinde bulundular. 2. Abdülhamid Han “Bu topraklar kanla alındı, ancak kanla verilir” şeklindeki tarihi cevabı vermişti. Bunun sonucunda Ulu Hakan’a suikast planı gerçekleştirildi ancak bu plan işe yaramadı. Selanik Yahudi ve dönmelerinin ateşli desteği ile İttihad ve Terakki komutasındaki Hareket Ordusu tarafından darbe ile Sultan hal edildi. İttihad ve Terakki eliyle 600 yıllık Omsalı Devleti 10 yıl içinde parçalanarak Ulu Hakan’ın bıraktığı devlet 10 kat küçülecekti.





    Avrupa, ABD ile Osmanlı arasındaki fark kullandıkları araçlardan çok amaçlara (sonuçlara) bakılarak anlaşılabilir. Şöyle ki AB, ABD kendi halkından olmayanları kendilerine hizmetçilik ve kölelik yapması gereken zavallılar olarak görür, bizim ırkçıların söylediği gibi. Osmanlı ise onlara adalet, huzur ve refah getirerek hizmet etmek, Müslümanlığı sevdirmek ve Müslümanlığı tebliğ etmek ister. Söylem ve eylemlerle… İttihad ve Terakki ile milliyetçilik ve ırkçılık Türk sahnesine girmişti. Ne zaman ki bizde Arapları ve diğer ırkları bir hizmetçi ve köle olarak görmeye başladık çöküşümüz hızlandı. Buna en meşhurları Arabistanlı Lawrence olan İngiliz ajanlarının oyunları da eklenince, nihayet ebedi bir Türk-Arap ihtilafı başladı. Irkçılık laflarıyla, adam öldürmeyle, kesmeyle vatanseverlik olmuyor, ülke süper küresel güç olmuyor…



    Osmanlı’da güney cephesinde müthiş bir çözülme yaşanmış birliklerimiz adeta darmadağın olmuştu. Daha çok direnemeyeceğimiz kesinleşince Osmanlı’dan anlaşma isteği iletilmişti İtilaf devletlerine. Çok ilginçtir bu isteğe karşılık İngiltere birlikleri Şam ve Halep’i geçip Türk-Arap sınırına gelince cevap verilmiştir. İngiliz birlikleri Kilis- İskenderun hattına kadar geldikten sonra bu isteği kabul etmişlerdir. Nihai hedef olan Türk-Arap ayrışması sağlanmıştır. Ne yaman bir tesadüftür(!) ki Lozan’da çizilen Suriye sınırı da bu çizgidedir.



    SAHİ İNGİLİZLERİ KİM DENİZE DÖKTÜ?



    İttihad ve Terakki’nin bu yanlış siyasetine yanlış ittifak eklenince savaşı kazanabilmek mümkün değildi. Arap desteğini kırmış olan İttihad ve Terakki İslam Coğrafyasının(Ortadoğu) parçalanmasına zemin hazırlamıştı. Nitekim 1. Dünya savaşı sonrası yenilmiş olan Osmanlı Devleti tamamen işgal edilmiş, Orduları dağıtılmış, silahlarına el konulmuş… Sevr haritasını gözümüzün önüne getirelim. İstanbul tamamen İngiliz’in kontrolü altında, batı Akdeniz İtalyan, doğu Akdeniz ve Güneydoğu Fransız işgalinde. Daha yeni yetme olan Yunanistan İzmir ve Ege’ye İngilizlerin maşası olarak çıkarma yapmıştı…



    Bu işgal karşısında istiklal ateşinin yanması su götürmez bir gerçekti ancak askeri gücünü Çanakkale’de, Sarıkamış’ta Filistin’de Suriye’de ve Irak’ta neredeyse tamamen yitirilmişti. Öyle ki cephelere daha çocuk denilebilecek kadar küçük evlatlar gönderilmiştir. Hele de orduların terhis edilmiş(teslim olmayan birkaç birlik hariç), silahlarına el konulmuşsa dönemin süper güçleri olarak bilinen devletlere karşı ne yapabileceksin? Bütün işgallere karşı yapılabilen şey düzensiz Kuvay-i Milliye birliklerin çarpışmalarından ibaretti.



    İngiltere bütün işgalin kontrol mekanizması idi. Zira İngiltere Yunanistan’ı İzmir’e çıkararak ve Fransa ile yapılan gizli Sykes-Picot Antlaşmasına İtalya’yı dâhil etmeyerek İtalya’ya, gizli antlaşmada Musul İngiltere’ye ait olmadığı halde Musul’u alarak Fransa’ya kazık atmıştı. Payitahtı da yine kimseye kaptırmamıştı. Bu bilinçli olarak bir soğutma hareketi de olabilirdi. Nitekim İtalya Yunanistan’ın Ege’ye çıkışını çıkarlarına uymadığını gerekçe ederek İşgal ettiği yerlerden çekilmişti. Fransa ise Urfa, Antep, Maraş, Adana ve Mersin’de sadece ilk 3 şehirde direniş gördüler ve bu direniş tamamen halk hareketi ve düzensiz Kuvay-ı Milliye birliklerinden ibaretti. Fransızların askeri gücü çoğunlukla Ermeni ve Cezayir askerlerinden oluşuyordu. Niçin kendi askerlerini ile bizzat u direnişi kırmayı amaçlamadılar? Aynı İngilizlerin Yunan’ı kullandığı gibi onlarda Ermeniler ve Cezayirli sömürge askerlerini kullanmaktaydılar. Dikkate şayan bir diğer nokta ise diğer Misak-ı Milli sınırları içerisinde bulunan Kerkük, Musul ve Süleymaniye’de İngilizlere karşı bir direniş gösterilmeyişi idi.



    Batı cephesinde Yunanlılar ile yapılan savaşlar hepimizin malumudur. En sıkıntılı dönemi de Batı cephesinde yaşadık en parlak zaferleri de. Ankara’nın kapısı olan Polatlı’ya kadar ilerlemiş olan düşmanı İzmir’den denize dökme başarısı gösterdik. Biz bu başarıyı gösterir iken Yunan’ı üzerimize salan İngiliz ne hikmetse Yunanistan’dan birçok yardım isteği gelmesine rağmen bunu reddetmiştir. İngiliz bu hareketi ile kendini de İstanbul’dan denize dökmüş oluyordu. Fransa’nın İtalya’nın işgali sona erdirmesinden sonra tek yandaşı olan Yunanistan’ı da bilinçli bir şekilde kaybetmeyi sağlamıştır. Yunanistan’ın denize dökülmesi karşısında seyirci kalan İngiltere bir bakıma kendini de denize dökmüş oluyordu. Ancak İngiliz Lozan’da istediklerini masadan almadan İstanbul işgaline son vermemişti. Yunanlıların denize dökülmesin Lozan’ın imzalanışına kadar geçen bir yıl içerisinde İngiliz İstanbul’dan ayrılmayacaktı.



    SEVR’İN DİĞER ADI: LOZAN

    Toplam 142 maddeden oluşan, ancak gizli tutulan Ek 17 maddesi hâlâ sır özelliği taşıyan Lozan Antlaşması’nda, kapalı kapılar ardından ne pazarlıklar yapıldığı tam olarak bilinmiyor. Lozan’da İngiliz Delegasyonu Başkanı Lord Curson, İngiliz Avam Kamarası’nın “Lozan’da Türklerin istiklalini neden tanıdınız” şeklinde yapılan itirazlara “Asıl bundan sonraki Türkler bir daha eski şan ve şöhretlerine kavuşmayacaktır. Zira biz onları maneviyat ve ruh cephelerinde söndürmüş bulunuyoruz” şeklinde cevap vermişti. Ülkemizin tapusu olarak bilinen Lozan Antlaşması’nda İsmet Paşa’nın müşavirliğini Yahudi olan İstanbul hahambaşı Haim Naum’un yapması bu teoriyi biraz daha kuvvetlendiriyor. Buna ek olarak, Haim Nahum Gurzon'a "Siz Türkiye’nin mülki tamamiyetini kabul edin, onlara ben İslamiyet'i ve İslam temsilciliklerini ayaklar altında çiğnetmeyi taahhüt ediyorum." demiştir. Lozan’da gizli anlaşmalar olduğu artık aşikâredir. Bu anlaşmaların en önemlisi Halifeliğin ilga edilmesidir. Halifelik yok edilerek Türk’ün İslam dünyası ile bağı kesilmiş büyük bir güç kaybına uğratılmıştır. Hıristiyanlar için büyük öneme haiz Ayasofya Camisinin müzeye çevrilmesi de burada verilen bir taviz olması muhtemeldir. Bunlara Lozan’dan sonra İslamiyet’i Türkiye’den kazımak amaçlı yapılan reformları da ekleyebiliriz. Bazı çevreler, tam 80 yıldır, İsmet İnönü tarafından imzalanan Lozan Antlaşması’nın “zaferle” sonuçlandığını iddia etse de, artık Lozan’da bir “hezimet” yaşandığı, tüm dünya tarafından biliniyor.

    Türkiye; sadece Kerkük, Musul ve Süleymaniye’yi değil, Kıbrıs ve Ege’deki 12 Ada”ları da Lozan’da verilen tavizlerle kaybetti. Lozan’da verilen tavizler olmasaydı; bugün Kerkük, Musul ve Süleymaniye’de başımızı ağrıtan gelişmeler yaşanmayacak, üstelik zengin petrol yataklarını da biz işletiyor olacaktık. Asında Lozan’da Irak sınırı ile ilgili kesin bir madde yoktur ve muallâkta bırakılmıştır bu konu. Ancak 1926 Ankara Anlaşmasında bu sınırlar belirlendi. Savaş sonrası yapılan bir barış anlaşmasında sınırların belli edilmeyişi de oldukça düşündürücüdür. Nazariyeme göre savaş kazanmış bir hükümetin Misak-ı Milli sınırları içerisinde olan bölgeyi Lozan ile İngiltere mandasındaki Irak’a vermesi büyük bir kamuoyu tepkisine yol açacak ve yeni kurulan devletin güvenirliğini sarsacaktır. Dolayısı ile Irak sınırı hükmü Lozan’a konulmamış ve yeni kurulmuş devletin temelleri oturduktan sonra bu hüküm 1926 da Ankara anlaşması ile devreye sokulmuştur. Türkiye-Irak sınırı çok ilginçtir ki bölgenin en dağlık hattına çizilmiştir. Türkiye’nin de geçmişten bu zamana kadar en çok sıkıntı çektiği bölge burası olmuştur. Adeta bir terör yatağı olan bu bölge sınırı İngilizlerin bize yutturduğu bir diğer masa başı oyundur.

    Lozan’da kaybettiklerimiz maddeler halinde şu şekilde sıralanabilir:

    • 1920-1922 arasında Yunanistan’a karşı verilen İstiklal Harbi’nin galibi olarak Yunanistan’dan tek kuruş savaş tazminatı alınamadı

    • Misak-ı Mili sınırları içindeki Musul-Kerkük ve Süleymaniye İngilizlere, Hatay Fransızlara bırakıldı. Ayrıca yıllarca Türk hâkimiyetinde bulunan Hicaz ve Arap dünyası elimizden çıkarılmıştır.

    • 12 ada İtalyanlara, İmroz, Bozcaada ve Tavşanlı adaları dışındaki bütün Ege adaları Yunanistan’a, 1571’den beri Türklere ait olan Kıbrıs İngiltere’ye verildi.

    • 1923’ten itibaren 6 sene boyunca Türkiye, Dış Ticaret yönetimine müdahale edememiş ve bu süre içerisinde Avrupa’nın açık pazarı haline getirilmiştir.

    Türkiye’nin Lozan’da tam bağımsızlığına kavuştuğu iddia edilirken, ağır bir borç altında bırakılarak yabancı şirketlere imtiyazlar verilmiş ve tam bağımsızlık bir kenara itilerek batı bloğunda yer almaya zorlanmıştır. Bugün Yunanistan, Bulgaristan, Irak, Suriye vs. ile yapılan bütün kavgalar ve uyuşmazlıklar Lozan’daki başarısızlığın sonucudur. Neticede Lozan’da yaşanan bu travma Sevr’i aratmamıştır ve Türk’ü madde planında zayıflatırken manevi cephede külliyen çökertmiştir.

    LOZAN’A KARŞI ÇIKMAK KİMİN HADDİNE?

    20 Kasım 1922’de barış anlaşması için Lozan’da toplanıldı. Fakat mutabakata varılamadan konferans dağılmıştı. Zira Türkiye’den istenilen şeyler çok ağırdı. Lozan’ın müzakere edilmesi sırasında Misak-ı Milli sınırlarına uyulmadığı ve çok ağır olduğu gerekçesi ile demokratikleşme yanlısı olan ve başını Hüseyin Avni Ulaş’ın çektiği grup anlaşmaya şiddetle muhalefet etmiştir. Bu müzakereler ilk kurulan TBMM de cereyan etmiştir. İlk TBMM’nin vekilleri çok çeşitli meslek gruplarından olup toplumu homojen biçimde temsil eden bir yapıdaydı. TBMM’nin halk desteği görmesinin en büyük nedenlerinden biri buydu. Ancak bu 1. TBMM Lozan’ı reddedince fes ettirilip yeni meclis kurulmuştur. Böylece Ankara hükümeti ilk halktan kopukluğu yaşamaya başlamıştır. Neticede 2. TBMM Lozan’ı kabul etmiştir.

    Demokratikleşme yanlısı vekillerin tek icraatları da bu değildir. Bu grup İstiklal mahkemelerin keyfi uygulamalarına, ülkenin tüm işlerinin Başkumandan sıfatı ile tek kişide toplanmasına, hem Başkumandanlığın hem meclis başkanlığının hem de bakanlar kurulu başkanlığının tek kişide toplanmasının kuvvetler ayrılığı prensibine ve demokrasiye aykırı olduğu gerekçesi ile muhalefet etmiştir. Bu demokratikleşme çabalarının mükâfatı(!) meclisin fes edilip vekilliklerinin alınması olmuştur.

    MÜBADELE İLE DÖNMELER TÜRKİYE’DE

    Kısaca mübadele diye bahsedilen Lozan`da (1923) onaylanan ve 1924`ün sonuna kadar yoğunluklu yaşanan ve 1930`daki İnönü-Venizelos sözleşmesine kadar devam eden ve Mübadele Anlaşması’yla (30 Ocak 1923) başlayan Türk ve Yunan nüfus değişimi. İstanbul ve Gökçeada ile Bozcaada`da oturanlar hariç Türkiye`deki tüm Rumlar Türkiye’ye, Batı Trakya’dakiler hariç Yunanistan’daki bütün Müslümanlar ise Türkiye’ye sürülmüştür. İzmir’e Yunanlıların çıkarma yapması ile körüklendirilen Türk-Yunan ihtilafı Batı Trakya’da Türklerin, İstanbul’da Rumların bırakılması ile günümüze kadar sönmeden devam etmesi sağlanmıştır.

    Mübadelenin en ilginç yanı Batı Trakya dışındaki Müslüman nüfusta Türk’ün çok az bulunması idi. Batı Trakya dışındaki Müslüman nüfusun büyük kısmı aslen Yahudi olan Selanik Dönmelerinden müteşekkildi. Dolayısı ile mübadele kapsamında Müslüman adı altında Yahudiler Türkiye’ye getiriliyordu. Tarihin ilginç tesadüflerinden(!) olsa gerek ki 31 Mart’ı yönlendiren dönmeler sayesinde kurulma sürecine giren Türkiye bu dönmelere kucak açıyordu. İktisaden de kuvvetli olan Sabetaylara(Dönmeler) Türkiye’yi kurma, yüceltme ve yönetme misyonu veriliyordu. Filhakika birçok üst düzey görev ve makamlarda bundan sonra dönmeler görev alacaklardı. Türkiye’yi yöneten elit tabakanın temel yapı taşlarını oluşturacaklardı.

    İNGİLİZİN İPİ İLE KUYUYA İNİLMEZ

    Artık resmi tarih yalanlarına bir son verme vakti gelmiştir. Kış uykusundan uyanma vaktidir. İngiliz yüz yıllar boyu Türk’ü savaşarak İslamiyet’ten koparamamış, yozlaştıramamıştır. Bunu işgal kuvveti ile asla yapamayacaktır. Çünkü bilir ki:

    · İşgal altındaki millet kendi öz değerlerine daha çok bağlanacaktır ve yekvücut olacaktı.

    · Bu zamana kadar esarette kalmamış bir milleti esaret altında tutmak mümkün değildi.

    · İngiliz bu ülkede ezanı yasaklayamazdı, Türkçeye çeviremezdi.

    · İngiliz Hilafeti kaldıramazdı, İslam bütünlüğünü bozamazdı.

    · Kuran-i kerimleri yakıp analarımızın, bacılarımızın saçını, kollarını, bacaklarını açtırtamazdı.

    · Alfabemizi yasaklayıp kendi Latin alfabesini getiremezdi.

    Bu nedenle işgale son vermiş ancak ülkemizi başıboş bırakmamıştır. Şunu da iyi bilirler ki Türkler Tarih boyunca liderlerine mutlak bir bağlılık içerisindedirler. Bunları iyi tahlil etmiş olan İngiliz Türk’ü manevi cephede yok etmenin formülü bulmuştur ve bunda da çok başarılı olmuştur. İngiliz’in bu formülü ile Türk milleti kendi kültüründen, İslam tarihinden uzaklaştırılıp, muasır medeniyet adı altında batı kültürü ile donatılacaktı. Hıristiyanlardan müteşekkil düşman işgalinden kurtulan(!) vatandaşlarımız Hıristiyan gibi yılbaşı kutlayıp, çam ağaçları süsleyecekti.

    İstiklal harbi ile Cumhuriyet kurulmasaydı bir devletimiz, milletimiz olmayacaktı iddiasını çokça duyarız. Peki, Irak için kim savaşıp devlet kurdu? Keza Suriye, Lübnan, Mısır, Filistin, Cezayir, Libya gibi devletleri İtilaf devletlerinin elinden kim kurtardı? Irak’ın, Suriye’nin sınırını kim çizdi ise Türkiye’nin sınırını da o çizdi. Mısır’ın, Arabistan’ın, Lübnan’ın sınırı nasıl çizildi ise Türkiye’nin sınırı da öyle çizilmiştir.

    Tarihin bu çok acı vakıaları resmi tarih olarak bize dayatılan kitaplarda geçmez. Tarihin dili olsa konuşsa keşke. Tarih yalan söylemez, biliyoruz. Tarihe yalan söyletilebilir elbette ancak o da yatsıya kadar…


    Kısaca Benzer Konulara da Bakmalısın

  2. Yalancının Mumu Yatsıya Kadar Yanar Kompozisyon Kısa
  3. Yalancının Mumu Yatsıya Kadar Yanar Anlamı
  4. İnsan neden yalan söyler
  5. Yalancının Mumu Yatsıya Kadar Yanar Sözüyle Ne Anlatmak İstemiştir
  6. Yalancının mumu yatsıya kadar yanar ingilizcesi
  7. Paylaş Facebook Twitter Google


  8. Sponsorlu Bağlantılar

 

 

<b>Yorum Yaparak Bu Konunun Geliştirilmesine Yardımcı Olabilirsin</b> Yorum Yaparak Bu Konunun Geliştirilmesine Yardımcı Olabilirsin


:

Powered by vBulletin® Version 4.2.5
Copyright ©2000 - 2017, Jelsoft Enterprises Ltd.
akrostiş şiirmektup örnekleri